20101231

ben sizi seviyorum.
yeni bir yılla ilgili taşaklı bir yazı yazacağım bir ara.

yine de siz benim hep yanımda olun.
iyiyıllariyiyıllariyiyıllar

20101228

dokunma.

-ve gidiyorum işte. gidiyorum. bu da oldu işte.

bir adam yürüyor parmaklarının en orta yerinde. alnındaki bütün çizgilerle bütünleşmiş bir yaşamı. okunmaktan yorulmuş roman sayfaları gibi. bir kütüphane yalnızlığı sonrası. parmaklarının eskimiş kokuşuklukları. nedense dokundukça onu daha çok ister gibiyim. nedense dokundukça benden uzaklaşmak ister gibi. gidiyorum diyor. gidiyor! bu da oldu işte. gidiyor işte.

sevgili dostoyevski. sana aşık olduğum için kendimden nefret ediyorum. sana aşık olduğum için senden ettiğim gibi. nedense bizi çok şey ayırıyor. nedense ben senin yollarında yürüyemiyorum. nedense ben senin insancıklarını tanıyamıyorum, nedense bana mektup yazmıyor ve sonuna bir "senin" eklemiyorsun bu kez ve beni raskolnikovlar değil basit basit adamlar vuruyor oluyorlar! kendinden utanmayı dene bir gün. eminimki başarılı olurdu.n. belki. ölüler evinde. belki bir ikizle. belki. yeraltı. belki. benim olsana bir gün. tenimi yazsana. uzun uzun anlatsana. olduğum şeyden öte yapsana beni.

bir kadın ağladı sonra. sevdiği bütün adamlara ettiği küfürlerle. nedense aldatır kadınlar. nedensizce.

mek, mak. yazım kuralları. imla hataları. anlatım bozuklukları. devrik cümleler. kurallı cümleler. fiil cümleleri. gizli özneler. benim hayatımda da gizli bir özne var ki. cevabı hep aynı bu sorunun: ben, ben ve ben. nedense ortaya deviremiyorum cebimdeki bütün serserilikleri. nedense kendime gelemiyorum. beni çok ayyaş sanıyorlar oysa ki ben ağzıma içki koymuyorum.

-her şeyin suçlusu, hep sen olursun.

bırak bu tavrı. benden daha iyi biri değilsin. sadece sağlam bir göte sahipsin. sadece elinde tuttuğun şeylerin beraberindesin. sadece üstten bakabiliyorsun hayata ve sevemeyebiliyorsun da üstelik.

sevme artık zaten beni.
ben sevmeyeceğim bir daha kimseyi.
gidiyorum. bu da oldu işte.





hoşça kal anne.

20101227

afs.

melaba.

çok sikik bi günün çok sikik bi sabahı yazıyorum bunu. siyah bir eşofman, göğüs dekoltesi, toplu saç. acı çeken evli kadınlar gibi görünüyorum. bundan hoşlandım ama. garip bir şekilde benimsedim bu görüntüyü. hava kapalı. kar yağacak diyorlar ama ben karın yağabilir oluşuna pek inanmıyorum. bir karga duruyor karşıki çatıda. nedense bulunduğu yere hiç özenmiyorum. nedense uçmak falan istemiyorum. nedense ben hep sabit kalsam diyorum. ben kalsam da diğerleri gitse bir yandan. hoş olurdu. temizlikçi bir kadın camları siliyor. bezgin, toplu saçları gide gele vücuduyla birlikte, çıkmaya inat eden bir lekeye hayattaki bütün nefretini odaklayarak abanıyor ve evin zengin sahipleriyse kıçlarında pireler uçuşarak uyuyorlar. sorun değil diyoruz. adaletli bir dünya yaşadığımız ve elbet ki birileri kıçlarında pirelerle uyurken birileri lanet olasıca inatçı bir lekeyi çıkarmak zorunda. bana şiir yazma diyorlar. sen kötü bir şairsin. ben de diyorum ki kötü de olsa bir şair öleceğim.

çok sikik bi gün. yediğim her yemek midemi bulandırıyor. aylardan sonra aldığım ilk alkolü biraz değil baya fazla kaçırarak müthiş eğlenmiştim dün. hümanistliğinden söz edip duran ben, cod4 oynuyor ve cani bir şekilde her öldürüşte kendimden geçiyor ve konuşmalarımı çeşitli küfürlerle zenginleştirerek neredeyse orgazm oluyordum. küçük bir odaydı. hayatımda ilk defa bulunuyor olduğum bir oda. bir köpek havladı, bir kadın sesi duyuldu, cam rüzgardan açılıp kapandı ve yanımdaki çift birbirlerini yercesine öpüşmeye başladı. bense yeşil çoraplarımla ve elimde biramla ve gözlerim dolmuş bir şekilde "aslında ben çok iyi bir insanım" dedim. "benim değerimi bilselerdi.. benim değerimi bilebilselerdi.." sonra bana döndü öpüşen dudaklar. cam durdu. köpek havlamayı kesti, kadınsa sustu. şimdi herkes beni dinliyordu işte. bütün bir dünya hazırdı beni sevmeye ve ben. "ben aslında.. bir yazar olmak isterdim ben.. çok isterdim.. ama.." bir süre sonra herkes bana ilgi göstermekten vazgeçmişti ve beni mutfağa yollamışlardı. içerlendim ama zaten yalnız bir insandım. böyle durumlara alışıktım. zaman geçirdim geriye döndüm sonra. oturdum en ortaya. yağmur deli gibi yağıyordu. ben de deli gibi yağıyordum ama beni kimse duymuyor ya da hissedemiyordu. bu dünya ve adaletinden bahsediyorduk bu kez. lafın nasıl geldiğini bilmeden deniz gezmiş'i anlatıyor, son sözlerini ağızlarımıza alıyor, bu adamları unutmayacağımıza dair yeminler ediyorduk. sonra kafam güzel bir halde minibüse bindim ve bütün öpüşen çiftleri, bütün köpekleri ve bütün kadınları ardımda bırakarak delice titreyen cama başımı dayayarak sonsuz huzurlu bir uyku çektim. eve girer girmez direkt odama yöneldim ve kötü olduğumdan uyumak istediğimden söz ettim ve bunu başardım da.

çok sikik bir günün sabahından öğlesine doğru yol alırken, daha duş almam, daha çarşıya gitmem, daha yapmam gereken bir ton şey varken, hiçbir şey yapmamayı ve bu yazı beraberinde bir sigara yakmayı her şeye tercih ediyorum. melaba. ben ezgi. beni tanımayan var mıdır ki burda? istanbuldaydım iki gün önce. saatlerce bir kaldırımda oturdum ve kimseyi görmedim. bir çocuk geldi yanıma. birini sordu. küfür ediyordu bir şeylere. "aşkın'ı gördün mü, aşkın'ı tanıyor musun?" diyordu. "yo, ben buralı bile değilim ki?" dedim sigaramı içime çekerken. "sigara kullanıyor musun?" diyerek çok sevdiğim marlboro paketini uzattım. "evet sağol" dedi ve aldı bir sigara. yaktı. bir şeyler hakkında çok sabırsız olduğu, çok öfkeli olduğu belliydi. ona bir gülümsemeyle bakıyordum. benden bir ya da iki yaş küçük gibi görünüyordu ama uzun boyluydu. nedense bu genç adama bir sevgi hissettim en içerimde. keşke onu koruyabilsem diye düşündüm ya da onunla konuşabilsem. polisten söz etti. polise gitmek zorunda olduğundan. "neden?" dedim, sigara içiyordum ve yüzümde hiçbir şaşkınlık belirtisi yoktu. umrumda bile değildi ki hiçbir şey. iki gün önce birini dövdüklerinden, bu kişinin de çok taşaklı bir herifin çocuğu çıktığından, polislerin onları içeri alıp adamakıllı benzettiğinden ve şimdi gidip özür dileyerek kurtulacaklarından ama aşkın'ın ortada olmadığından söz ediyordu. bu kez de siciline işlerse onu içeri atacaklarından söz etti. "daha önce ne yaptın ki?" diye sordum. "gasp, adam yaralama .." ve türevi cevapları sıraladı. bir kahkaha attım. "vay be" dedim. "ben nasıl bir insanla oturuyorum? bana bir şey yapma sakın" dedim ve gülüyordum bunu söylerken de. nedense korkum yoktu bu çocuktan. aptalca bi güven ve acıma ve o bahsettiğim koruma içgüdüsü yüzünden. "yok" dedi gülerek. "yapmam". okuldan atıldığından bahsetti, ben de bir sınav için onun okulunda bulunmuştum ve zaten okulun yan tarafında konuşuyorduk biz bütün bunları. küfretti okula. neden atıldığını sordum, yine birkaç aktivitesinden bahsetti, güldüm. "peki ne yapmayı düşünüyorsun şimdi hayatta? ne olucak bu böyle?" dedim. durdu, düşündü, düşündü. sigarası bitmek üzereydi. içine çekti bir daha. "bodrum'a taşınıyorum" dedi ayağa kalkarak. "vay be, bodrum ha" dedim. "iyi şanslar". "evet" dedi gülerek. burada nerede kaldığımı sordu, sanırım o da beni sevmişti ilginç bir şekilde. "günübirlik" dedim. birkaç şey daha konuştuk, adını sormadım özellikle, adımı sormadı ben sormadım diye, gitmesi gerekiyordu, giderken "görüşürüz" dedi. "görüşemeyiz" dedim gülerek. "kendine dikkat et" dedim, güldü dönerek "sen de" dedi ve gitti. bu çocuğu yeniden okula yazdırmak, onu bütün kötü alışkanlıklarından sıyırmak, arkadaş çevresini, yaşadığı çevreyi değiştirmek ve düzgün bir hayata sahip olması için yardımcı olmayı öyle çok isterdim ki. çünkü ne bok yemiş olursa olsun, o an yanında otururken tek bir an bile tedirginlik duymadım ve biliyordum ki gözlerinde bir şey vardı. hani o bir şeylerin zorunda kalmış insanların acıyan parıltısı. bu çocuk benden bile çok daha iyi bir insandı. tek farkımız, benim birine zarar verecek cesaretimin olmayışıydı.


çok sikik bir günün bol kalorili kahvaltı sofrası. daha da ayı olmak adına bütün bu girişimlerimi kutlamak hepimizin boynunun borcu olsa gerek. fonda beirut çalıyor. a saaandey sımayyll diyor ve ben eriyor, eriyor ve eriyorum. insanlar "çok ufku geniş" biri olduğumdan söz ediyorlar. bunun ne anlama geldiğini kavrayamamak beni çıldırtsa da hoş bir şeymiş gibi görünüyor oluşu içimi rahatlatıyor. şimdi duş almaya sonrasında bir sigara yakmaya ve sonrasında insan denen kavmin arasına karışmaya başlamak zorundayım.

hoşça kal.

20101222

bir bira içsem ve bitse her şey.

bişey anlatıcaktım. kafamı sikiyorsun dedi içses.
boşverin. siz bunu dinleyin:
http://fizy.com/#s/1m8skg

20101218

üşümüştü, ölmeden.

biliyorsun sonu yok.
biliyorsun kalkamayacaksın.
biliyorsun hava soğuk. dokundukça titrer gibi gözlerin
gözlerin, soğumuş, ölmüş senin gözlerin
dokundukça kanar gibi ama biliyorsun hiç durmayacak
biliyorsun sen sonu yok hiçbir şeyin.

-"dünyayı yeşil sevmek zordur."

şair bir adamı sevmek zordur.

bütün öğretilerini, ezberlerini
tanrılarını, tanrılaşmış insanlarını
ezip geçmek kadar en çok.

Nazım'ı okumak gibi biraz da sevmek
tadına zamanla doymak gibi
anlamın çok sonra farkına varmak gibi
attığın adımdan emin olmak gibi biraz da sevmek
yenilmek gibi
ayağa kalkmak gibi en çok da
yaşamak gibi
sevmek,
biraz da,
şair bir adamı.

yaşamın köreldiği bütün noktalarda
insanların anlatmaya çalıştığı,
insanların diğer insanlar anlasın diye çabaladığı
bütün yaşantılar gibi.

anlamın eksildiği, yok sayılıp ezildiği
bütün köşe başlarında
karşısında dimdik durmak
ve unutulmuş olanı hatırlatmak gibi.

biraz da ölmek gibi sevmek,
şair bir adamı.

-"dünyayı yeşil sevmek zordur."

20101212

o biçim.

evet üzgünüm sevgilim,
çünkü birçok kadın, bir çok erkeği ve birçok erkek bir çok kadını bu biçim, bu biçim sevdi. hiçbiri yokluğu ekmeğe katık etmedi, sevgiyi açlığa eklemedi. gözyaşlarının hiçbiri, bir kere olsun düşmedi. kimse kimseyi o biçim sevemedi işte. her gün doğduğu gibi battı güneşlerimiz.

ve birçok elveda, birçok kez, böylesine söylendi işte. ağızdan çıktığı gibi.
"gidiyorum" dendi ve gidildi.

