20150529

yaşamalı!

bu odada geçirdiğim son günler bunlar, neredeyse her gün gördüğüm şu karşı duvarı özleyecek miyim? nerede bitip nerede başladığını, sivri köşelerini, boşluğunu hayal edecek miyim? sanmıyorum. hayatımda o kadar da özlemeyecek olduğuma inandığım çoğu şeyi bir bir özleyebildiysem, sanırım işte hemen şu karşıdaki duvar da değerli olma vasfını bir daha onu göremeyeceğimi fark ettiğim her gün ediniyor olacak. ah hayat. ne sevimli detayların var insan olmacalar adına. 

ama yaşamalı! bunu da. yaşamalı! 

20150423

bir anda dönüşüyorsun mesela. adamlar dinliyorsun. kapısı kapalı adamlar. sonra bütün seslerden ve sessizliklerden bir aralık buluyorsun. kendine bakıyorsun! kapını kapatan sensin. içine gömülen sensin. her şeyi işte böylece değiştiren sensin! sonra güneş falan doğuyor, içinde bulunduğun bir an sonsuza dek ağlamak istiyorsun, içinde bulunduğun başka bir an gülmek! sonsuza dek. sonsuza dek var olabilirim sanıyorsun. sonsuza dek var olacağını varsayiyorsun. sonra senin yaklaşımında kırılgan bir yan seziyor, seni nasıl üçe ya da beşe bölebileceğimiz hakkında hiç olmadığımız kadar ilgili davraniyor oluyoruz. daha da gömülüyorsun.

aklına bir şarkı düşüyor: kapısı kapalı etrafı sarılı...

20150419

yaklaşık bir bugün

şimdi yan masadan çakmak isteyen bir eril ses uzanıyor da o güzel kadının omzuna. ilk defa bulunduğu bu yerin eğreti çekingenliğiyle uzatıveriyor kibritini. kibriti gören eril sesin yüzü buruşuyor. ben de karşılarında varlığımı sürdürüyorum. o kadının görmediği o yüzü ben görebiliyorum. neden olabileceği üzerine düşüncelere dalıyorum. benziyor olduğuna inanarak biraz da hayata. bir çakmak ve bir kibritin aynı yakma işlevini görebileceklerini bir yana koyarak, bu memnuniyetsizliğin altındaki sebeplerle yüzleşiyorum biraz. daha kolay bir seçenek beklentisi mi, daha şık bir seçenek beklentisi mi. ben çok fazla algılayamıyorum. bu duruma içtenlikle gülüyor ve kendi akışımızın içinde yer almaya devam ediyoruz. biz. o masada üç kadın olarak. birazcık hayattan bahsediyoruz. biraz da latince sözcükler geçiyor. fazlaca anlayamadığımız şeylerin arasında suyun en şiddetli aktığı noktalara ulaşmaya çalışıyoruz ki yol alabilelim. hani hayattaki derin eşikleri atlatabilmenin "daha kolay" veya "daha şık" haliyle kendimize yön verebilelim. bu noktada biraz da gülümsemeye çalışıyor oluyoruz. daha fazla şiir diyoruz mesela cansever'in lafını geçirebiliyor olduğum anlardan duyduğum o gizli hazla daha fazla nefes aldığım inancını en içimde hissederek. mesela karanlık bir aralıktaki merdivene ilişiyoruz. mısır yiyoruz. anları ve tavırları hep başka bir şeyle ilişkilendiriyor ve halimizle dalga geçiyoruz. halimizle dalga geçmek bizi daha iyi insanlar dahi yapabiliyor. sonra bu yazdıklarımı okuyacak olduğuna inandığım o kadının dokunulmamış bir yanı da var şimdi aklımın bir köşesinde öylece asılı duran. öylece asılı duruyor çünkü bu asaleti kendime indirgeyemiyor oluyorum. asılı duruyor çünkü biraz çekiniyor oluyorum karşısında öylece uzandığım gecelerde. hani bazen insanlar varlıklarıyla ifade ederler ya nicesini. ona baktığımda bana anımsattıklarıyla var oluyor bende o daha çok. sonra bazen araya bir reklam giriyor. reklamlardaki sahtelikler bilinir. ürkütür beni çok onlar. hani bir köşeye siniyormuşum gibi dahi hissedebilirim kendimi. ürkerim, susturur beni. sonra da hüzünlü bir şarkı çalmaya başlar. kendisini "her şeyden ötürü" mutlu hissettiğini söyleyen o kadını üzüverir bu durum biraz. az evvel hissettiği neredeyse her şeyi unutur. ona o şarkı bir şeyler hatırlatır. her ne bilmiyorum ama bu değişim de beni ürkütür. öngöremediğim. neredeyse. her. şey. ürkütüverir. beni. ansızın.

