20100126

hey!

hayatım boyunca nefret ettim şiirlerden. bunu neden yaptığımı bilmiyorum. ama her bir dize samimiyetsizlik ifade ediyordu, aşktan, şaraptan, ottan, böcekten bahseden.. sevemedim hiçbirini. ta ki karamsar bir ruha ve kıçıkırık boktan bir yaşama sahip olana dek. bu sefer de konularına ve işlenişlerine göre sevebildiğim sayılı şiir oldu. bekleyişleri sevdim mesela. terkedişleri sevdim. yalnızlığı sevdim. ruhsal yaraları sevdim. insanların anlayamayışlarını. kendileri olamayışlarını sevdim. sevdiğim her şey bir parça ben'di aslında. şimdi, sevgili seyircilerim (bıhaha), sizi bu gibi salak ve sıkıcı bir konuyu anlatarak boğmak istemiyorum. herbirinizin yaşamını gözler önüne getirmeye çalıştım çoğu kez. kiminde güzelliği kiminde kendimden bir şeyleri kimindeyse hiçbir şeyi görebildim ancak. varlığına şahit olduğum her insan, benim için bir parça değerdi. evet bunu çoğunuz anlamak istemeyecek yada ütopik bulacak biliyorum. fakat bu böyle. beni yakından tanıyan herbiri bilir bunu. (tabi böyle biri var mı.. bilemiyorum) neyse, konumuz bu da değil. size "kendi gibi davranamamak" adlı bir acıdan söz etmek istiyorum. beni küçük bir ergen olarak görenleriniz de, eminim ki bir parça olsun anlayabilecek bu acıdan söz ettiğimde. bilirsiniz, adım ezgi, 16 yaşlarımda bir hatunum en fazla. içimde karamsar yanlar dopdolu. insanları sevmekten -evet hepinizi çok seviyorum- bıkmıyorum. herbirini kendimden çok önemsiyorum ve tüm bunların acısını da kendi içimde duymak zorunda kalıyorum. tüm bu hayatı sorgulamalarım, anlam bulma arayışlarımda yanımda olan tek bir kişi bile yok. Y O K. bunun için onları suçlamıyorum, beni anlamak yada önemsemek, ya da nasıl biri olduğumla ilgilenmek zorunda değiller. lakin yolda yürürken farkedilmediğim anlar, bir ruhmuşum gibi, içimden geçenleri çok gördüm ben. asosyal, suskun kız asla değilim. size gerçek benliğimden söz ediyorum sadece. burada bir ezgi var. bu ezgi en aslında hayat dolu, sevecenlik dolu, umut dolu.. ama öyle bir yoksayılıyor ki, gittikçe yoklaşıyor. evet evet tek bir kişi dahi görmedim -şu-insanları-sonsuz-seven-değer-veren-kız- ı seven.. ona değer veren tek bir kişi bile.. hiç sorun çıkarmadım insanlara. hep sonsuz anlayışlı oldum. susmak gereken yerde sustum. kalanında konuştum bolca. fikirlerimden söz etmek istedim. susturuldum. kendimden söz etmek istedim. susturuldum. yaşamaktan, insanların acılarından ve acıtan yanlarından söz etmek istedim. susturuldum. boş kafalardan, boşluklardan söz etmek istedim.. bir şeyleri- konuşmaya değer bir şeyleri - konuşmak istedim.. susturuldum. bu sefer o çok konuşan, geveze ve sevecen kız kendi içine kapanmak zorunda kaldı. benim ruhum, benim kişiliğim bu dünyadaki tek bir insan için var bile değildi ki üzerinde durulmaya ya da değer verilmeye "değer" olsun. işte tüm bunlar bir noktada canımı acıttı. insanların körlüğüne ve sıradanlığına şaştım çoğu kez. ki onlar için güzellik vardı. ki onlar için para vardı. ki onlar için bedenler vardı. kalbinin büyüklüğünden çok başka organlarının büyüklüğüyle ilgileniyorlar ve seni hiçe saymaktan bir an olsun çekinmiyorlardı. aradığım hayatın anlamını, bu insanların hiçbirinde bulamayacağımı er geç anlamıştım acı bir şekilde, bu süreçte dediğim gibi yanımda hiçbiri yoktu ve bir çoğu tarafından terk edilmiştim sebepsiz yere, canımı yakmışlardı, sevgilerini bana cömertçe sunmamış olsalar da cömertçe esirgemişlerdi ve ne olduğumla ilgilenmiyorlardı