öyle.

abi.

naber? benim kıçım donuyor. edebi olmaktan çok fazla uzak cümleler kurasım var. hatta ardıma bir kere daha dönmeden koşabildiğim kadar koşasım var bütün bıdıhıdılarımdan kaçmak için. çok konuşuyorum abi ben. susturun beni. bi kes diyin. bi dur diyin. bişeyler diyin. bu, blogsa şimdi, diyorlar ki bana. kimse bir şey demiyor lan bana. çok argo konuşsam olur mu? küfür falan etsem mesela, içimden geliyor.

bugün, bir kafede otururken öylece, karşı masada, pek tanımadığım, hatta hiç tanımadığım bir hatun, tam gözlerimin içine baktı öyle uzunca. ben de tam gözlerinin içine baktım, bana bakıyor olduğu için, öyle, uzunca. bakıştık işte biz. aramızda bi etkileşim olmadı falan tabi. sonra geldi yanıma. oturdu karşıma. "sana tarot bakiyim mi?" demiş bulundu. "ha?" diyebildim ben yalnızca. azıcık öküzlük vardır da ruhumda. "peki" dedim. meğersem bu hatun kişi, herkesin fal baktırmak istediği bir kişiymişmiş de, bilmem ne, zilyon saçmalıktan sonra. oturduk karşılıklı. sigara yaktık. içinden gelmiş, öyle söyledi. peki dedim. hayatta her şeyi deneyimlemiş olmak, beni daha güçlü kılardı yalnızca. her şeye peki der olmuştum zaten. gidişat kötüydü. düştüğümüz haller kötüydü. oturmuş, hiç tanımadığımız hatunların, bizim yıllarca içinde bulunarak farkına varamadığımız, bizim, kendi hayatımız adına yarınımız için bile umutsuzca çırpınıyor oluşumuza rağmen, şimdi salak iki karta bakarak bana benimle ve hayatımla hatta geleceğimle ilgili şeyler söyleyecek oluşunu falan ummam gerekiyordu. bense sadece sigaramı içiyor, parasızlığıma lanet ediyordum, kıçım soğuktan donuyordu ve aklımdan mantıklı tek bir şey geçmiyordu o an. sonra kartları açtı. sonra seçmemi söyledi. sonra seçtiklerimi açtı. sonra seçilmiş kişi olduğuma bütün dikkatleri çekerek, hakkımda sıkabileceği her şeyi sıktı. sadece gülerek dinledim onu. bir şeyleri bilebildiğini sandı. gözlerimin içine bakmadı ama. ben onunkine bakmış olsam da. konuştu ve konuştu. ona sormak istediğim bir şey olup olmadığını sordu. aklıma hiçbir şey gelmedi. ona sorabileceğim hiçbir soru yoktu ki. hele kendimle ilgili. kendi hayatımla ilgili. benim bile cevap veremediğim onca soruya, şimdi, bu hatun mu cevap verecekti? kıçım gülüyordu bu işe en çok. attığı şeyler tutmaya yakındı. zaten öyle sıradan bi hayatım vardı ki, yoldan çevirebileceğim her kişi, beni benden iyi bilir bi halde olabilirdi, hayatta her şey mümkündü. teşekkür ettim. aklıma bir şey gelmediğinden, ama gelirse eğer mutlaka soracağımdan söz ettim ve koşar adım çekip gittim oradan. ilginçtir dedim. umut ettiğim şeyleri yıkabilmek. sonra falıma bakınca, ağzından en çok "koy göte rahvan gitsin" gibi laflar edebilmek. hayat güzel dedim, insanlar hoşlar ve komikler de. işte en çok bunu seviyorum.

abi diyorum sonra. naber diyorum. ne pis bir insan olduğumdan söz etmemin anlamsızlığı ortada gibi. çok fazla kitap okuyasım var. sosyalizmin alfabesiydi bir ara. şimdi korkuyla bakıyorlar yüzüme "sen komünüst mü olacan" diye. gülüyorum ben. çok fazla gülüyorum çok fazla bilmiyor oluşlarına en çok. denizler ve hayatları. aklımdan binlerce sonbahar geçiyor sonra. geçmiş oluşları ve geçmişte öylece kalakalışları. artık yapabilecek hiçbir şey yok diyorum ve zaten öldüler şimdi. zaten çoktan çekip gittiler ve şimdi bizler. tanrısızca. ölümü bekliyoruz. bok çukuruna düşmemek adına çırpınırken hayatlarımızda. bok çukurunun en dibinde yaşıyoruz. hayat maksimumda diyorlar sonra, bacaklarını açarak dört bir yana hoplayıp zıplıyorlar. bizimse hayatlarımız minimum seviyede seyrediyor. çok fazla sabit bir şekilde. sonra dersten kaçıyoruz. hava soğuk. aralık gelmiş. yere oturuyoruz ne paramız ne gidecek bir yerimiz ne de zamanımız olmadığından. birer sigaramız kalmış sadece. üç kişiyiz. güneş tepemizde. kıçımıza batan çakıl taşlarıyla. hayat güzel diyoruz en aslında.

sonra yüzyıllar geçiyor. milyar tane insan geçiyor. herbiri aşık oluyor. herbiri sıçıyor. herbiri ölüyor. hayat basit bir şey gibi duruyor düşündüğün zaman. düşündüğün zaman her şey çok güzel olabilirmiş gibi. fikirlerse, eylemlere dönüştüğünde, hep büyük katliamlara uğruyor ve bu yüzden birilerinin bebekleri düşüyor birileri onlara işkenceler ederken!

onlarsa susuyorlar.

sussunlar. götlerine girsin o iğrenç sözcükleri ağızlarından çıkarabilir oluşları. kin tutuyorlar. şehirler yıkılıyor. insanlar yıkılıyor. zamanlar yıkılıyor ama onlarsa susuyor! nasıl başarabildiklerini anlayamadım hiç ve nasıl bu şekilde nefes alabilir olduklarınıysa. sorgulamak ağır geliyor.

bense lacivert ojelerim, united sigaram, küçük ve tombul ellerle, kaynağı belirsiz bir şekilde aylin aslım dinliyorum. saat 18:32. aklımdan hiçbir şey geçmiyor bu yazdıklarım dışında. herkes ve her şey böyle kalsın istiyorum. düşünmesem mesela. düşünmeseler beni. beni kim düşünür ki? düşünür ama. düşerse bir gün. tutunmak için. arar yanında beni. her zaman olduğu gibi.

ne dertliymişim, ne malmışım, ne kadar da insanmışım. olduğum şeyi olduğu gibi kabullenmekten başka çarem yok. mutluyum böyle aslında. salak salak yürüyorum, salak salak şarkı söylüyorum, salak salak dans ediyorum, salak salak yapıyorum yaptığım her şeyi. felsefenin dibine vuruyorum. empatiyi doğuruyorum. ha bir de, edebiyat öğretmenimden tiksiniyorum.

mina urgan'ı anlatıyorum ona. bir dinazorun da anıları olabileceğinden söz ediyorum. necip fazıl diyor o sonra. sus, sen ne bilirsin diyorum. susuyor anlattıklarıma. anlattıklarımı susturuyor sonra. ruhun ölmüş diyorum. ruhun çok fazla ölmüş ki olduğun yerde sayıyor olmalısın. içine girdiğin dar kalıplara bu derece yapışmış olmansa, hep senin suçun. üzülme diyorum ama. büyüyünce geçer belki. belki. ölünce geçer. olduğun kişi.

din öğretmenimiyse çok seviyorum. her "inanmayan" sözcüğü ağzından çıkarken bana yönelişini, ellerini bana doğru savuruşunu, beni dinsiz sayıp kendince yapay bi hoşgörü edinişini. bana şevkatle ve sanki kabullenir gibi yaklaşımını. çok gülmek istiyorum onunla her tartıştığımızda. her o çok inanıyor olanlar uyumak için kullanırken din derslerini. en çok ben konuşuyorum. en çok ben sorguluyorum. beni aykırı görüyorlar ama aykırı olanlar onlar. birbirimizi öteliyoruz ötelendiğimiz için.

ezmekse en kolayı. bir böcek gibi. iğrenç bir varlıkmış gibi. eziyorlar seni. o marka ayakkabılarıyla çiğniyorlar bütün düşüncelerini. iğrenç ağızları iğrenç sözcükleri gibi kokuyor. tiksiniyor insan yüzlerine baktıklarında. onlar gibi olmayınca. onlar gibi olmayan her şey olmuş oluyorsun. kötüsün. otsun. boksun. çocukça diyorum. gülüyorum. gülüyor oluşumsa aldığım en büyük intikam, hayatımdan. işte bunu enden daha ileri bir şekilde seviyorum. her nasıl oluyorsa. olabiliyorsa. öyle seviyorum işte.

senin gibi diyor aylinaslım. turuncu saçları geliyor aklıma. değilse bile benim öyle geliyor aklıma. bir gün olabilecek olanları da sürükleyerek peşinde. gidiyor sonra. son.ra. diyorum ki sözcükler ayrılınca yaşamak daha kolay. diyorum ki insanlar ayrılınca. zor mu ki öylesi. bilmem ki. tatmadım hiç. hiç bırakmadım ki bir insanı. zihnimde tuttum. zihnimde yaşattım. orada doğurup. orada öldürüp. nedense hep kendimle tuttum.

kendime kalınca, hep, kulaklarım uğuldar. insanlar ne de çok konuşuyorlar. bense duymaz olmuşum sanki. çok geç algılar gibi. gecenin üçünde beliriyor dört bir yanda sesleri. "ezgi?" diyorlar. "ezgi." her yer ezgileşmiş sanki. herkes bir ezgiye seslenir gibi. nedense uyumak istiyorum çok uykusuz gecelerde. uyuyamadığımdan sadece. nedense elde edilemeyenlerin çekiciliği. yok. değil öyle. basit insanların basit oyuncakları gibi yaşama şekilleri. bense egolarımdan ayrılmayı seçiyorum. bense onların bütün öğretilerini reddererek. kimi zaman. kendimi bile. anlaşılması zor. anlaşması da.

öyle.

abi? naber diyorduk. uyudun sanki. anlatıyor olduklarımın sıkıcılığı. neden edebiyat yaparım ki hep. neden hep bir uyak. neden hep bir tekrir aşkı. divan edebiyatındansa tiksinirim, onu da başka zaman anlatmalı. nasılsa kimse duymuyor. böyle kayıt altına almak gibi. içinden gelenleri. şimdi böyle mi söylemek istedim? şimdi böyle söylüyorum.

dışardan nasıl biri gibi görünüyorumdur acaba? işte bu ara en çok bunu merak ediyorum.
abi. hoşçakal.

20101209

anlatmak istediğim bir şey var. ama anlatmaya değer görmüyorum.

zaten hep bu yüzden kaybederiz. zaten neden hep kaybetmiş oluyoruz ki. saçma. bizler iyi insanlarız. bizler. eksiltili cümleler. zihnim şık arar oldu karşılaştığım her soruda. binlerce ana fikiri var bu paragrafların. binlerce cevapları, binlerce soruların. sonunda bir tercih kılavuzu da vermiyorlar eline. hep kaybetmiş oluyorsak eğer. neden çabalarız sanki. biri çıkardı şimdi ve yaşamak içindi derdi. di'yi eklemeyi unutursa anlatım bozukluğu yapmış olur. bozuk bir anlatımsa, ölmekle eşdeğer gibi gelmiştir bana hep. anlatmak istediğim bir şey var. ama anlatmaya değer görmüyorum.

20101203

-dış dünya.

bir gün, herhangi bir insanın, benim cümlelerimden alıntılarla konuşulabileceğine inanamazdım. anlatmak için didindikleri şeyleri, bana ait birkaç sözcüğün bir araya getirilmesiyle anlatabileceklerini. gözlerimin içine bakarak en saf halleriyle, sanki hayatlarını değiştirebilirmişim gibi, sanki istesem çekip çıkabilirmişim gibi haykıracaklarına. bana tutunabilecek kadar zayıflamışlıklarına. inanamazdım. bir gün, herhangi bir insanın. benim cümlelerimi ağzına alışına ve mideleri bile bulanmadan, ağızlarında kötü bir tat bırakmaksızın. sevip okşayışlarına. ve adam yerine koyuşlarına. inanamazdım beni aralarına alışlarına.

halbuki birkaç harfin bir araya gelebiliyor oluşuydu aşk. aralarında kurdukları bağdı, kelimelerin. bir cümleye bir hayatmış gözüyle bakabilmekti o iki beden arasındaki gitgellerin sevimsiz çekicilikleri. halbuki hisler harflerle sevişiyordu. harflerse zihinlerle.

devrim mi istiyorlardı. kendilerini, ne istediklerini anlatabilir bir yaşama şekli, işte, en iyi başlangıçtı.
birileri vardı ve beni konuşuyorlardı.
işte ben buna en çok,
inanamazdım.

6 kala.

yazmak göt istiyordu. o göt de bende yoktu.

20101117

geç/erken

bir gün bir hikaye anlatmak istedim, beni dinlesinler istedim, kimse duymadı.

yürüyüşler, bıkkınlıklar ve geçen onca zamandan sonra, bir gün kendime kalayım istedim. bir sigara yakarak mesela, belki de birazcık kırmızı şarapla, esir ruhlar ve ölümcül aşklarla, bir gün her şey sonlansın istedim bir saniyeliğine de olsa.

kimse duymadı.

yanlış zamanlar için seçilmiş yanlış insanlar. bütün bu vazgeçilmiş hayatların bedellerini ödeyecek birileri! birileri alacak çünkü intikamlarını. birileri bırakmayacak yanlarına. birileri uyuyamıyor çünkü geceleri. birilerinin canı acıyor, çok acıyor. kimse duymuyor ama. nasıl acı çekiyor olduklarını, nasıl ölüyor olduklarını kimse duymuyor.