ama yine de neşeli biriyimdir. neşeli biriyimdir ki "çakmak yerine kibrit" denklemi hayata uyarlanmış haliyle üzmez beni. bazen de şey olur. her şey bugünün içerdiği bütün o iyi ve kötü hislerden çok başka olur. sonra pencerede içerim sigaramı mesela. uzaklardan bir yerden şehir görünür. şehirlerin insanları vardır. onlar kızgınlardır. uyuyorlardır. sevişiyorlardır. hararetle bir şeyler anlatıyorlardır. bir yerden bir yere gidiyorlardır. düşünülebilecek o kadar çok şey verir ki o ışıklar size. ama bu yine de modern hayatın manzarasıdır. o anda o evlerin içi tanıdık olduğunca gizemlidir de. üzerine çok düşünülse de bazen yaklaşılamayabilir. çoğu kez yaklaşılamayabilir. çünkü o evlerin içlerinde burada dönenden her daim "başka" şeyler dönüyor olur. bir insanın kısıtlı varlığıyla tadamayacağı duygular vardır o evlerde. başka bir şiddette konuşulur gülünen hikayeler. başka şekillerde ağlanır o evlerde. güzel sesleri vardır insanların şarkılar söyledikleri. sonra elleri vardır ekmeklere uzanan. bir şeyler yazan. bir şeyler silen. ekmeği bırakan.

ulaşılabilir bir konumda olmanın da ulaşılamaz bir yanı vardır. insanlar beklenir. gelsinler de otursunlar işte şöylece diye. bir şeyler konuşabilmenin açlığı vardır. iyi şeyler dilenir. kötü hisler bastırılır. ama durulur orada öylece. bazen bazı hislere yaklaşılır da tam yakalanamaz. bazen hisler size yaklaşırlar ama yakalayamaz olurlar sizi. çünkü hep orada ve ulaşılabilir olduğunuzu sandığınız anlarda aslında sandığınız noktanın çok uzağında yer alıyor olmanız da en az diğerleri için öngördüğünüz kadar muhtemeldir. "hazırım" dediğiniz anlarda halbuki henüz hazır değilsinizdir.

ama sonra bizimle o merdivende oturmayı da seçebilirsiniz. mısır falan yeriz. belki sizin için sahile gider ve azıcık karşı kıyıyı izleriz. daha iyi insanlar olmak adına çaba gösteririz. reklamlar girmez hayatımıza. çirkin insanlar olmayı bırakabiliriz biraz da olsa. gerçekten konuşuyor oluruz konuştuğumuz sözcükleri. o kadının dokunulmamış yanlarının mistik etkisinde kalarak az biraz. şehrin insanları hakkındaki sonu gelmeyecek varyasyonları fısıldar oluruz birbirimize. her birine aslında gidip sarılabilmeyi dileyerek. neden olmasın?

tabii siz de beklentinizin çakmak olduğu anlarda uzanan kibrite gülümseyebileceklerdenseniz,

neden olmasın?

20150130

uzun bir zamanın ardı

şimdi akıp gidecek olan bir geceyi ucundan köşesinden yakalama çabası mıdır bu. bu beni buraya getiren. keşke daha fazla insan olsa diye aklımdan geçirmeden edemiyorum. beni eğilimlerin yönlendirir olduğu ise aşikar. yine de iyi bir insan olma çabamı takdir ediyorum bir gün herhangi bir zaman diliminde oturup. yine de olan ve olagelen şeyler yanında kendimce sürerli bir mutluluğun sahibiyim. 

ve şimdi yeniden sabit kalmayı dileyerek merhaba demek size ve sizlere, gülümsüyor olduğumu belirtmeyi de ihmal etmeden. çok yerinde ve çok değerli. 

merhaba insanlık, merhaba insanlar.