bile. onların istediği gibi olamazdım. hayır. bunu yapmam ölmekle eş değerdi benim için. bir boş kafa bir et parçası olamazdım. birileri beni sürekli takdir ederdi. olgunluğumaysa hepsi şaşırmıştı evet bunu hayat boyu yapmışlardı. nasıl böyle olabildiğime dem vuruyorlar fakat gerisiyle ilgilenmiyorlardı. öyle bir noktaya geldim ki. beklentisizleştim. kimseden, hiçkimseden bir şey beklemeyecek olgunluğa eriştim. hayatıma devam ediyor, onları yine önemsiyor ama beni önemsememelrine yahut önemsiyor gibi görünüp beni kırmak için direnişlerine bile gözlerimi kapıyordum. bir süre böyle yaşayabildim ancak. o sırada kitaplara sığındım. bambaşka hayatlar düşledim çoğu kez. yada bir heidi olabilirdim mesela. işte o zaman sorun kalmazdı benim için. inanın kalmazdı. çünkü hayalim jipler, evler, büyük paralar, kredi kartları yada mutsuz bir evlilik, siktirip giden oncası da değildi. bir ot iki keçi ve yuvarlak pencereli bir oda.. belki sıcak bir süt ve ekmek.. inanamayacağınızı bilmeme rağmen -inanın- istiyordum sadece bunları.. insanların bana bir yararı olamayacağını çoktan anladım çünkü. bir zamanlar yazabilme yeteneğim vardı. fark edersiniz ki onu da kaybetmiştim yıllar önce.. beni öldüren bir şey de buydu aslında. ama hayatımın son 5 senesi boyunca, bu dünyaya ayak uyduramadığımı ve uyduramıycağımı düşündüm. içimde öldü kimselere artık kimselere gösteremediğim o ruhum.. cesaret bile edemedim çünkü.. artık insanlara "hey! bakın! ben de insanım. hey! ben de buyum işte!" diyecek gücüm yoktu. ötelendim ya. en yakın arkadaşlarım bile bilmez kim olduğumu. işte böyle böyle öldü içimdeki ezgi. bir gün birileri değer vermeye çabaladığında geri gelebileceğini biliyorum. ama o beklediğim "birileri" hiç gelmedi.. tüm bunlar masal gibi de gelebilir. ama ben hissediyorum. ve yaşıyorum. bir dal parçasında yolun ortasındaki bir taşta, bir çamaşırda bir eşyada bile bir ruh bulabiliyorum. ve kimse değer vermese de ben bu yanıma değer veriyorum. kimse gibi kendimi ben de sevmesem de. halbuki onlar kadar kötü olsaydım.. beni severlerdi. önemsemeseydim, "sallayın" diyebilseydim, gözümü yumabilseydim acılarına.... biliyorum onlar kadar önemli (!) olurdum. ama bu ölümüm olurdu. işte. öyle. neden böyle duyarlı olduğumu bilmiyorum. kesinlikle duygusal bir tip değilim. en ağlamam gerektiği yerde bile ağlamam. gereksiz evhamlara gereksiz her şeye karşıyımdır. bir gün okulumuzdan bir öğretmen ölmüştü ve çocuğunu sadece isim ve cisim olarak tanımama rağmen, bu yaşta bu acıya katlanmak zorunda oluşuna, öyle bir ağladım ki. kendimi tutamadan. insanların bana şaştığını hatırlıyorum. yada başka bir gün bir adam vardı ayağı sakattı, ve ona karısının öldüğünü söylediler önümde. adamın mahvoluşunu nasıl anlatsam.. diğerleri gibi geçip gidemedim yanından. ağladım gizlice.. bütün bir zaman onu düşündüm. o adamın hayatının en berbat günüyken, nasıl gülebilirdim ben. yada daha başka bir gün, bir kara fatma vardı, ezmişlerdi onu acımasızca, bir hastane köşesinde oturup düşünceler dalmıştım ve o karafatmanın ölüsüne odaklanmıştım. bir gün önce birçoğu uğur böceklerini seviyor, onlara şarkılar okuyor ve ellerine alıp okşuyorlardı. işte o an bunun hayat demek olduğunu düşündüm. karafatma ve uğurböcekleri. insanlar isme cisme önem veriyor içlerindeki ruhu önemsemiyorlardı bile. bu hayatta karafatmalar hep bir köşede ezilmeye acı çekmeye mahkumdu içten kim olsalar bile. uğur böcekleriyse şarkılara, okşayışlara, övgülere..