"hangi hayatlar harcanıyor senin için ah bir bilsen, iki gözüm. ah bir bilsen yaşanmışların insan üzerine gölgelerini. öyle bir sevmek ki bu şimdi, kendimizden korkar olduk"

yine de kimse duymadı.

bir gün yürüyorduk bir caddede. saatler geç kalmalara vuruyordu. gitmemiz gerekti, yine de kalmak için savaşıyorduk. umrumuzda değildi. sorumluklarımız, zorunluluklarımız, olmak zorunda olduklarımız ve olmak adına çabaladıklarımız, hiçbiri bizi mutlu etmeye yetmiyordu, yetmemişti çünkü. bir gün aldık parmak uçlarımızı, aldık kalp kırıklıklarımızı ve yürümeye başladık bir caddede. insanın farkına varması ne zormuş, kendinin. insanın ne zormuş sevmesi, kendini. içime düşünce anladım, içime düştüklerinde hissettiklerini. demek insanlar bu yüzden benden kaçıyorlardı, demek insanlar bu yüzden nefretimi istiyorlardı sevgimden çok, çünkü buralar çok derindi. çünkü buraların yoktu bir sonu ve yolunuzu bulmanın da mümkünatı. olduğunuz gibi ve olmanız gerektiği gibiydiniz sizler ve yalanlarınız, dolanlarınız geçersizdi burada, tükenmişti limitleri, en yakın bankamatikse çok uzak gibi görünüyordu ya da bulunmaz gibi. orada kalıyordunuz, ıpıssız. kendinize kendinizi anlatmak, bir masal gibi, en çok sizi seviyordum çünkü ben mutsuz gecelerde. tarifi yokmuş hayatta, yapayalnız kalmaların dopdolu yürekler ağırlığında. tarifi yokmuş hayatta, mutsuz bir caddede yanyana yürüyor olmanın. tarifi yokmuş geç kalmaların ya da kalp kırıklıklarının.

anlatmak istedim onlara, kimse duymadı ama.

kötü adamlar tanıdım. en çok kendine zarar veren hayatta. mutlu etmek adına vazgeçen her şeyinden. heplere odaklanıp hiçleşen hayatlar. hep yanlarında olmalarını istediler mesela. yalnızdılar oysa. en başından, en sonuna dek bu hayatta. sanat müzikleri dinliyor, ağızlarından küfürler düşürmüyor, rakı içiyorlardı. dansöz memelere ucuz kağıt parçaları sıkıştırıyor, yalnız ve çoğunlukla sarışın kadınlara laflar atıyor, bıyıklarını tarıyor ve elleri kir kokuyordu. ihanet kokuyordu. günah kokuyordu. kötü adamlar tanıyordum çünkü kötülüklerine şahit oluyordum. kötülük yapmalarına engel olmamak/engel olamamak beni daha da kötü kılarken hain ve mutsuz geceyarılarında, en çok da çalarken saatler şerefsizliği tam da beş geçerken, başımı duvara vurmaya başlardım. sabit aralıklarla ve en can yakan şekillerde. kanardı dünya. dünya kanardı. anlatmak isterdim. "durun" diye. "yapmayın" diye. haykırmak isterdim. kimse duymuyordu.

kadınlar tanıdım. yazıyorlardı. sustuklarını, susmak zorunda olduklarını anlatıyorlardı. iğrendim çokça. cinselliklerinden, yönetim şekillerinden ve temel kavramlarından, kibarlıklarından ve utançlarından. meme uçlarından ve anaçlıklarından. iğrendim çokça olmak zorunda kaldıklarımdan. susamadıklarımdan. kalemimden akanlardan ve kalemime çelme takanlardan. yapamadıklarımdan iğrendim ben çokça. yapmış olduklarımdan. bağırmak istedim. durmak isteyip de duramadığımı anlasınlar istedim. yardım etselerdi bana. "imdat" sözcükleri arasında gözlerimin. en içleriyle kanatırken dünyalarımı. bir gün fark edilebilmek istedim. kimse duymadı.

bir adam geldi sonra. yaşlıydı çokça. dedi ki yüzüme bakarak, dedi ki acımadan en içlerime haykırarak:
"hangi hayatlar harcanıyor senin için ah bir bilsen, iki gözüm. ah bir bilsen yaşanmışların insan üzerine gölgelerini. öyle bir sevmek ki bu şimdi, kendimizden korkar olduk"

kurtarın onları! kurtarın vazgeçmesinler hayatlarından. yapmasınlar yapmak istemediklerini. susmasınlar konuşmak istediklerini. haykırsınlar doğru bildiklerini. yürüsünler caddelerde, koşsunlar! sevsinler ölesiye. harcamasınlar. harcanmasınlar. gölgelere sığınmasınlar, gün ışığına çıksınlar! korkmasınlar kendilerinden. ben severim onları.

çok severim hem de. bir adam gitti sonra. anlatmak istedim. kimse duymadı.

20101109

7 dakika.

-sıradan bir gün daha.

sabahı zor etti. düşünceleriyle, hissettikleriyle savaşıyordu ve bir yere varması mümkün gibi görünmüyordu. her gece, yaşamından bir sonsuzluğu daha alıp götürürken, onun ölümünün üzerinden sadece birkaç gün geçmişti. yine de yıllar geçip gitmişti sanki. yine de çok yaşlı hissediyordu daha onsekizindeki bedenini. kaldıramayacağını düşündü. bir sigara yardımcı olurdu onu unutması için. belki biraz da viski.

telefonuna baktı. paranoyak bir en yakın arkadaşa sahip olmanın dezavantajları, telefonundaki yüzlerce arama ve binlerce mesajda gizliydi sanki. daha yorgun hissetti kendini. mutfağa yöneldi. bir zengin hikayesi değildi bu. hiçbir zaman kahve makinası olmamıştı. (su ısıtıcısı bile yoktu) tezgahın her yerini kaplayan kirli bulaşıklar arasından günlerce önceden kalma kahvenin dibinde artık katılaşmaya başladığı cezveyi buldu. bu kirle savaşamayacağını hissetti nedense. bu his gözlerini doldurdu. hayatındaki kir, insanların onu layık gördükleri hayat ve yaşadıkları öldürmüştü onu. dudaklarını ısırdı. öyle bir odaklanmıştı ki nefretine, kanın süzülüşünü hissetmedi bile. bir gün öleceğim dedi. şimdi henüz bir çocukken bile. bir gün ölebileceğim.

kapı çalmaya başladı. bundan nefret ediyordu. insanlar onu bir yüzyıl rahat bırakmalılardı ama öyle meraklı, öyle gösteriş tutkunuydular ki, hiç tanımadığı yüzler ona "vah vah" nidalarıyla acıyor, sımsıkı ve duygusuzca sarılıyor ve o bunların ve daha bir ton saçmalığın hepsine katlanmak zorunda bırakılıyordu. kapıyı açtı. paranoyak en yakın arkadaşı, ağlayarak boynuna atıldı ve henüz on saniye önce bomboş olan ev şimdi bütün tanıdık ve eskiden çok değerli görülen yüzlerle dolup taşmıştı işte. hepsi onun için kaygılanıyordu. ya da öyle görünüyorlardı. bunun üzerine düşünmek onu dipsiz bir kuyuya çekiyordu. dipsiz kuyuları düşündüğü anda aklına yeniden o geliyordu ve onu düşündükçe, dipsiz kuyulara daha da gömülüyordu ve gömüldükçe yine o... "mavi" dedi. -ona herkes mavi diye seslenirdi.- "şey.. seni merak ettik de biz. iyi misin diye. şey. şeyden sonra. hiç görünmedin ortalıkta. mezara da gelmedin. biz de merak ettik. çok merak ettik." karşısında bir yüz vardı. bu yüzde iki de dudak. bu dudaklar kıpırdıyordu. bunun bir anlam ifade etmesi gerekiyordu sanki, insanlar yüzüne odaklanmışlardı çünkü. dimdik bakıyorlardı, bir cevap istiyorlardı. bu anlamsız harekete aynı şekilde, aynı duygusuzlukla oynatarak dudaklarını, yüzünün en orta yerindeki dudakları inerek kalbine, bir şekilde değiştirerek iç organlarını, bölerek, parçalayarak, ses çıkarmaya çalışıyordu. yapamadı. ayağa kalktı. nedense çırılçıplak hissediyordu. tenine dokundu. teni soğuktu. nedense güzeldi böyle. çok güzeldi her hüzünlendiğinde. o böyle söylerdi en azından. dokunurdu sıcacık. canı yanmasın diye. hafifçe. hep dahasını istemişti. hep kusurlu biriydi. ve severdi kendini. yaşadığını söylediği ya da sandığı bütün zamanlar boyu. mutluydu. mavi'nin mutsuzluğuysa hep anlamsız gelmişti ona. ona özenirdi. ama şimdi anlamsızdı işte. o ölmüştü. mavi de ölecekti bir gün ve bu aptal insanlar ağlaşıyor, sarışıyor ve bağırıyorlardı. üstüne bir de sorular soruyor ve cevaplar istiyorlardı! çekip gitti aniden.

delinin tekiydi. bunu hepsi çok iyi bilirdi. ama insanlardan neden bu kadar uzak kaldığını, şimdi, çok daha iyi anlıyordu ve bunun için almış olduğu kararlara minnet duyuyordu.

bir yazardı o.
mutlu, yani kusurlu bir yazar.

düşünceleri, beynini delerken bir bir, pijamalarıyla yürürken hızlıca, mevsim kış, ayağındaki terliklerle, cebindeki son parayla sigara almak için girdi bir dükkana aniden. yaşlı bir dedeydi sahibi. "pall mall" dedi. hissiz, sorgusuz. anlamsız ve anlamaya çalışır gözlerle bakıyordu oradakiler ona. "boşuna" dedi. "o bile anlayamamışken beni, siz uğraşmayın, boşuna" şaşırarak bakıyorlardı şimdi. ağızları açık. birbirlerine. en son da ardında kapanan bir kapı bırakan ve adeta yok olan mavi'ye.

hızlandı. beş parası yoktu. dostu yoktu. ailesi yoktu. kimsesi yoktu. ciğerlerini dolduran bu dumandan başka. bir de seçenekleri. bir de mezar kalmıştı ondan geriye. bir de ceseti. nedense dokunmak istedi. sonra vazgeçti. ölümü kabullenmek yaşamı kabullenmekten daha kolay görünüyordu. gülümsedi. şimdi bu sözleri duyuyor olsaydı, saçmalıyorsun, der ve kızardı. kızsındı. umrunda mıydı ki onun ne hissettiği. belki. bir zamanlar öyleydi en azından. mavi, hala bir şeyler hissedebilirken ve insanlar arasındayken, arada bir sevişirlerdi de. sıradan bir gündü. insanlar yollarında yürüyorlar, evlerine, işlerine gitmeye çalışıyorlar, beraber gülüyor ya da konuşuyorlar, bir şeyler taşıyorlar ya da birilerine yetişmeye çalışıyorlar ya da yemek yiyorlar ya da pijamalarıyla ve elindeki pall mall'ıyla adeta koşarcasına yürüyen, masmavi saçlarıyla geçip giden kadına bakıyorlardı. güneş doğmuştu. güneşin doğuşunun çok güzel hisler çağrıştırdığı şairleri düşündü. mutlu insanları. sıradan insanları. özel insanları. ve onu düşündü.

şimdi ölüydü. şimdi benden daha ölü değil diyordu mavi. şimdi bir farkı mı var ki. geriye dönmek istemiyordu. ileri gitmek istemiyordu. olduğu yerde kaldı. sabit. bomboş. bir cadde ortasında. insanların her adımıyla ezilen yüreği. artık hiçbir şey hissedemiyor olmaktan ileri gelen. masmavi saçlarıyla bir kadın. eli karnına gitti. bir bebeği öldürmek,  bir bebeği doğurmaktan daha iyi bir şeydi. böyle bir hayata. ve böyle insanlara. masmavi saçları dolanırken yaşamına. yapabileceklerini. ve yapamayacaklarını. ve olacakları ve olamayacakları. ve olmak istedikleri şeyleri. olmalarını istedikleri şeyleri düşündü. o yaşasa şimdi, yapma derdi, maviyse deliydi, hiçbir zaman istememişti bir anne olmayı. bir bebeği, kendi elleriyle böyle bir boşluğa salmayı, sonra bağırmayı hadi tutun diye! hadi güzel diye yaşamak!

dalıp gittiği düşüncelerinden sıyrıldı. bir bebeği tutması için ona uzatıyordu bir anne, gülümseyerek ve iyi niyetleriyle. eli karnına gitti yeniden. hamile falan değildi. neden böyle delice düşüncelerle boğuşuyordu. oysa önündeydi işte. elinde iki simitle, yanına geliyordu ve bir babanın yokluğu. "yanlışlıkla" bir seksten doğmuş "yanlışlıkla" bir çocuk olmak mıydı bu paranoyanın sebebi. güldü. o yanına geldi elindeki simiti uzatarak. "neden gülüyorsun?" dedi.
mavi: -dönerek ona, tutunarak kahverengi saçlarına, "çünkü seni terk ediyorum"
donakaldı gülüşü. ölmek bundan beter miydi. yaşanmış olması istenen şeylerin yaşanamayacak olması. mesela mavi'nin onun hiçbir şeyi oluşu artık, her şeyi olmasını isterken. bir daha yiyemeyecekleri yemekler. bir daha dokunamayacağı teni. peki ya saçları? onlar kahverengiydi, ki hep masmavi olsun isterdi. yutkundu. kötü şairliği ve sahte mutlu sözcükleri bir boka yaramıyordu şimdi. parası, yakışıklılığı, hiçbir şeyi, kaybetmişti. ve kaybedecekti de.

bir kadınla evlenecekti ileride. parası bol, herkesçe arzulanacak denli güzellikte. yine de tükenecekti her şey. insanın kimyasıydı. her şey bok olana dek. çürüme devam ederdi. mutsuz olana ve mutsuzluk saçana dek. maviyse hep bir aşk olarak kalıcaktı yaşamında. bambaşka bir kadın. bir soluk. en deli sevişmeler. en mutlu saatler. idealle değil, saçmasapanla!

sıradan bir gündü, böyle delice düşüncelere daldığında. hiçbir şey olmamıştı ve olmayacaktı da. gözlerini kapadığında, saat 01:28'di ve yarın okuluna gitmek, çok normal bir insanmış gibi rol yapmak ve yazamadığı için mutsuz olmak zorundaydı. belki birkaç da şarkı dinlerdi. bob dylan mesela. one more cup of coffee? -neden olmasın.

ve ezgi, uyuyabildiğinde ve kabullenebildiğinde hayatını, saat 1'i ancak 35 geçiyordu. yaşamı bu 7 dakikadan ibaretti. öncesi acımasızca düş. sonrası acımasızca gerçek, sadece 7 dakika.