20150124

bir şarkı, 3 dakika ve 41 saniye

büyümenin alameti midir yalnızlık? bütün bunlar karşısında kendini çok küçük hissetmek ya da? belki de kırk yaşına girmiş o kadına yazdığım gibidir: "insan kaç yaşında olursa olsun zaman çok hızlı geçmiş oluyor, sanırım." buradaki "sanma" eylemindeki duraksamam oldukça kayda değerdi. kendimi çok şiddetli bir güdü karşısında ve arada kalmış hisseden bir ben. işlerin dönüp dolaşıp elinde avucunda ne varsa ona geldiği hissiyatına kapılan bir ben. işte artık ne varsa, her ne kalmışsa üzüntüden çok hüzünle dolabilen ve yine de tatmin olmuş bir halde. kendimle. bir gece. otururken. çok üşüyor olduğum halde pencereyi kapatmamak konusunda hayatımda olmadığım birçok şeye rağmen kararlı. bir. ben. oldukça sevimliyiz. oldukça sevimliyiz ki geçmiş bir yılda kurulmuş bir hayale bugün oturup gülebiliyoruz. herhangi bir şarkı da eşlik etmiyor tüm bunlara. oldukça kabullenilmiş, oldukça tatminkar şekilde yaş alıyoruz. yalnızlıktan falan bahseder olmuş olduğumuza göre, işler biraz karmaşıklaşmış. kırdığımız insanları kırmamış olabilmek adına elimizden gelen her şeyi yapabilirdik, belki de fazlasıyla. bir sinema filmini iki defa izleyebilir olmuşuz, belki de kadın dürtüleri de ele geçiriyordur bedenimizi olanca fedakarlığıyla. öyle büyük çılgınlıklar yapasımız gelmez olmuş, oturup bir çay ve iki sohbet dışında. küçücük de olsa bir samimiyeti yakalamayı dileyeli beri bu düşünceler egemenliğini kurmuş. hayatımızda. bizim hayatımız. sözde bize ait. özde insanlara bağlı. o güzelim insanlara. kim olduklarını en az sizin kadar benim de bilmediğim.

halbuki düşünüyoruz. bir yerde yapıyor oluyoruz bunu muhakkak. nereye sığınsak mesela. çok sesli yaşayabilen insanlar adına mükemmel bir kırılma noktası. hep seninle kalabilecek bir şeyin bir şarkı olduğuna inanabilseydin mesela. işte 3 dakika ve 41 saniyeye kısılı. onun da gerekleri var. ulaşabilmek adına. yapman gerekenler var. peki ya nedir eşlik eden ruhumuza? egomuzu yenmek adına onca verdiğimiz savaştan sonra. bavulları geri toplayıp bir dönüş bileti mi almak gerek. aynaya falan bakıp "ya tabii evet, varsın var olduğum sürece ve bu tanıdığım en büyük sadakat işte" mi demek gerek. yoksa arada mı kalmak ve dönmek önünü yeni bir arayışa kapılarak. artık bir şeye sığınılamayacağı ve artık bir şey olmak adına yapabileceklerinin sınırlılığıyla. ne yapmak, neler yapmak gerek her güne eşlik eden sınırsız gülümsemelerin yanıbaşında?

20150111

05:22


kendimi beynimden geçen düşüncelere bölebilseydim, ikinci bir einstein olurdum. kimse de beni hatırlamazdı. peki ya ben hangisiyim? gerçekten kim olduğuyla ilgilenen kaç kişiyiz? bir yolda gidiyorum. yolun nereye gittiğini bilmeden, yolun bana aitliğinden bile emin olmayarak. şimdi yanımda olan insanların bir gün yanımda olmayacaklarını bilecek kadar büyümüş olarak her gün. 21 yaşında. bir kadın. hayatı kim olarak yaşadığını bilmeden yaşayan küçük bir kadın. hayatında kim olarak yaşamak isteyebileceğini bilemeyecek kadar yaşama uzak. her gün nefes alacak kadar hayata sadık. herkese gülümseyecek kadar buruk. hayatını sahip olduğu iki adına bölmüş bir kadın. bembeyaz elleri ve onu hiç tanımamış insanları var. hayalgücü okuduğu kitaplar sayesinde yakasını bırakmıyor. çok minik detayları hayatının en güzel anı ilan edebilecek kadar uyumsuz. önünü görmede bir sıkıntı yaşamamış çünkü önünü göremeyeceğine hiç inanmamış. bugüne kadar koşabiliyordu çünkü nasıl koşabilir olduğunu hiç sorgulamamıştı. hayata "sarsılalım ki ne kadar sağlam olduğumuzu görelim" bakış açısıyla yöneldi hep. giderek daha makul birine dönüştüğünü görerek giderek daha anlaşılabilir olacağını sandı ama yanıldı. daha gömüldü içine, gerçekten kim olduğu. artık kendisi de unuttu.