işte tüm bunlar, sevgili izleyicilerim, beni hüzne boğuyor. sizi sıktıysam gerçekten üzgünüm.. bu ara düşüncelerle doluyum.

keşke o ezgi'ye ulaşabilsem.. yeniden.. o .. olabilsem.. yeniden..

4 yorum:

Onur TAŞDEMİR dedi ki...

Ahh be! Ne diyebilirim ki! Ezgi, gözlerinde olamadığım, şu dünyaya senin gözlerinden bakamadığım ezgi...

Biz, insanız. Diğerlerinin aksine insanız ve hissediyoruz. İşte be sebepten kendini insan sanan robotların yaşadığı bir çağa ait değiliz. Belki 500 yıl sonrasına belki 500 yıl öncesine: ancak her halukarda gerçek insanların yaşadığı bir çağa aitiz ancak orada huzur bulabiliriz. Ancak bir ütopya da yeniden varolabiliriz.

Bir de insanları(robotları), ölesiye sevme ve aynı zamanda onlardan ölesiye nefret etme durumu var değil mi?

İçindeki anlatma ve anlaşılma isteği çok bariz. Peihan Özcan’ın deyimiyle: “Anlamışların, farkına varmışların; uğradığı hayal kırıklığı ve anlatma telaşı var kelimelerinde”

Çoğunun yadırgadığı, aslına bakrsan benimde pek sevmediğim Müslüm Baba’da bu telaşı taşıyor içinde ve bir parçasında şöyle anlatıyor insanları sevme ve nefret etme olayını: “İNSAN SEVER SEVERDE/ SEVDİĞİNDEN KAÇAR MI?/ BÜTÜN İNSANLARDAN KAÇIYORUM ARKADAŞ/İNSAN DURUP DURUKEN/ CANINDAN VAZGEÇER Mİ/ BİR AN EVVEL ÖLMEK İSTİYORUM ARKADAŞ”

Karafatma örneğini bilerek mi verdin bilmiyorum ama; karafatma da uğur böceğiyle aynı familyadan gelir. Uğur böceğinden farkı: karafatma bir hamamböceğidir ve hamamböceği hakkında internetten araştırma yaparsan eğer. “TANRI’NIN SIRRI HAMAMBÖCEĞİNDE SAKLIDIR” gibi laflar görebilirsin. Radyasyondan etkilenmez, kanser olmaz ve oksijensiz kalabilirler. Dünya tarihi boyunca neredeyse hiç değişmeden kalabilmişlerdir. Neyse anlatmak istediğim uğurböceğinin sadece görünüşü varken, karafatmalar(hamamböcekleri), ekşideki yazarın tabiriyle yeraltının hükmetmeyen hükümdarıdırlar.her halukarda en iyileri onlardır yani :)

Bak hatta bu karafatma olayı ile alakalı Yiğit Özgür’ün çizmiş olduğu bir karikatür vardı aklıma geldi dur bu da linki işte:

http://www.itusozluk.com/img.php/05cc0ef7290519a67103ee475f4709e512632/karafatma

(o deli de: ben ve benim gibi insanlar işte)

Yazı uzun olduğu için benim cevapta biraz uzun ve dağınık oldu ama olsun. Son olarak Teomanla bitirmek istiyorum. Sen diyorsun ya anlattığımda hep susturdular anlamadılar diye. Teomanda diyor ki sana:” Nasıl anlasınlar seni beni acıkmadan yiyenler, uyumadan önce ayaküstü terlemeden sevişenler”

Ya dur son birşey daha söyleyeceğim ve bitireceğim yazdıklarını okuyunca çok içlendim :P

Bir de bu “biri”ni arama olayı varya ya da birini harbiden sevme olayı: nedense bu birileri hep yanlış kişi oluyor. Onun tavırlarını sevmediğin halde bazen saçma sapan birine tutulabiliyorsun mesela” bu da kötü. Off neyse ben daha fazla saçmalamdan yatıyorum. Hadi iyi geceler :D

Onur TAŞDEMİR dedi ki...

Bir de okumadıysan; Kafka'nın dönüşümünü okumalısın

Onur TAŞDEMİR dedi ki...

Ya aslına bakarsan dış görnüşte biraz önemlidir be ezgi. Çok olmasa da biraz.

Çünkü Aşk kabiliyeti dediğimiz zaman; bunun tam tanımı tensel ve tinsel uyumdur. Sadece biri tek başına hiçbir zaman yeterli olmayacaktır(tabi şahsi kanatimce)


tamam bu gerçekten sondu :)

~melody~ dedi ki...

ilk olarak çok teşekkürler =) çok sevindim tabi çok da şaşırdım =D

ama şunu diyebilirim sevgili onur. aşkın bir tanımının olduğunu düşünmüyorum. her insana ait bir doğru kişi varsa eğer, bunun ancak kişilik ile bulunabileceğini düşünüyorum. çünkü etrafta öyle güzel insanlar var ki. her güzelden daha güzeli de var. böyle bir ölçüt de, sağlıklı olamaz. aşk'ta bunun önemli olmadığını düşünüyorum en azından.

Kafka'nın dönüşüm'ü çok merak ettiğim bir kitap ve tavsiyeni de görünce.. mutlaka okycam =)

hamamböceği gerçekten yaşadığım ve üzerinde çok düşündüğüm bir konu. bahsettiğin şeylerden haberdar değildim ama bunlar da düşüncemi doğrulayan şeyler =D sevindim bu sebepten. insan olma konusundaysa haklısın. birilerinden bir şeyler beklemek.. ah evet artık hiç önemi yok bir şeylerin.


bu kelimelerimi anlayabildiğini biliyorum. bu da bana mutluluk veriyor =) çok teşekür ederim =D