20101030

yeni hayatlar, endişeler, sorgular.

dün, biriyle tanıştım. on sekizindeydi. roman yazıyor olduğundan söz etti. bütün cesaretimi topladım ve "ben de bir şeyler yazıyorum" dedim. dikkatini çekmiştim. ne üzerine yazdığımı sordu. cevap veremedim. omuz silktim. "zaten önemli ya da profosyonel şeyler değiller" dedim. bunu söylerken kendimi çok bir bok hissettim nedense. eve döndüğümde bütün özgüvenimin sarsılmış olduğunu fark ettim. birilerinin beni "bir şey" olarak görmesini istiyorsam, önce ben kendimi "bir şey" gibi görmeliydim. yine de kendimi "bir şey" gibi görmek için, "bir şey" olmak gerekiyordu. ne yapsam, nasıl yapsam diye düşündüm durdum. en sonunda yazdıklarımı birilerine göstermeye ve tepkilerini değerlendirmeye karar verdim. bu düşünce beni heyecanlandırdı. hatta uyumama bir süre için engel oldu. verebilecekleri yanıtlar beni yıkabilirdi. her şey için hazırlıklı olmalıydım. çünkü huyumdu. bir işte iyi olmadığım sürece, o işi yapmam mümkün değildi ve yazmak da yaşamak demekti bir yandan. yani bu insanlar beni öldürebilirlerdi. yine de benim zaten kendime inanmıyor olmamdan ileri gelen güvensizliğimden ötürü, belki direnebilirdim. gerçekler yanılgılardan her zaman için çok daha iyiydi. odamda yüzlerce sayfa barınıyor şimdi. dokundukça ellerimin titrediği. herkesten kaçırdığım, en yakınlarımdan sakladığım kelimelerim. benim dünyam. bunu yapabilir miyim, kendimi, yeniden birilerine açarak, yeniden kendimmiş gibi davranarak, önlerinde çırılçıplak soyunabilir miyim? buna gücüm var mı? buna gücüm var. ama güvenim? o yok işte. sahiden yok.
merakla bekliyorum gelecek günleri. neler getirebileceğini.
ve hayatımda belki de ilk defa,
ölümden bu derece korkuyorum.

20101019

beş.

uyandım. adımın adının tam da üzerine çivilendiği sonsuzluk akşamları. gözlerimizin içi şarap kusmukları dolmuşken. her seçilmiş gibi götürüyorsa kendinden geriye kalanları. belki de birilerini suçluyor olmanın acizliği. belki de sonsuz bir haklılık hali. ve ne getirdik birbirimize götürdüklerimizden ziyade. sen senden ötesi olamıyordun nasılsa. binlerce potkal vursa da parmak uçlarına. en ıssız adalardan kalma. en acı dolu çığlıklarla. sen hiçbir şey yapamıyordun nasılsa.

uyandım. yalanlarla dolu bir gökyüzü. tutup savursak bütün düşleri yağmurlarla. adını adıma kattığım bütün sonsuzluk yılları. şimdiyse sadece düşülüyor. soğuktan titriyor kelimelerim. sevgi sözcükleri, iki dudağı arasında paslanmış bir adama dönükken bedenimin en açık seçik halleri. şimdiyse sadece sarılabilirim yokluğuna. beni sevmiyor oluşuna. nasılsa örterler üzerimizi seçkin topraklarla. nasılsa ölüm bırakmıyor öldürmeden. adını unuttum adımdan önce. kendime uyandım bu kez. uyandım.



uyandım. beni kurtarabilmeleri adına şans tanıdım insanlarıma. tiyatrolara gittim mesela. sigaralar içtim. yapabildiğimde ağladım ve kendimle uyudum en çok da. rüyalar gördüm ve aldandım.


uyandım. acınasıydı. acıyorlardı. parmaklardaki o şimdi yüzyıllar öncesine aitmiş gibi gelen yüzük izleri gibi. bırakıp gidişler gibi. mutsuz bir şarkının anlamsız sözleri gibi en çok da. size bir şey anlatmıyor olsa da gözlerinizin dolmasına engel olamazdınız. olmuyordu. başkalarının doğrularıyla yaşanmıyordu. çünkü uyandım. hayatımı çevirmiş bütün kara bulutların, bütün yanlış adamların ve adımların farkına vararak.


başkalarının sözcüklerini ağızlarına aldıklarında, hiç tanınmayan ve hiç tanınmayacak o adamların penislerinden aldıkları tat onları daha masum kılıyordu.


uyanmadılar.



birkaç küfür kazıdılar zihinlerine. birilerinin yobazlığını eleştiriyorlardı, hep aynı kelimelerle, tek bir adamın penisini ağzına almak gibiydi bu, vicdanınız rahattı damak zevkinize hitap etmiyor olsa da. sadık ve mutsuz. evli kadınlar gibiydiniz toplum içinde bir birey olarak var olmak istediğinizde. artık heyecan vermeyen sevişmelerde çok zevkliymiş gibi, çok mutluymuş gibi yapardınız. hep bir fedakarlık gerektiriyordu.

birkaç şiirle bunu halledebiliriz sandılar. gözlerini açmaları bu noktadan sonra imkansızlaştı. adlar kazıdılar avuç içlerine. birbirlerini böldüler, yaşamlarını sınırladılar ve bir şeylerin uğrunda savaştıklarına inandılar.

halbuki takım tutmak gibiydi bu. yenmek ya da yenilmek sizi o kadar ilgilendirmiyordu. oyunculardan ya da futboldan bihaberdiniz ama yine de bir takımı tutmaktan ve onu savunmaktan geri kalmazdınız hiçbir zaman. çünkü birileri böyle yapıyordu. çünkü birileri blimemnesporluydu, bir diğeri şunu tutuyor, biri onu yeniyor bir diğeri de yeniliyordu. insanlar bundan sanıyorum ki hoşlanıyorlardı. birileri onları özelliklerine göre gruplarına ayırsın ve kimse kimseye dokunmasın istiyorlardı. ya da aksine çok fazla dokunmak istiyorlardı. yaşamak için kendilerini kandırmaya ihtiyaçları varmış gibi görünüyordu böylesi bir durum dışarıdan.

aynı dinler gibiydi. okumadıkları kitaplara tapmaktan söz ediyorlardı. hiç aramadıkları, hissetmedikleri tanrıları ağızlarından düşürmüyorlardı ve neyden söz ettiklerini sorduğunuzda bunu cevaplamanın hatta sormanın bile ne derece yanlış olduğu konusunda diretiyorlardı. nedense başarısızdım. topluma ayak uydurmada. bir birey olmada. sorumluluk almakta. çünkü yapmak istemiyordum yapmamı istediklerini. onların okullarını, onların paralarını, onların kocalarını, onların evlerini, onların dostlarını, onların komşularını, onların arabalarını, onların cinselliğini, onların dinlerini. istemiyordum. bir gün uyandım. artık her şey için, bir şeylere dahil olmak ya da bir şeyleri kendime dahil etmek için çok geç kalmıştım. yalanlarla dolu bir gökyüzüyle karşı karşıyaydım. acı verecek denli beyaz. sonra bir sigara yaktım. kötü gidenler ve henüz kötüleşmemişler olarak sınıflanan hayatlarımı aldım en içerime. biri sarssın istedim beni kasıklarımdan. duymadılar.



zaman bir şekilde geçiyordu. buna mahkum gibiydik. şehirleri yaşıyor, zamanları bölüyor ve insanları parçalıyorduk. bizler müthiş katillerdik. bunu bir tek ben görebiliyor gibiydim. çünkü onlar halen kendilerini seviyor olmalıydılar. çünkü canları yanıyordu. bir yerleri kesildiğinde kanı durdurmak adına çabalıyor, yırtınıyor, yaralarını sarıyor, moralleri bozulduğunda sinemaya gidiyor, arkadaşlarıyla buluşuyor ya da kitap falan okuyor, kafalarını dağıtmaya çabalıyorlardı. bu insanlar hala uyuyorlardı ve kendilerini değerli sanıyorlardı. belki de diyordum. ben bir ruh hastasıyım ve bütün yaşantılarım benim kurgularım.



yine de bunu kabullenmek o kadar kolay görünmüyordu.



hayatımı düzene sokmaktan söz ediyordum sonra. konuşuyor, bağırıyor, deliriyor ve ihtiyaç duyuyordum. anlamaya. ağlamaya. sarılmaya. yürümeye. koşmaya. konuşmaya. yine de insanlar bana saydam bir cisimmişim gibi davranıyorlardı. benimle gerekmedikçe konuşmuyor, yanımdan geçerken görmüyorlardı ve benim de yoktu önlerine çıkmaya herhangi bir niyetim. yine de bu derece yalnız kalmışsanız, hani bu kadar seviliyor olsanız bile, kendinizi sevememişseniz bir kere bile, başaramamışsanız, bütün bunlar çok boktan ve gereksiz görünüyordu ve uyumsuz bir hiçliğin gökyüzüne aidiyeti geliyordu sonrasında. bir sigara yak mesela. fazla da konuşmamaya çalış. başka bir hayatı arzula ve yaşıyor sayılma. zaman geçsin. uyu. uyan. uyu. uyan. tik tak.


-nasılsa ölüm bırakmıyor öldürmeden.
uyandım.

20100927

2709.

dünyanın sonundan bahsediyoruz sanıyordum.


ihtimaller, çıplak bedenler, ucuz sigaralar ve en çok da kalp kırıkları, birbirimizi anlamaktan en uzak olduğumuz zamanları yaşarken devrik cümleler ve yönetim şekilleriyle, belki de yalınayak ezip geçtiğimiz düşüncelerimizle mavi bir boşluk yaratıyorduk hayatlarımızın en orta yerinde. kimdik? soru işaretleri ve çığlık çığlığa çırpınışlarımız. sevişirken sahip, yaşarken köle. özneleri eriten milyarlarca düş, yıkıp geçen milyarlarca düş, adlarımızı ve en çok da ayak parmaklarımızı unutuşumuz ve dönmeyişimiz bir daha geçmişte bulunduğumuz yerlere. aynı hayatları yaşamamak için. aynı hataları yapmamak için ve kimdik? soru işaretleri. sahiden unuttuk.

bizse karşılıklı oturuyor, sigaralarımızı yakıyor, rakı kadehleri çarpışırken birbirine en öfkeli halleriyle, bütün parçalar dağılırken avuç içlerimize, pekişmiş şekliyle kanarken dört bir yana, dünyanın sonundan bahsediyorduk. karşılıklı oturuyor olmamızın bu hikayede önemi büyüktü. hiçbir insanın anlayamayacağı biçimde, hiçbir insanın anlatamayacağı şekilde bir yaşama ve algılama bozukluğuyken çırpınışlarımız, belki de birbirimize ettiğimiz küfürlerden aldığımız zevkler ve ellerinin uzanıp bacaklarımı okşayışı, daha sonra bacakarama doğru meyledişi ve bundan alamadığım bütün zevklerle onu, yalnızca karşımda oturuyor olduğu için seviyordum. 

kimbilir. ucuz bir yaşama şekliyken acıçekiyorolmahissi, içimde duyduğum kocaman boşluk, içlerde duyulan kocaman boşluklar ve roman sayfaları. kimbilir hangi elin "yanlışlıkla" çarparak bir kadehe, kırmızı bir şarabın eskimiş ve sidik kokan sayfalarda bıraktığı "yanlışlıkla" izleri. hiç bilmiyorlardı ki geri dönmeyecektik. hiç bilmiyorlardı ki geriye dönülmüyordu. en azından bu düzende. en azından bu yönetim şekillerinin kölesiyken. -sevişirken sahip. kimlerdi ki onlar? onlar ve soru işaretleri. belki de devrime buradan başlayabilirdik. soru işaretlerinden vazgeçerek. ve sonra büyük harfle de başlamazdı cümlelerimiz. ve sonra bir noktaları da olmazdı çünkü sonsuzdular. çünkü bir anlamları yoktu ve özneleri eriyordu gitgide milyarlarca düşle, yıkıp geçen milyarlarca düşle. düşle. kırmızı bir hayatı. minik eldivenler ve yalın halleriyle birbirimizi sevme şekillerimiz. yalnızca karşı karşıya oturuyor olmaktan ileri gelen. yalnızca yıpranmaktan, fazla kilodan ve yıllardan yırtılmış, artık kullanılması imkansız, artık bir bahartemizliği sonrası, aynı bizim gibi, aynı biz gibi çöplere atılmak üzere ayrılmış ve kimbilir hangi marketten alınıp da oraya buraya birgünelbetkilazımolur diye sıkıştırılmış torbalara atılan lanet olasıca elbiseler. belki de küfürden ötesi çıkmazdı bir daha dudaklarımdan. belki de öpüşmek için bile kullanmazdım onları ve en isterik ruh hallerimle ben, bir rahibe gibi kapanırken mahremiyetime, dokunulmaz olurdum ve bu kaldırılamazdı! 

seksi seviyorum. 