20140713

varsak da

belki de kendime hayali bir arkadaş edinme zamanım gelmiştir.

birbirimiz için çok bir mana ifade etmeyerek bir adamla, yüzlerce kere yürüdüğüm o sahil kıyısında yürürken bir akşam vakti, içimden bunu geçirmemek konusunda bir başarı gösteremedim. bu kaçıncı denemeydi bilmem. farklı açılardan söz ederken giderek yaşımın ilerlediğini, her gün yeni bir uyanışla zamanın geçiverdiğini öylece, en içerimde hissedişimle bazen biraz da olsa yokluğunu, ikinci bir başarısızlıkla hüzünlenebildim mesela. böyle de karışık kuruyorum cümleleri. toparlamadan onları, dokunmadan ağzımdan çıkışlarına, her nasıl ben sana dokunmuyorsam ve her nasıl sen bana dokunmuyorsan, işte öyle.

bu kaçıncı film izlediğim, bu kaçıncı şarkı. bu kaçıncı şiir. bu kaçıncı hayat. ki ben henüz, hala ve daha var olmuş değilim. varsam da varlığımı tanımlayabilmiş değiliz. öyle görünüyorsun diye güzel misin şimdi. ah bu ne acı olurdu. ne acı verirdi bir görünüşle bir tanım. halbuki henüz birbirimizin sıcaklığına aşina bile değiliz. halbuki oturup da bir sigara içmemişiz şuracıkta. yol istanbul olmuş. biz istanbul olabilememişiz.

sonra da bilgili kişilerden söz ediyorlar. bir kitap edinimi esnasında bilmiyorum kaç kişiye hayranlık duyuyorum. birilerinin şuan her ne yapıyor olduğuna duyulan ilgilerle, yabancı bir adamla sahil kıyısı yürüyüşleri ve manasızlıkları. ah şimdi zıplasak nerelere varacağız. varsak da düşeriz diye korkumuz. bir çeşit hayat gibi bu da. ayşe'nin değil de ali'ninki. ah onun ne güzel gözleri vardır şimdi kimbilir. nasıl baktığıylaysa hangi deli ilgili? böyle şeyler düşünmeyeli yıllar oldu.

kafanı biraz daha karıştırabilmek adına, bir şarkının içime öylece giriverişini, sinestezik etkilerle mi açıklayacağız. belki de az biraz senin dokunduğun işte o şanslı masadan söz ederiz. şimdi koşmak vardı seninle izlanda'nın en çirkin sokağında. kimsenin kafasını bile çevirmediği. içinden geçmek durumunda kaldığı zamanlarda adımlarını hızlandırdığı ve kalbinin atışlarını hızlandıran! şimdi koşmak vardı seninle, senin kuzeyine ve benim güneyime.

çok sıkıcı bir yaz gününün hiç benimle ilgili olmayan hikayelerinden söz ediyorum. saçlarımı tepeden toplamışım ve yaşımın ilerleyişi gözlerimdeki şaşkınlığı gideremiyor. dağınık ve kasvetli. halbuki yüzümdeki gülümseme hiç eksilmemiş, al birazdan komşuya ineceğim. merhaba diyeceğim onlara. benimle sahil kıyısına gelmek istemez misiniz. bir soru işaretine ihtiyaç duymayacağız ya da bir virgüle. öylesine konuşmalarımız esnasında. hayat çok akışkan ve çok anlamsız olacak. işte öyle anları da var ali'ninkinin. uzun bir perde kıpırdıyor içeri giren rüzgarla. belki de zevk alıyordur. belki de perdenin rüzgarla şehvetidir ruhumun üzerinde böylece asılı duran.

böylece asılı duran ve bir şarkının dağıtabildiği. öznelerinin terk ettiği cümleler. belki de giderek edilgenleşmektir bunun adı. ya da bir seçimdir. giderek çoğunlukçu, giderek çoğulcu. eşitlikli ve eşitliksiz. insanlı ve insanüstü.

bugün 103 yaşındayım ve hayat böyle de tatlı olabiliyor.