eylül ve 27. birbirine yakışmadıkları kesin. en az kullanılmış peçeteler, en az içinden kıl çıkan ensevilenyemekler kadar, en az sen ve ben kadar, en az diş gıcırtıları ya da mantarlı bir ayağa giydirilmiş lanet çoraplar kadar. iğrenç mi? ben böyle söylemezdim. işin sonrası eylül. başı 27 ve bu rakamı sevmedim hiçbir zaman. bu bir rakam olmasa bile. sevmedim hiçbir zaman. halbuki bir kızçocuğu olsun istiyordu. onun kızçocuğu bana anne desin istiyordu. elbet ki beni tanımıyordu ve tanımak da istemiyordu. acı çektiğimi duymak istemiyordu ve ben de onu. ben de onu istemiyordum. paranoyak yaşama şekilleri. benden kızçocuğu isteyen ve beni gerçek manada seven bir adama sahip olmadım hiç. dedim ya. eylül ve yirmiyedi. bensevemiyorum.

seksi sevmiyorum.

artakalan tek şey anılar. yüzyıllar öncesine ait sigara dumanları. yıldızlı gecelerde gökyüzüne atılan heyecanlı bakışlar. kayan yıldızların ardından tutulan ve hiçbir zaman gerçekleşmemiş dilekler. hiçbir zaman gerçekleşmeyecek dilekler. umutsuz muyduk? kendimizi bırakmıştık belki de. yeraltı edebiyatına sığınıyorduk. kafelerde değil sokak köşelerinde, her zaman için farklı bir yerde, buluşuyorduk ve yerlere yatıyorduk. diğer insanların ezip geçmeye ve ikinci bir an dikkat etmeye değer görmedikleri yerlere cennetimiz gibi tapıyor, başlarımızı buralara gömüyor ve acıyan yerlerimiz konuşmayı kesene dek -çünküçokbağırıyorlardı- burada kalıyorduk. birahanelere gidiyor, ucuz ya da çalıntı sigaralar içiyor ve yemek seçmiyorduk. bir kuru ekmek, iki de zeytin. yaşayabilecek kadarı. farklı bir dilden konuşuyorduk başbaşayken. türkçe ya da birbaşkamilletçe diller değildi bunlar. ezgice ya da o'ncaydı ve bunu seviyorduk. dilimiz döndüğünce edebildiğimiz küfürler ve cinsiyetlerimiz. ben bir kadındım belki. isterik. seksi sever ve sevmezdim ve tutturmuşken devrim de devrim diye, bütün sağ eller görünürdü havada birden. havada suçlamalar uçuşurdu ve nefretler. düşüncelerimiz için birbirimizden nefret ederdik. eylemler için bile değil. 

tek bir şeyden emindim. kaybedebileceğimiz hiçbir şey yoktu. her şeyi yapabilirdik ve yapıyorduk da. zarar vermiyorduk. arada bir ot içiyor, belki ezgice zamanlarda saçmalıyor kalanındaysa gayet iyi-insancıklar oluyorduk. şiirler okuyor ve romanlardan alıntılarla konuşuyorduk. dilimizden dostoyevski, dilimizden kafka, dilimizden bukowski ya da dilimizden k.iskender düşmüyordu. bu adamlarla sevişmek istiyorduk. duyulan zevkler ya da canyanmaları için değil. hanelere bir kaç sayı daha yazmak ya da listelere eklenmek için bile değil, sadece kelimeleri için bu adamları içimize ve dünyamıza her şeyleriyle almak istiyorduk. keşke yaşıyor olduğumuzun farkında olsalardı diyorduk. keşke belki de geberiyor olduğumuzun farkında olsalardı ve bu noktada prozac götlerine girebilirdi! bu noktada delilikleri ve inanamazlıkları, bütün o çözüm yöntemleri ve sorunları. en çok da soruları. neden, neden diye çırpınışları. bir etbedenle ömür çok çabuk tükeniyordu. 

aslında bir biz yoktu. aslında hepsini yapan ben'di. o kimdi?
-dünyanın sonundan bahsediyoruz sanıyordum.

23.

sen beni öpersen ben hiçbir şey olmam.
"belki de" bundan korkuyorumdur.

20100916

/ karmaşa

uzun süredir bir şeyler yazmadığımı fark ettim. ne değeri var, bilemiyorum. nedense artık "önemsemiyorum". şimdi, bütün edebi saçmalıklardan ya da kaygılardan sıyrılarak, birkaç şeyden bahsetmek istiyorum. ve bütün bu sözlerimin kayda geçirilmesini. beni sonra istedikleri gibi yargılayabilirler. öncelikle merhaba. ben ezgi. kimliğimi ifşa etmek ya da etmemek gibi dertlere sahip değilim. zaten böyle bir dünyanın varlığından haberdar olan kişiler, zaten böyle bir dünyanın neden var olduğunu ve ne amaçla sahiplenildiğini, ne anlatmak istediğimi anlayabilmiş olan kişiler, kim olduğumu benden iyi biliyorlar ve adımın ezgi oluşunu ya da diğer bütün detayları önemsemiyorlar bile. öncelikle merhaba. ben ezgi. bu kelimeleri yazarken ellerim üşüyor, kıçım donuyor. içtiğim bir ton sigara sonrası çok hoşuma giden o dumanaltı dünyadan sıyrılabilmek adına pencereyi açtım çünkü. içinde bulunduğum oda büyük. süngerleri kaymış en az on senelik kırmızı koltuklar, bir kavga esnasında ayağı kırılmış ve tamir edilmeye üşenilmiş masa, yalnızca bir yerlere sertçe vurulduğu süreçlerde çalışan bir kumanda, yıllar öncesine ait gazeteler, hiçbir zaman sevemediğim yapay çiçekler, bir köşede öylece kalakalmış ve çok uzun zamanlardan beri kullanılmadığı üzerindeki bilmemkaç cm'lik toz tabakasından belli olan zigonlar, çıkarılıp atılmış pantolonlar, çiftleri esrarengiz bir şekilde tarih olmuş terlikler, kimsenin oturmaya gereksinim duymamasına rağmen odanın büyük bir bölümünü işgal eden sandalyeler, en ortada da eski bir halı... burası benim evim ama hiçbir zaman benimmiş gibi hissetmedim. nedeni bütün çıplaklığıyla ortaya serdiğim bu kusurlar ya da dahası değildi. nedeni benim hiçbir şeye kendimi ait hissedemeyişimdi. di diyorum çünkü artık bir önemi yok benim gözümde bütün bunların. ama eskiden büyük, çok büyük bir sorundu aidiyetsizlik. göçebe bir ruh. eşyalara, bedenlere ya da değer yargılarına değil, sadece yollara, izlenimlere, mimiklere, kelimelere verilen değerler. nedense hep bir sınır oldu aramızda. nedense hiçbir zaman aşılamadı. pisliğin tekiyim. pisliğin tekiyim çünkü önemsemiyorum. artık verilen hiçbir tepkiyi, artık duyulan hiçbir sözü. sadece kendime kalarak yaşamak gibi bu. ama bencilce değil. ama onlar'ın temel alındığı bir yaşamak bu. ama asil. ama aptalca. yine de anlatabileceğim her şeyi anlatmak isterdim bu dünyaya. ama fark ettim ki, anlattıkça daha da karışıyor. daha büyük açıklamalar, daha büyük yargılar bekliyor seni ve sen daha da kötü hissediyorsun. olduğundan, olman gerektiğinden çok daha kötü. pisliğin tekiyim. çünkü değer veriyorum. çünkü anlatmanın mümkün bile olamayacağı hisler besliyorum insanlara ve yaşamlara karşı. pisliğin tekiyim. çünkü unutamıyorum. çünkü doyum sağlamıyor hiçbir şey. yürümek, konuşmak, yemek yemek. içimden sürekli şehirler geçiyor. sürekli insanlar ve öyle şeyler fısıldıyorlar ki. "yazmasam ölürüm" diyorum. yazmazsam ölürüm. ama yazdıkça daha da batıyor sanki. ya da hayatımı engel gibi çekiyorlar her şeyin önüne. ya da ardına koyuyorlar. "kötü" şeyler yazdığımı, çünkü "kötü" şeyler yaşadığımı söylüyorlar. ya da "kötü" şeyler yazdığım için "kötü" hissettiğimi ya da yaşımı duyduklarında, "yaşım gereği" böyle olduğunu ya da öyle de böyle. sonuç olarak kaybediyorum. ama nedense içimi dökmek istiyorum bu kez ve "önemsemeyerek" yapıyorum bunu. şimdi, bu bir duvarsa eğer, yani milyon tane insandan duyduğum "önce kendini önemse" türünden lafları "mutlu olmak adına" gerçekleştirebilmem gerekiyorsa eğer, elime bütün geçmişimi alarak yıkabilmeliyim önüme çıkan her şeyi. sonra da belki çocuklarla çıkarım, kafelerde sürterim, elbiseler alır, cebimdeki para kadar susar cebimdeki para kadar öterim. böylesi daha mı işlerine gelir? belki. ya da kimsenin umrunda olmaz ama rahat bırakılırım en azından. yapabilir miyim? bunlar çok mu "kötü" olan şeyler? yapmak için bütün ezgiyedairleri ezip geçmem gerekir -ki bu bir katliamdır- ve bunlar çok "kötü" şeylerdir. en azından benim yazdıklarım kadar "kötü". bunları sadece kendimi rahatlatmak adına yazıyorum. sadece kendim için. bir gün geberip gittiğimde, bir gün bir şeyler yazmayı başarabildiğimde ilk olarak, anlatmak istediğim şeyleri bir kişiye dahi olsa anlatabilmiş olmayı umarak, sadece gözümü kapattığımda içim rahat olsun istiyorum. sadece hani şu gökyüzüne baktığımda, sadece sanatsal zırvalardan bile soyutlanmış olarak, lanet olasıca başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, içim rahat olsun istiyorum. bir kere bile rol yapmadan, bir kere bile kendim olarak, huzur duyabileyim istiyorum. bu ruhuma bahşedilebilsin. nedense bu ara çok "garip" hissediyorum kendimi. hayatımda ilk defa, birilerine gerçek manada "kötü" davranıyorum. ya da bana "kötü" davransınlar diye bekliyorum ki ben de cevap verebileyim. ya da bir şeyler olsun işte ve. ve ne ezgi? bilmiyorum ezgi. bilmiyorum. sanki koşturdukça, oradan oraya savruldukça, içimdeki bu saçmasapanlık daha da sıkışıyor. sanki üzerine düşünmedikçe, baş edilmesi daha büyük bir sorun haline geliyor ve ben sürekli olarak yargılanırken, var olabilmek adına sürekli olarak, herkes gibi ve herkes kadar savaşırken, nedense gitgide yoklaşıyor gibi hissediyorum. sanki yok ediliyorum. sanki kendimi yok ediyorum ve bu canımı acıtıyor. bütün olanlardan, bütün olmuşlardan ayrı olarak. nasıl anlatsam, sahiden bilemiyorum. sahiden kafam karışık. yazmak istiyorum. ama izin vermiyorlar. yazdıkça daha bir iyi hissediyorum çünkü. insanlar biliyorlar diyorum, anlamasalar da anlattım en azından ve belki biri bile olsa anımsıyor beni şimdi. inanın ki bu varlığıma müthiş bir güç veriyor ve ben yaşıyorum işte. çünkü gündelik bir hayat biriktiremiyorum kendime. çünkü nebileyim, sabah kalktığımda, gün içinde, yemek yerken, test falan çözerken ya da müzik dinlerken ya da yatarken, kendime ait bir dünyam olmuyor benim. insanlar oluyorlar. insanların sesleri, insanların kelimeleri, insanların hissettikleri. bu yüzden unutamıyorum ya. bu yüzden sabit kalıyor ya her şey. yine de bundan başka bir hayat çok anlamsız görünüyor bana. çünkü "iyi niyetlerle" ve yaşamak adına uğraştığım bu seçimlerimi, aslında bir yandan kendime dair her şeyi evrenselleştirerek, hiçbir şeyi arkamda bırakmadan yaptım ve bu yüzden şimdi kendime dönemiyorum. şimdi kendime sahiden de dönemiyorum. bu yüzden değişimi bekliyorum. bu yüzden hayatımı yeniden geri kazanmamı sağlayabilecek, yeniden "benim hayatım" diyebileceğim bir hayatın bana bahşedildiği bir zamanı bekliyorum. benim zamanlarımı. benim gülümseyişimi. çünkü unuttum. mutlu, hani sadece mutlu anların nasıl şeyler olduklarını unuttum. kötü şeyler yaşamaktan değil. hiçbir şey yaşamıyor olmaktan unuttum. bunu açıklayamıyor olduğum için üzgünüm. bunun çeşitli etiketlerle insancıl raflara sürüklenip kategorilere sokuluyor oluşundan da nefret ediyorum. mutsuzsan mutsuzsundur işte. mutlu olamıyorsan olamıyorsundur işte. bu bir değerbilmezlik ya da "aa bak o şunu yaşadı sen yaşamadın o halde mutlu olmalısın" gibi saçmasapan bir şey bile değil. bu bir his. bu bir kayıp. bununla savaştıkça ne derece yararsız olduğunu görüyorsun ama savaşımın seni ayakta tutan yegane şey oluyor ve sen bunu açıklayamıyorsun da. sadece, yaşın ya da yaşamın ne olursa olsun, sabit ve bomboş gözlerle bakıyorsun hayata, dokunmadan. "dokunmadan". içinde yer almadan. yanından geçerek öylece. geçip giderek. halbuki iyi bir insan olmak adına çok uğraştım. sonra bu iyiliğin aslında bir değeri olmadığını gördüm. insanlar için yoktu en azından. ya da onların seçiciliğinin yönettiği bu dünya için. sadece bedenlerin önemli olduğunu gördüm. sadece ceplerdeki paraların, sahip olunan mevkiilerin. sadece giysilerin. sadece "o bana bunu dedi ben de ona bunu dedim"lerin. sadece saçmasapan her şeyin değeri olan bir dünyayı gördüm ben baktığımda. denedim. denedim. denedim. iyi niyetlerle yaklaşarak iyi olması için çabalayarak, kendime dair her şeyi ortaya koyarak bir bir hatta ve hatta kendimden vazgeçmeye hazır olarak denedim. ama olmadı. gerçekten. şimdi anlatmanın mümkün olmadığı milyon tane şeyden biri de bu işte. nedense önemsemediğim şeylerden biri de bu işte. başım ağrıyor. kendi dertlerimden bahsetmekten nefret ederim. ama bu bir durum öyküsü olsun ve kuralları sikeyim. önemsemiyorum. şimdi de konudan konuya atlayalım ve insanların iyice mideleri bulansın. beni okumaktan vazgeçsinler ya da kafamın güzel olduğuna falan inansınlar ya da bu saçmalığa daha fazla katlanamayacakları için sağ üstteki güzelim çarpıya tıklayıp kaçsınlar. ben de kaçmak istiyorum. ama kendime tıkılı bir haldeyim. arka fondaki müziğe gelirsek. bu derece kafa sikici olabileceğini düşünmemiştim hiç. yine de hoşuma gidiyor. hoşuna gitmeyen insanların bana çok sövdüklerineyse eminim. sorun değil. yine de özür dilerim. niye özür diliyorum? olmayan insanlardan olmayan şeyler için mi? ihtimaller için mi? bu da benim temiz yanım işte. temiz? kime ya da neye göre bilemiyorum ama öyle işte. bir sigara daha. ucuz sigaralar. tanıdıklardan çalınıp çırpılan. bir değerlendirme yaparsak:
-aylardır alkol almıyorum.
-hukuk kazanabileyim diye test çözüyorum.
-battlestar galactica izliyorum ve her nedense starbuck karakterini kendime acayip benzetiyorum.
-konuşabileceğim insanlara ihtiyaç duyuyorum.
-şuan için tek kaçış noktam oğuz atay'ın tutunamayanlar'ına gömülmek.
-insanlar hakkımda endişeleniyorlar ve ben nedense bir otobüse binip cam kenarına oturup başımı bulabildiğim her yere dayayarak ve bomboş gözlerle dimdik süzerek herbirini, çoğunlukla rahatsız ediyorum çoğunlukla rahatsız edildiğimi hissettiğim için.
-karmaşık ve saçmasapan cümleler kurarak gittikçe daha da kilo almış olduğumu fark ettiğimden diyet yapıyorum.
-ne alaka bilemediğim bütün bu saçmalıkları yazıyorum ve kendimi daha iyi hissediyorum.
buralarda çok saygı duyduğum adamlarla tanıştım. 25 yaş üstü bütün bu insanlar bana kırılgan bir şeymişim gibi yaklaştılar önce. sonra nedense yaralarımı sarmak istedi birçoğu ve her şeyin geçebileceğine dair o müthiş umudu salıverdiler sonra. yapmayın demek istedim. bozulmasın bu düzen ama yine de arkadaş kalalım bizler. çünkü konuşabiliyoruz. hakkımda ne düşündüler diye düşünemedim bir yerden sonra. önce anlattım. sonra sustum. böylesi her zaman için daha kolay olmuştu çünkü. aynen şimdiki gibi. önce anlatıp sonra da susacak olduğum gibi. önüme hedefler diktiler. bunu başar dediler. bundan sonrası sana çok bundan öncesi sana az. bense tutunamıyorum. tutunamadığım için kendimle gurur da duyarak bir yandan, yine de insanlara içimden gelerek olmasa bile gülümsüyorum ve bütün o mutlu-insanlardan çok daha fazla iyi niyet barındırıyor bu gülüş içerisinde. nedense bir gün bütün bu insanlarla buluşmak istiyorum. herhangi bir yerde olmak. kendimizi çok daha iyi hissedebilelim diye sıcacık ve ucuz bir yer. ellerimizde kadehler, hiçbir yere takılmadan ve sonsuzca konuşalım istiyorum. kendimizi duyamayacak kadar birbirimizin kelimeleriyle sarhoş olup bütün o kadehleri hayata ve olmuşlara ve olacaklara kaldırıp "mutluluğa" diyebilelim istiyorum. nedense birbirimizin gözlerine bakarak susalım istiyorum. aşık bile olmadan. sadece hissederek. sadece duyarak. sadece anlayarak. yaşayalım istiyorum. ve evet çok şey istediğimi biliyorum. yine de başarabilirim bir gün. belki de sahiden başarabilirim ve bu yazının bütün bu çırılçıplaklığı ve kendim-dışı birçok kişi içinse karmakarışık olduğu için de hepimizden hepinizden özür dileyerek. önce konuşup. sonra susuyorum. bu arada merhaba. ben ezgi.

pisliğin tekiyim.

20100828

yaşayacağım.

20100820

bırakır hallerinden kaçarken gökyüzünün, bir sancıyla savaşırken en dizginlenmiş ruhların peşisıra koşarken ait olunamayan hayallerle, kırmızı parmaklarla gösteriyorduk birbirimizi. stresten, üzüntüden kemirilmiş tırnaklar yırtıyordu zihinleri ve elbet ki kanıyordu gözlerimiz. bir edebiyat sızısıyız diyorduk. baktığımız yeri görebilişimiz bu yüzden. bir sızıdan ötesi değiliz edebi ruh hallerimiz sadece bu yüzden. usul usul yağardı yağmur böylesi gecelerde. hani sanki bilirmiş gibi, hani sanki duyabilirmiş gibi bakardık öylece birbirimize. anladığımı hissederdim boş bir vaat gibiydi uzatılan her bir kadeh. hadi unut der gibiydi. unuturdum da zaten. çoğu kez unuturdum yaşamıma dair her bir ayrıntıyı. insanlar beni bana hatırlattıklarında, daha önce hiç duymadığım bir şeyi duymuş gibi bakardım gözlerine, adımı tekrarladıklarında. susun derdim. çok fazla bağırıyor bu harfler. hem gökyüzünden kim kaçabilmiş bugüne dek? hem kim kime sığınabilmiş o çok acı gecelerin berbat kadehlerine sığınır gibi hisler eşlik ederken ruhuna? kim asılı kalabilmiş zamanın tam da ortasında? kim ait olabilmiş ki bu yüzyıla, şimdi kemirilmiş tırnaklarıyla bu parmaklara ve en acı şekliyle parmakuçlarına asalım biz bu acıları?

hem ben. unuturdum da zaten. çoğu kez unuturdum yaşamıma dair her bir ayrıntıyı.
susun şimdi. çok fazla bağırıyor bu harfler.
susun artık.

sancı.

bu hayatta bundan daha iyisi olduğunu iddia eden varsa, duymak istiyorum.
insanlar ve ifadesizlikleri. tepkisiz, bomboş yüzler. ne mutluluğa ne hüzne çalan gözler. sadece yürüyen, sadece konuşan, sadece yaşayan "ölü" et bedenler. ki bir geceye ait birkaç şişe şarap eşliğinde, kadehlerin kaldırılma farkları bile içimi acıtır çokça. olmayan şereflere kaldırılan kadehler. olmayan ruhların hissetme adına uğraşıları. halbuki ne de komiktir, insanların, anlamını bile bilmeyerek kırmızı bir kadehi tokuşturmaları "şerefe" haykırışları eşliğinde... halbuki ne de komiktir, yüzlerindeki ifadesizlik... ruhlarının ölü oluşları bedenlerinin inadına yaşıyor oluşuna rağmen... halbuki ne de acınasıdır, bizlerin yüzlerine bakarkenki o acır halleri. bu hayatta bundan iyisi yoktur sevgili hegesias. hem boşalmış bağırsaklara kaldırılan kadehlerin ruha bahşettiği huzuru bir et beden ne bilir? 

"şerefe".

20100819

hayatımda belki de ilk defa bir insanın canını acıtmak için söylüyordum bir sözü. yumruklarını sıkabildi yalnızca. biliyordum ki, yerimde bir başkası olsa yiyebilirdi tokatı, biliyordum ki gözlerine dimdik bakacak kadar gururum olmasa, hani şu ettiğim lafları etmesem can yakmak adına da olsa, silinirdi gözünden onun bir anda. bense inandığım şeyi yapıyordum. her zamanki ezgiydi işte. inançları uğruna hayatı pahasına savaşan, hakkını savunan, savaşan ve yorulan ezgi. yorgun ezgi. yine de kendini yırtan, saatlerce konuşan, etmeyeceği lafları eden, yazılar yazan, acımasızca en berbat seçimlere sürüklenmiş yorgun ezgi. uyuyamayan ezgi. uyanamayan ezgi. düşünemeyen ezgi. çenesini kapatıp da susamayan ezgi. biliyordum ki o an çekip gitmese oradan, birbirimizi parçalayabilirdik duyduğumuz acıdan. insanlar bize bakarken ve biz gururumuz uğruna savaştığımızın bilinciyle bir an bile utanmazken. avuç içlerim kanarken artık tırnaklanmaktan ve onun gözleri acırken her gözlerime değişinde. ona doğru attığım her adımda benden bir adım uzaklaşırken. biliyordum ki bizler birbirimizin olmamalıyız hiçbir zaman. ben birinin olmamalıyım hiçbir zaman.
hem diyor ya sezen, bir gece yarısı, rakı kadehlerinde süzülürken öylece:
usul-yaklaş-çocuk-kalbin-kırılır...
anlatabileceğim her şeyi anlatmak istiyorum bu dünyaya. verebileceğim her şeyi vermek istiyorum. gidebileceğim kadar gitmek istiyorum. kalabileceğim kadar kalmak istiyorum. sevebileceğim kadar sevmek istiyorum. gözlerimi kapayabildiğim ölçüde kapamak istiyorum. bütün müzikleri dinlemek istiyorum. bütün kitapları okumak istiyorum. bütün şehirleri görmek istiyorum. bütün yollarda yürümek istiyorum. bütün yataklarda uyumak istiyorum. bütün adamları öpmek istiyorum. bütün kadınlara sarılmak istiyorum. bütün bir gökyüzünü incelemek istiyorum. bütün zamanları yaşamak istiyorum. bütün acıları, bütün mutlulukları tatmak istiyorum. bütün içkileri içmek istiyorum. bütün küfürleri öğrenmek istiyorum. koşmak istiyorum mesela. ayaklarım gidebildiği ölçüde koşmak istiyorum. gülmek istiyorum mesela. bütün insanları güldürebilene dek gülmek, sonsuzca. kıyılara köşelere sıkışmış insanları kurtarmak istiyorum mesela, yaşadıkları ne varsa, hiçbirini duymayarak ve duymak istemeyerek, sarılarak birbirimize, unutalım istiyorum mesela, yaşadığımız ne varsa. beraber şarkı söyleyelim istiyorum hiç tanımadığım insanlarla. yollarda görelim birbirimizi ve başlayalım danslara. şiirler okuyalım, nazım mesela. belki de bir cemal süreya. kaybedilen bir y harfinden söz etsek ya mesela. bir y harfinin varlığı ve yokluğu neyi ne derece değiştirebilir? bütün bir dünyayı değiştirebilir. cemal süreyya'yı cemal süreya yapan bir y harfinin kaybedilmişliği midir? keşke yalnızca bunun için sevseydik birbirimizi. bir y harfi için mesela. kimbilir yani. mesela. anlatabileceğim her şeyi anlatmak istiyorum bu dünyaya. heey diye seslenmek, beni duyup duymadıklarını merak etmek istiyorum mesela. hem şimdi ne yapıyor olurdunuz ki sizler? ben, tam da bu kelimeleri yazarken benim bile olmayan bir benliğe ait acılara bir yenisini daha eklerken ve saat sekizi bulmamışken henüz, hayatın beni zorunlu kıldığı her şeyden kaçarken kısacık bir zaman için de olsa, hem siz, sahiden, ne yapıyorsunuz? beni seviyor musunuz? ben seviyorum. ben hayatı seviyorum. ben insanları seviyorum.
peki ya kafayı bulmuşken saat hani sekizi bile bulmazken, beni gerçekten sevebiliyor olanlarınızın şöyle fısıldamak istiyorum kulaklarına:
ben hata ettim. özür dilerim. çok özür dilerim. büyük beylik laflarımla, inançlarımla ve vazgeçtiğim binlerce umudumla, kendimi hiç sevemeyişimle, insanlara verdiğim kocaman değerlerle, içtiğim sigaralarla ya da var olamayışlarımla, ben yaşımı, yaşamımı, yaşayamayarak ve yaşatmayarak kendime, çok büyük bir hata ettim.
küçüktüm, çok küçüktüm.
özür dilerim.
çok özür dilerim.
hiç tanımadığım bir adamla gecenin bir yarısı otururken hiç tanımadığım bir kumsalda, elimde sigara, kucağımda bira, yüzüne bakmıyordum bile. nasılsa yanımda olduğunun bilincinde olarak, belki de bir insanı hissedebilmek sahiden de böyle bir şeydir diye düşünüyordum. aklımdan şehirler geçiyordu, aklımdan geniş araziler ve minik adımlar geçiyordu. yanımdaki adamsa sanki gittiği her yere ayak izlerini bırakıyordu ve mevsim kış bile değildi. kar bile yağmıyordu. hiç tanımıyordum onu. hiç tanımıyordu beni. küçük, masum bir kız sanıyordu. ama gözlerinde bir şey var diyordu. gözlerinde bir şey var. insanın içini acıtan bir şey. gülüyordum böyle konuştuğu zamanlarda. neden güldüğümü soruyordu. gözlerimde bir şey var, evet diyordum.
-seni görebiliyorum çünkü.
ve diğerlerini.

gözlerimdebirşeyvar
tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak
zaman sadece geçiyor.

lanet.