20140314

uzağa, çok uzağa

eh, biraz canım sıkılmış olabilir. yine de çok da fazla iltifat ettiği söylenemeyecek bir adamdan "bir barda herhangi biriyle sonsuza dek oturmam gerekse, bu sen olurdun" gibi bir cümle duyup halen bir şeyleri doğru yapabildiğime inanç duyabiliyorum. gülümsüyorum mesela insanlara ve çok olumsuz şeyleri görmezden gelmek adına, çok olumlu bir yaklaşım geliştirerek sahnedeki rolümde, güzelce yaşayabiliyorum. kırıcı insanlar da varlar tabii, birikiyorlar öylece. sonu gelmeyen sokaklar çıkmazlaşabiliyorlar. öylece. minicik çocuklar kırılıyor büyük insanların büyük oyunları arasındaki minicik yaşantılarında. güzel gözlerinin içindeki parlayan şeyler sönüyor, uzağa gidiyorlar, çok uzağa. mideler bulanıyor, başlar dönüyor, sesler çatallaşıyor bağırmaların hemen ardından, kimsesizleşiyor gitgide herkes, herkes sırtını dönerken birbirine, yolsuzlaşılıyor, illegalleşiliyor, etik değerlerin üzerinde zıplanabiliyor mesela, sokak kirlerine bulanmış ayakkabılar altında ezilebiliyor insanlık denen, bir sigara izmaritinden çok da bir fark yaratamamalarıyla. içine gömülüyor insan olan gitgide. yanlışın sonu gelmiyor ve sadece ve sadece kötü hissettirebiliyor. ertesi günlerde hatırlanmayan cümleler kurulabiliyor bir öncesinde, insanlar birbirlerini bir zamanlar sevmiş olduklarını unutabiliyor. bir zamanlar önemsemedikleri sıfatlarla biçebiliyorlar birbirlerini. deşiyorlar en orta yerlerinden. "hayır beyaz!" diye bağırıyor biri. "hayır siyah!" diyor bir başkası da. ne kadar ölümcül geliyor her şey herkese bir sokak ortasında, ansızın. yıllar mı sebep oluyor, milim milim kayarken mi sapılıyor bir yoldan başkasına. hiç anlamadan. bambaşkalaşarak. halbuki gülümsüyordu gözlerinin içi. halbuki sen oynuyordun bir gün o çocukla. halbuki işte "kaleye kim geçecek"ti bütün bir kavga sebebi. gülüşülerek geçerdi o da ve düşmeler sonrası kirlenilirdi çocukken anca. şimdiyse "hayır beyaz! beyaz da beyaz!" diyor ve "siyah"a tahammül gösteremiyorsun. şimdiyse yüzün sadece kendine dönük. sadece senin her ne olduğuna. beyazsan beyaz güzel, siyahsan siyah güzel. doğru olan sensin! en doğru, hep doğru, her daim sensin! gözünden yaşlar akıyor ne olduğuna baktıkça, gururla. tüylerin ürperiyor bir aitlik esnasında, doğru olduğuna inandığın şeylerin ardından attığın her adımda, başkalarının düştüğü "yanlış" sana "anlaşılamaz" ve "anlaşılmaması gereken" geliyor ancak. düşüyor, düşüyor, düşüyorsun. attığın her adım seni daha yalnız kılıyor. o dorukta duruyorsun çok üstlerden bakarak senden olmayanlara. "biz ne kadar da doğru adamlarız ve biz ne kadar da doğru işler yapıyoruz" diye fısıldıyorsun her gün, hayır fısıldamıyorsun, kusuyorsun orta yere. hayatları değersizleştiriyorsun gözünde ve insanları insan olarak değil siyah ya da beyaz olarak görmeye başlıyorsun. içindeki insanı öldürüyorsun oğlum, öldürüyorsun başkalarını yok sayarak onlara da yaptığın gibi. koşuyorsan koşmak doğru oluyor, yürüyorsan yürümek, uçuyorsan uçmak, duruyorsan durmak! ölüyorsun be oğlum. bak şimdi daralıyorsa bunca iç, bunca iç bu kadar karışabiliyorsa ağır duyguları hangi yollarla geçiştirebilmek adına, bir kahve arıyorsa herhangi bir başağrısı giderebilmesi umuduyla, susuyorsa sustuğuyla ve sesi çatallaşmışsa çektiği acıdan kustuklarıyla, ölüyorlar be oğlum. şimdi bir bar geliyor aklıma. turuncu ışıklarla dört bir yanı. sarılıyor insanlar orada birbirine. sımsıkı. "her neysen" diyorlar "her neyse işte!" diye bitiriyorlar. "her kimsen" diyorlar. "gel sarılalım". pamela diye de bir hatun var ki. çok aşina değilsek de birbirimize. şey diyor. "kalbimi kırma, bir gün duracak nasıl olsa". ötesi varsa da ben bilmiyorum.

eh, biraz canım yanmış olabilir.