çirkin sözcükler çıkıyordu ağzımdan. bütün bir dünyayı lanetliyordum ve küçücük bir kızdım o sıralar. 17 yaşımda bile yoktum ve insanlar artık beni sevmiyorlardı. adıma ettikleri bütün yeminler adına bakıyordum yüzlerine. artık hiçbir şeye şaşırmam diyordum.
zaten küçücük bir kızdım o sıralar, aptaldım.
bir hayatın kısacık bir sürede ne derece değişebileceğini, umutların ne derece körelip, insanların bir hayatı acımadan, gözlerini dahi kırpmadan ne derece mahvedebileceğini öğrenmeden çok, çok önceydi.
17 yaşında bile yoktum ve insanlar beni zaten sevmiyorlardı artık.
sorun da değildi ya.
artık ben de sevmiyordum ve hiçbir şeyin sandığım ya da gördüğüm gibi olmadığını kısacık bir süre içinde öğrendiğimde, yaşamım adına bütün uğraşılarım ve savaşımlarım midemi bulandırdı.
cümlelerimin özneleri değişti.
eylemlerim ve nesnelerim.
yeniden var olmak? yeni bir insan olmak? yeni bir aile, yeni bir çevre, yeni bir hayat?
bakış açıları. sigara.
saatlerce konuşurken o çok iyi tanıdığım ve hayatımda belki de ilk defa dürüstçe davrandığım adamın önünde, ellerimi savururken anlattığım şeylerin coşkusuyla ve ağlarken ve elime ne gelirse fırlatırken oradan oraya, gözlerimi yumduğum an bütün var oluşlarıma ihanet ettiğim gerçeğini saplarken beynime ve şimdi gelebilecek her yanıtın canımı yakacağını bilerek, duyduğum o sözler:
-ezgi, bunu kendine yapma
hiç beklemediğim yerlerimden vurdu beni. başımı önüme eğdim ve vazgeçtiğim her şey adına suçluluk duydum. tenim renk değiştirdi bir anlığına da olsa ve bambaşka bir insandım yine. büyüyordum. büyütüyorlardı beni ve aslında olmak istediğim kişiye yönlendirerek benliğimi, kendimi ve diğer bütün insanlarımı da öldürebileceğimin bilinciyle bakıyorlardı gözlerime ve şöyle diyorlardı sadece:
-ezgi, bunu kendine yapma
insanlar beni seviyorlardı. insanlar beni sevemiyorlardı ve bir şekilde bir şeyler hissedebilmeye başlamışken ben, kendimi sevmek sadece kendimi sevmek istiyordum, bir kere olsun sadece kendimi sevebileyim istiyordum
ve bunu kendime yapmaktan vazgeçmeye, işte o hayatımı mahveden kısacık bir süre sonunda karar verdim ben
olamayacağım her şey olmaya karar verdim.

ve ezgi bunu gerçekten kendine yapmaktan vazgeçtiğinde, özneleri ve cümleleri değiştiğinde, ve yazarak tedavi ettiğinde ruhunu, kliniklerde ya da yalın delirmelerle değil, yapayalnız bir insanken çoktan 17 yaşını geçiyordu vakit.
kimbilir, belki bir gün sahiden de yaşayabilirdi.
öledebileceği gibi.
yaşayabilirdi.
hayat, gerçek manada yaşamaya değer bir şey, kimi zaman.
insanlar sıklıkla bunu soruyorlar, neyin var?
böyle sorduklarında sadece şu geçiyor aklımdan: asıl sizin neyiniz var?
bizler yaşıyoruz. şu ya da bu şekilde.
iyi ya da kötü olarak.
iyi ya da kötü davranarak.
iyi ya da kötü gibi kavramlara ait ya da sahip bile olamayarak.
insanlar sıklıkla yanılıyorlar. hem benim neyim mi var?
asıl sizin neyiniz var?
yazmak beni iyileştiriyordu. ruhum geziniyordu parmak uçlarımda ve süzülüyordu, çekip gidiyordu.
ama insanlara bunu anlatamazdınız.
anlamazlardı.

sadece yazmak beni iyileştiriyordu.

04.

hislerim üzerime yapışmış bir şekilde atarken adımlarımı, ruhuma kazınmış üç beş insan kalıntısı beraberinde titrerken kelimelerim parmak uçlarımda, sessizce, yaktığım bitmek bilmeyen sigaralarım bana tek bir şeyi anlatıyordu, o gece:
sana ne kadar aşık olduğumu.
ve yaptığım, yapabileceğim hiçbir şeyin geri döndürmeyeceğini seni bir daha.
ve bunu bilmenin, ve karşında durup sana sarılmamak için tırnaklarımı batırırken avuç içlerime
"sana sarılmamak için kendimi o kadar zor tutuyorum ki, ama tutuyorum" deyişini duyarken tam da o gece, isimsiz bir sahilin orta yerinde isimsiz acılar eşliğinde
gözlerimi yumdum ve sana sarılamadım.
ve
 sana
    sahiden
  de
sa rı la ma dım.
-hayatımı mahvettiler
neden böyle bağırıyordu ki. sesi bütün bir dünyayı ele geçiriyordu sanki. ruhum ezildi. ben sus diyordum
o ise hayatımı mahvediyordu 

20100726

0109

tam da şimdi, burada, istediğim herkes olabilirim.
istediğim her şey olabileceğim gibi.
hiçliğin hepliğini anlatsa ya birileri bana.
neden seçme şansım olmadığını duysunlar istiyorum.
ama tam da şimdi, burada.
bir şeyleri isteyemediğimi
herkes ya da her şey olabilecek kadar asılı kalabildiğimi havada
hiçliğimle
hiçliğimin hepliği ve herliğiyle
anlatsa ya birileri bana.
y
 a
  l
 n
ı
 z
o
     l
  m
a
    d
  ı
ğ
 ı
  m
      ı
.

20100715

kahverengi kadın.

ne güzel yalanlar söylüyoruz birbirimize
duymak için daha çok yaklaşmalısın


adaçayı içelim. simitler atalım. bir arada olalım. konuşmak, susmak. ve insana dair bütün fiillerden sıyrılalım. sen sen ol mesela. ben ben olayım mesela. bu çok mu zor. kimbilir. belki.
ben genel olarak hiç sinirlenmem. çok damarıma basılmadıkça, çok üzerime gidilmedikçe ya da kaldıramayacağım türden bir şey işitmedikçe. insanlara gülerim genelde. komiksiniz derim. geçerim.
geçemem belki. ama geçmiş olurum işte. üzerinde çok durmam.
kendi içime kapanırım. böylesi daha iyi hem. dokunamıyorlar. birçok adamla seviştim, ama hala dokunulmamış bir içim var benim, 
kimbilir, 
belki
aslında söylediğim her şey koca bir yalan. ve en gerçek. bizler bundan ibaret değil miyiz. eksik yazılmış bir oyunun, yitip giden sahneleri. ucuz bir şarap. bayat bir bira. kullanılmış prezervatifler. açılamayan kavanoz kapakları. takılan bir cd. paslanmış bir anahtar. bizler bunlar değil miyiz. bundan ibaret.
kimbilir, 
belki
şimdi sert müzikler dinliyorum, kendimi kaybederek danslar ediyorum
dünyadan vazgeçip dünyaya varıyorum
birden sövüyorum, heey merhaba dünya, gel de sik bizi
sonra utanıyorum, uslu, minicik bir kız oluyorum
saçlarım kahverengi
gözlerim kahverengi
ölü bir ışıkla ve sonsuz bir inançla bakıyorum
heey merhaba dünya, ben geldim
diyorum
sonra
utanıyorum
nedense herkes yalan söylüyor gibi geliyor bana. nedense herkes bir sahteliği yaşıyor sanki. kimse kim olduğundan haberdar değil ve bizler sıradandık. haydi şimdi barlara gidelim, geceyi yaşayalım ve kötü insanlar olalım
sonra güneş bile doğabilir, romanlarımızı alır hayal dünyalarımıza çekilir ve olmayan insanlarla müthiş bir doyuma vararak sevişebiliriz bile
belki de hayat çok fazla soyuttur
belki de çok fazla somut
insanlara şunu sormak istiyorum, kim, neyi biliyor? kim neyi sahiden biliyor? ben küçük bir kadınken, ben şimdi normal bir aile üyesi, bir evin küçük, sevimli kızıyken, ben şimdi aykırı bir arkadaş, bir dostken, kimileri için hiçbir şey ya da kimileri için her şeyken, sahiden, bana dair bir şeyleri kim biliyor? hangisi?
ben cevabını da verebilirdim bu sorunun, hiçbiri
şimdi bu çok farklı şekillerde algılanabilirdi
halbuki yaşıyoruz ezgi
bizler çok güzel yaşıyoruz
sorun yok
sorun sahiden yok
sadece başımız döner belki, belki ayaklarımız takılır eşiklere, tutunmak zorunda kalırız düşmemek için
sorun değil
ama sorgulamamız da gerekir
bizler.. bilemiyorum. kendimi sanki. çok fazla kendim gibi hissediyorum. yani bu dünyanın apayrı bir sokağı gibi. girilip dönülemeyen bir şey gibi. çıkmaz bir sokak. bir serseri mayın. çok fazla can yakıyorum. insanlar beni kurtarmak istiyorlar. halbuki kurtarılmaya ihtiyacım yok. kurtarılmaya ihtiyaçları olanlar onlar. gibime geliyor. halbuki ben çoğunlukla yanılıyorum. bilemiyorum
ama sorun değil
sadece 1 sene. 1 sene sonra, başarabilirsem eğer, buralardan çekip gidiyorum. nereye ya da kime olduğunu bilmediğim bir gidiş bu. ama sıfırdan başlayabileceğimi biliyorum. güçlü bir kişilikle, daha fazla yıkılmadan ve artık bir hiçten çok daha fazlası olarak
bir dönüşüm beraberinde
döngü dahilinde
artık keskin virajlara sürerek büyük hızlarla adımlarımı
kim olduğumu bile unutabileceğimi biliyorum
gülümsüyorum işte, tam da böyle
filmler izliyorum, kitaplar okuyup müzikler açıp danslar ediyorum
ben bir yolcuyum diyorum sonra
bitmeyen bir yolun, kendine varmaya çalışan yolcusu
her yola sapabileceğimi biliyorum
herkes olmaya öyle yakınım ki
şimdi uslu, sessiz bir kız olabilirken en diplerde sürüklenen uçuk bir kadın da olabilirim
ama bunu birilerinin etkileyemeyeceğini de biliyorum
sadece kendim seçebileceğimi
o gücü hissedebiliyorum
ve şimdiyse sadece belirsiz
hangisinin bana doyum verebileceğini bilmediğimden
herbiri olmayı seçiyorum
bu beni çoğulluyor
iç dünyam giderek çok daha fazla büyüyor ve ben henüz burada birini yer yokluğundan dışarıda bıraktığımı hatırlamıyorum
hayat güzel, evet güzel sevgili ezgi
bir şeyler yaşayamasam da, kendimi çok fazla kötü ya da boktan bir durumda var saysam da
biliyorum ki hayat sahiden güzel
şimdi sevebilirim çünkü
şimdi koşabilirim
şimdi hayaller kurabilirim
şimdi gerçeklere toslayabilirim
ve bunların hepsi artık benim ellerimde, biliyorum
önüme kattığım engeller, ardına sığındığım bütün bahanelerim çekip gidecek bir gün
belki yenileri gelicek ama ben biliyorum ki beni bundan çok daha yalnız kılacak bütün bunlar
sorun değil
kendi başıma var olacağım! demiştim bir gece yarısı, henüz küçüktüm
ama bundan vazgeçmedim, hayatımda bir tek bundan vazgeçmedim
büyüyeceğim dedim
onların hatalarından dersler alacağım ben..
denedim, çabaladım, kendimi yırttım ve anca bu hale gelebildim
oradan nasıl görünüyor bilemiyorum
ama kendi adıma birçok şeyi başarıp bir çoğunu batırdım
ben de insandım, herkes kadar
sorun da olmadı hiçbir zaman ya
bilemedim
ben biraz böyle biriyim. deli. uçmuş. ne dediğini kendi bile bilmeyen edebi bir tip. genel olarak saçmalar, çok fazla düşünürüm. şimdi hava öyle sıcak ki. üzerime yapışıyor bütün hislerim. müzik dinliyorum. ruhuma yararı çok.
anlatıcak çok şeyim varmış gibi hissediyorum, sana
bilemiyorum, bilemiyorum, bilemiyorum
umarım çok ürkütücü görünmüyorumdur
ya da sıkıcı, bilirsin..
ama patates kızartması, adaçayı ve simitler
bu çok hoş bir hayal
çok gerçek ve güzel
olsun bir gün. beni bunlar yaşatıyor. biliyorum ki sadece bunlar
1 yıl sonrasına dair umutlar, zamanın getirdiği ve hala götürmeye devam ettiği onca şey gibi
beni bunlar yaşatıyor
biraz zaman diyorum. artık vazgeçemeyeceğim hiçbir şeye sahip olmadığımı biliyorum, kaybetmeye dayanamayacağım hiçbir şeye sahip olmadığımı
çünkü zaten, çoktan yitirdim
ve sadece zaman geçiyor
hadi, yaşlanalım sevgili ezgi
zaman ne de güzel geçiyor
hayatı ne de güzel yaşıyoruz
şimdi birkaç iz var işte, tenimde öylece, kaskatı
sanki yitirdiğim her şey üzerime yapışmış
sanki istemiyorum
sorun değil ki
ben mutlu bir kadınım
ben minik, mutlu bir kadın
sorun da değil ki
hava sıcak ve 2010 yılındayız
bu ayın son günü doğumgünüm
insanlar şöyle haykırıcak, biliyorum
ezgii, iyiki doğduun!
ezgi öldü, hangisinin haberi var ki, bunu onlara anlatamazsın
ama yasımı tutabilirler
sorun değil
şimdi bir mezar bile bulabiliriz bedenlerimiz için
ruhlarımız önemsenmiyor nasılsa
bense şimdi senin ruhunu görüyorum, ki bak bu çok güzel
çok yaşama dair
sıcacık bir his
karmaşık cümlelerimden vazgeçeceğim yakında
bir daha ki konuşmamızda
duru ve açık olmam gerekir, ki korkma benden
bu beni üzerdi
susuyorum şimdilik sevgili ezgi.. gülümseyelim,
hepveberaber

20100714

lilja.

ruhumuzu inciten nice şey vardır ya, bedenimden tek bir gün etmedim şikayet o acının yanında.. hatta bedensel acıyı arzuladığımı bilirim. kendimi o çok kaybettiğim gecelerde, süzülüp giden incecik bir kanın çizdiği yol, dünyaya yeniden dönmemi sağlayan son şeylerden biriydi belki de.. olduğumuz kişiyi kaybedişimiz! hadi dünya sik bizi. kalbimizi açtıkça böyle bağırmıyor muyuz aslında. peki şimdi sana kendimi anlatırken, ya da senin bana en samimi şekilde kendini anlattığını gördüğümde neden korkmuyorum? bilmiyorum. belki de bu zaten tanışıklık hissi,, nasıl olduğunu bilemediğim bir şekilde hep varmış gibi.. şimdi bana da şarap doldurmalısınız sevgili lilja, bir de sigara alabilirsem müthiş olur. gözlerimizi kapasak ya, sadece müzik olsa ve bedensel zırvalar. mesela sadece memelerimizin büyüklüğü ya da götümüzün yuvarlaklığıyla ilgilensek, ya da şu aralar başımızın fazla ağrıyor oluşuyla.. ya da her neyse.. peki bizler neden söz ediyoruz, hayattan, insanlarından, gerçeklerden, yalanlardan... bizi dibe daha çok ne sürükleyebilirdi ki.. cevapsız sorular, ki bak hala bekliyoruz biz o cevapları.. neden bilmiyorum, sanki ruhuma çok yakınmışsın gibi.. halbuki yıllar, yollar ve daha niceleri varken aramızda.. ah keşke bunları önemseyebilseydik, dimi.

dün hastaneye gittim, aklımdaydın. 11 gibi doktorla görüştüm, anlattım derdimi. bana ilk sorusu şu oldu zaten: bekar mısın? çok güldüm buna. sonra ultrason(artık nasıl yazılıyorsa) çektiricekmişim, bi herif buldum orda, dedi ki git çay kahve iç. tamam içerim de neden ki dedim. çok sıkışmam gerekiyormuş. bi hatun daha öyle dedi: çatlıcak kadar sıkış ezgi, hem 1 saatin kaldı, ona göre. 1 saat sonra kapanıyormuş ultrason işi. eyvallah diyip gittim. yarım saatte 3 lt su tüketip üzerine limonata falan ne bulursam içtim. artık kafayı bulmuştum su içmekten. sonra gittim hatuna, yat dedi, aç kasığını. peki dedim yine. uzandım sürdü mürdü bişiyler. sonra başladı sağ overde bilmemkaç çarpı bilmemkaç mm, sol overde o kadar bu kadar derken hatun döndü bana dedi ki, yumurtalıklarında kistlerin var. kg vermek zorundasın, onunla ilgili olabilir. ben de bi sevindim bi sevindim, aa kg verince geçicek mi şimdi dedim. olabilir dedim dedi. hormon mormon testler olcakmış da.. şimdi bi başka doktora daha gidip sorucam sanırım ne yapmam ne yapmamam gerektiğini.. koşuya başladım, sabah 6'da uyandım hatta o yüzden.. niye bu kadar detaya girdim bilemiyorum. sustum.

hafızamı yitirmeyi ben de isterdim biliyor musun.. aslında hiç gibiyim şuan. adımı sorsunlar istemiyorum. dini, milli bir kimliğim de yok bana kalırsa. ağzımdan çok zor çıkıyor bazen sözcükler. içmeden hislerimden söz edemiyorum. müthiş küfürler biliyorum yalnız, belki de zihnimde saklı kalan son şeydir bu isyan, sadece lanet etmekle geçiriyorum yaşamımı. yollara, yaşamlara, hayatlara, yaşıma, zamanıma, eksik kaldığım, eksik kıldığım şeylere. son 3 ayda 15 kg aldım, depresyon halleri, bilirsin. aslında öyle ağlak bi tip değilim. güneşin tenime değişi bile beni sonsuz mutlu kılabilir. ama içimde ölü bir bebek gibi yaşama sevincim. sanki hep kanıyor.. hüzün, hüzün, hüzün. temelimde yatan bu ve beni belki de bu yüzden çok iyi tanıyabilirler. ben belki de bu yüzden kendimi hiç tanımadım, tanımıyorum..

küçümseniyorum. hayatımın her alanında, ama fikrini önemsediğim çok nadir kişi var artık. yok diyorum, bu insanlar çok boş konuşuyorlar.. belli duyguları hissedemiyorum. endişe, şevkat gibi.. bazen fazlasıyla yaşlı ve ölü bir kadın oluyorum, bazen ufacık bir kız.. ama küçümseniyorum. bir şeyler yazamıyorum bu yüzden çünkü hislerim zaten yaşımla damgalanmakla meşgul. zihnim yorgun sanki. çalışmayı reddediyor çoğu kez. bazen sadece oturuyorum ve sadece bakıyorum. perdelerin uçuşuna, bir kuşun kanat çırpışına ya da o kadar sanatsal olmayan şeylere bile.. bir böceğin yürüyüşüne, bir kapı koluna.. nedense her şey gitmeyi çağrıştırıyor. peki olan ne. peki ben ne yaşıyorum. bir hiç. hiç. sadece hiç olmakla ilgiliyim..

evrensel biriyim ama, bunun garantisini verebilirim sana.. yani her şeyin üzerine konuşabilirim, şimdi en mutlu anımda bile senin derdin için üzülüp şimdi en mutsuz anımda bile seninle, senin için sevinebilirim.. yoldan geçen, geçip giden insanları bile severim.. öyle bir severim ki hem de. benim canımı yakan bu olsa gerek. sonsuzca sevebiliyor oluşum.. hem de hiç tanımadıklarımı bile.. bilemiyorum, bu kesinlikle deli işi bir durum ama hissedebildiğim son bir şeyler varsa.. içinde inanç barındırmayan şekliyle, salt sevgi.. inancım kalmadı. evet. ne bir tanrıya, ne bir insana. hayatımda olmuş, olduğu varsayılmış herbiri tarafından hayal kırıklığına uğratıldım. ve biliyorum ki inanmaya devam etseydim eğer, bu kırıkların da bir sonu gelmeyecekti işte. ben böyle biriyim. ben bundan başkası değilim. kötü şeyler de yapabilirim. bak şimdi sonsuza dek kaybolmak adına bileklerimi kesebilirim, yatay değil düşey bi çizgi olur bu. kanım sonsuzca akar ve tek bir kişinin haberi olmaz. bundan korkmuyorum. ama yaşamdan kopuk olduğum derece, yaşama bağlıyım da. yani şimdi ara ara sallandığım bi denge tahtasındayım. arada, ortada bir yerde. en hissiz şekliyle. yapamayacağım hiçbir şeyin olmadığı, hiçbir şeyden artık korkmadığım, mutsuz biri. ama ergen değil. bunu kabul etmiyorum. belki hayata iyi yanından bakmıyorumdur, evet bak bunu kabul edebilirim. çünkü iyi bir şey hissetmiyorum. çünkü o insanları mutlu eden şeyler beni edemiyor. ben kıçım başım ne güzel diye, sevgilim var diye, ya da nebileyim sadece öylesine mutlu olamıyorum. birsürü insan tanıyorum çünkü. onlar ağlarken ben nasıl gülebilirim...



bu yüzden herkes gibiyim. herkes kadarım. ve aynı anda koca bir hiç. varoluşum bir çelişkiden ibaret. insanlar için bir virgülden ötesi değilim. ya da arada kaynıyorumdur belki de. kim bilebilir. kim bilmek ister ki. kim. ne. insanlar ve soruları. insanlar ve sorunları. bizler neden bu kadar komiğiz ki. bizler nasıl yollarımıza gidebiliyoruz. bizler nasıl uyuyabiliyoruz. bense fark edilmek istedim. bunca ötelenen, yok sayılan düşüncelerimin altında ezilmek değil, bunlar bir kişi tarafından dahi olsa, bilinsin istedim. çünkü biliyorum ki ben erken öleceğim. çünkü biliyorum ki onların tanrıları yaşatmayacak beni çok. bunu hissedebiliyorum.

en yakın arkadaşımın intihar girişiminin üzerinden 3 gün geçti. üzgün değilim. buna cesaret edemezdi çünkü. hala da edemez. ama bazı yolların dönüşü yoktur sevgili lilja. sen benden çok daha iyi bilirsin. çok daha iyi görmüş ya da deneyimlemişsindir. ama şimdi bunu hissediyorum ve insanlar beni bu yüzden suçlayamazlar. bazen ellerim titriyor. hayata bir kelime bile katamadığım zamanlarımda, yani ışıklar açık, güneş henüz batmamış bir haldeyken ve ben önümü bile görmekte zorlanırken, yaşama fazla sövüyorum. gitgide daha şişman, gözlerinin içi acıyan küçük, sevimli bir kız. ah diyorum. yapma. hadi gidelim buralardan, adını değiştirelim ve sen bile kim olduğunu unut. yapamam diyorum sonra, ardımda bırakacağım çok fazla hüzün var. ve onların bile bana ihtiyaçları...
kimin umrunda! bizler yaşıyoruz. bak, bak nefes bile alıyoruz ve inan bana bu çok asil bir yaşama şekli.

peki neler oluyor. şimdi kistlerim ve hüzünlü gözlerim ve fazla kilolarım ve yüreğimdeki sonsuz acıma hissiyle, bu minik ve tombul ellerle ben hangi birini geri alabilirim? ben yaşamımı nasıl ayaklarımın altına sürebilirim ve bizler bundan böyle nasıl yürüyebiliriz? eh, bu da edebi bir ruh hali olurdu ancak.

en sevdiğim şey, içip kafamı güzelleşmiş bir hale getirdikten sonra, ne konuştuğum hakkında düşünmeden sadece konuşmak. öyle edebi masallar anlatıyorum ki öyle hallerimde. sonra belki bir kitap okumak, sonra hayatı anlamlı kılmayı sağlayan her şey.. yeni bir insanla tanışmak, uzun ve soluksuz yürüyüşler.. yalnızlık.
 

hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken..
eskidendi mi diyebiliriz ancak. elimizden bundan ötesi mi gelir. sahi, biz kimdik. sahi, hangi yüzyıla aittik. peki ya bu şarkılar.. neden.. bu kadar.. incitiyor..

belki bir ruh hastasıyımdır. belki sadece öylesine bir insanımdır. belki çok önemli biriyimdir. belki hiçbiri değilimdir. ne değişir peki. bunlardan hangisi olsam değerim fazlalaşırdı bu insanların gözünde. ben söyliyim. cebim ağırken, güzel ve seksi bir kadınken, yani onların yararına çalışabildiğim sürece..
değeri ne bunların? neden sadece güneş doğmuyor, bizler uyuyup uyanmıyor ve işlerimize gitmiyoruz.. neden sadece güneş batmıyor ve bizler en küçük dokunuştan bile bir anlam çıkarıyoruz. olmayan şeyleri oldurmanın doğru yanını bulamadım, buna engel olmayı da. peki bu hayatın kayda değer yanı nerede? ben onyedi yaşımdayım mesela. boşversene.


odam darmadağınık. bir kaosun içinde yaşıyor gibiyim. ama kötü bi halde değil. belki bu onu dinginleştiren bir şey. belki beni. özne hangimiz bilemiyorum. artık öyle bağımsızım ki kendimden, ben değil gibiyim, ki bu da garip.
işte ben böyle çok gülüyorum kendime. yine de anlatmak istedim. yaşam burdan böyle görünüyor. ve. öyle..

şimdi dışarıda müthiş bir yağmur yağıyor.. yapmam gereken öyle çok şey var ki.. aynı zamanda hiçbir şey yok.. ama ben zaten hayal dünyamda yaşıyorum ve mutluyum da bu durumdan. bana dokunmadıkları sürece. sanırım.

dün hastaneye giderken, babamla arabada birbirimize avazımız çıktığı kadar bağırırken, şöyle düşündüm bir yandan da, "yeter". sadece içmek istiyorum.

şimdi nerdesindir, ne yapıyorsundur.. bilemiyorum. ben bilgisayarımın başında, önümde anahtarlık, bozuk paralar, kulaklık, eski bir afiş, bir telefonla öylece oturuyorum.. hayat on yedi yaşında böyle görünüyor. daha çok eksik görüntüye, daha çok eksik anıya sahibim biliyorum. yıllar bir gün bunları tamamlayabilir. belki de kimbilir, herbiri daha çok eksilir.
tek bildiğim, uyum sağlayamadığım. onların hayatına özenmediğim.
sanırım bu kadarım