20140212

plastik masa etkisi kırılarak

franny and zooey naifliği var şu aralar hayatımda mesela. hannibal'ın psikolojik baskısı var. kafamı karıştıragelen üç beş durum var ve en nihayetinde günlerimi bölerek planladığım ve yapmayı çok da istiyor olduğumu sanmadığım ve yapmayı çok istiyor olduğuma kendimi ikna ettiğim şeyler. şeyler! ne büyük mevzular. yerin metrelerce derinliğinden çıkagelip atmosferi falan aşıyorlar. şeyler! birileri bizi bir şeylere ikna edecek bir gün. şimdi lisedeki edebiyat hocam bunu okuyor olsa "bir şeyler"in üzerini o hiç tükenmeyen kırmızı kalemiyle çizer ve "bazı şeyler" olarak değiştirirdi. haha. hayat büyük bir naifliği barındırmıyor mu sizce de içinde. salinger ile işler böyle görünmeye başlıyor olabilir. ya da neşeli bir şarkı ve bitirilmiş bir sigara eşliğinde hayat daha da sevimlileşiyor olabilir. BEN mesela EN ÇOK ne ile VAR OLUYORUM diye sorduğumda kendime. nasıl bir cevap alıyorum. gülümseyerek! işte evet gülümseyerek en yerine oturanı! buraya neden geldim ve bunları neden anlatıyorum diye sorduğumda kendime. işte hayır bak oturuyoruz senle ben. beyaz plastik bir masa. plastik şeylerin samimiyetsizliği bile bozamıyor aramızdaki samimiyeti. oturuyor ve birkaç fikir konuşuyoruz. birkaç şiirden bahsediyoruz ve kötü bir çayı yudumlarken dahi olsa, gülümseyebiliyoruz. şimdi ben yazdıkça altı kırmızı çizgilerle doluyor kelimelerimin. edebiyat hocamın ruhu astral seyahatle ilgili olabilir. beni biraz daha sevebilir yanıma gelip. çıkmadan üzerimi örter ve ışığı da kapatır ardından. bir iç çekiş ve olgun bir gülümseme de tabloya eklenesi. HAHA. sahiden dostlar. ben en çok ne ile var oluyorum dedikçe ve dedikçe. aklıma tolstoy geliyor istemsiz bir şekilde. İNSAN NE İLE YAŞAR. insan YAŞAR diyor tolstoy önce. sonra diyor ki. tamam da. NE İLE. o aradaki i'nin y'ye dönüşüp boşluğu tüketmesi de üzüyor beni bazen. NEYLE. ah dünyanın sevimliliği. ah şubat ayı kötü havalar teamülünü keskinliğiyle deliveren güneş. yağdırdığı yağmur ve çıkardığı gökkuşağı. gören de aşığım falan sanacak. AH İNSAN OLMANIN İÇİNDE BARINDIRDIĞI O NEŞE. gidiyorum koşarak şimdi buralardan.

20131208

hayat bugün 7 ve 6 arası sıkışık bir trafik, acele bir ambulans, tedirgin birileri

"insanın hayata bakış açısı.

bugün, bir mezun olarak hayat bana sadece 7 görünüyor. 24 saatini doldurduğunda 6'ya dönüşecek olan bir 7. sadakatim mi sorgulanmalı, hayatın akışkanlığı mı?

daha çok saygı gösteriyorum insanlara. daha çok yer ediniyorlar daha çok yok oluyorlar. dedemin hep aynı kanala ayarlı radyosundaki karadeniz türkülerini özlediğim kadar özlüyorum insanların edindiği yerlerdeki frekansların tutarlılığını. daha pahalı hayatlar var sonra. daha çok sanatsal daha az işler şeyler.

sonra hayat daha da ciddileşiyor. yüzeysel şakaları kaldıramıyor. bazen ağzını bozuyor fener maçları izler bir hali var gibi. millileşiyor, politikleşiyor, cinselleşiyor. daha az gülüyor.

sonra hayranı da olunabiliniyor sevilenlerin sevebilirliklerinin. sevemezliklerinin. başarmaların, batıp da çıkamamaların. beyaz önlüklerin, rahatsız edici hislerin. basit pop müziklerin. soğuk bir havanın. hafifliğin. yasallığın ..."  

 16 Mart 2013, 19:16