20100530

ve bitti...

sonra yalnız bir opera başladı

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim.

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu.
ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
biraz daha fazla sevdiğim,
biraz daha önem verdiğim.

başlangıçta dogruydu belki.
sıradan bir serüven,
rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
gün günden hayatıma yayılan,
varlığımı ele geçiren,
büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin

yaz başıydı gittiğinde,
ardından,
senin için üç lirik parça yazmaya karar vermistim.
kimsesiz bir yazdı.
yoktun.
kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında
bir mevsim
bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki küskün kedere,
gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sozcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yaz başıydı gittiğinde.
sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti mayıs.
seni bir şiire düşündükçe
kanat gibi, tüy gibi,
dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

yaz başıydı gittiğinde.
bir aşkın ilk günleriydi daha.
aşk mıydı, değil miydi?
bunu o günler kim bilebilirdi?
"eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen"
notunu buldum kapımda.
altına saat:16.00 diye yazmıştın,
ve 16.04'tü onu bulduğumda.

daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran
zaman'ı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erken
senin bana geç kaldığını

gittin.
koca bir yaz girdi aramıza.
yaz ve getirdikleri.
döndüğünde eksik,
noksan bir şeyler başlamıştı.
sanki yaz, birbirimizi
görmediğimiz o üç ay,
alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan,
olmamıştı, eksik kalmıştı.

kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
adımlarımız tutuk,
yüreğimiz çekingen,
körler gibi tutunuyor,
dilsizler gibi bakışıyorduk.
sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.

fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki. zamanla
gözlerimiz açıldı,
dilimiz çözüldü
güvenle ilerledik birbirimize.
gittin.
şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
biliyorum
ne sen dönebilirsin artık,
ne de ben kapıyı açabilirim sana.

şimdi biz neyiz biliyor musun?
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra
batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak?

şimdi biz neyiz biliyor musun?
yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. umut
ve korkunun
hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını
bilmeyen
çocuklar gibi
ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
yazıya oturup
sonu gelmeyen cümleler kurmak,
camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...
böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar,
eşyalar gözünüzün önünde durur
birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
cağrışımlarla ödeşemezsiniz

dışarda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
bir ayrılığın ilk günleridir daha
her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta

gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saat tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara

boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak,
eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasinda
kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden
yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente,
bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye,
ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi

yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir an'ın, yalnızca bir an'ın bütün bir hayatı kapladıgı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdir intihara bu kadar

bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından,
ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
zamanla ilgili
bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
hepsini bilirsiniz zaten,
bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
dahası onalar da bilirler.
ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandirmak,
ayrılığın gerçeğine katlanmak,
sırtınızdaki hançeri çıkartmak,
yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
kolay değildir
bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
zaman alır.
zaman,
alır sizden bunların yükünü
o boşluk dolar elbet,
yaralar kabuk bağlar,
sızılar diner, acılar dibe çöker.
hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
o boşluk doldu sanırsınız
oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
dilerim geri teper.
yoksa gerçekten
bitmişsinizdir.

zamanla yerleşir yaşadıkların,
yeniden konumlanır, çoğalır anlamları,
önemi kavranır.
bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey,
çok sonra değerini kazanır.
yokluğu derin
ve sürekli bir sızı halini alır.
oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır

ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
bunlar da bir işe yaramadıysa
demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda

bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim.
bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları,
sarhoşların ve sucluların unuttuklarını hatırlamaktan
uzun uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
duyarlığın gece mekteplerinden geldim
bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
ilerledikçe...kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden.
karardı dizeler.
ask...bitti. soldu siir.
büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden

daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği tarapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani coğalarak
tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. terli ve kirliydim.
sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri...panayır yerleri...
ölü kelebekler...ölü kelebekler...
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

aşkın bir yolu vardır
her yaşta başka türlü geçilen
aşkın bir yolu vardır
her yaşta biraz gecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
sen de değilsin. o da değil
kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında
darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren

 


~Murathan Mungan

jack daniels.

sadece ölmesini istiyorum. bu çok mu kötü ki. ya da çok bişey mi istiyorum ki. sadece geberip gitsin.

tırnak izlerimle kazıdım ben bugünümü. her bir hücremi kendim yarattım. aptal saptal yaşamlardan korundum her seferinde. herkes için en iyisi olsun diye uğraştım. sonuç? boku ben yedim. artık iyi ya da kötü diye bir şey de kalmadı. öyle çok çabalayıp öyle çabuk tükettim ki kendime dair her şeyi, bütün iyilikleri ve beraberindekileri, kısa sürede bir hiçten ötesi değildim işte. peki ya o insanlar ne yaptılar? artlarına bakmadılar bile. siktirip gitti herbiri. sanmayın ki çok üzgünüm. sadece biri var ki, o kişi geberip gitsin istiyorum. bunu öyle büyük bir nefretle istiyorum ki, bunu öyle içten bir dilekle... belki de çok kötü bir insanımdır, ne dersin blogçum? ya da birilerine itiraf etsem, onlar ne derlerdi? ahaha gülerim ben bu işe. hayatta umursadığım, kafama taktığım hiçbir şey kalmadı ve deliliğim aştı bütün sınırları. yapamayacağım hiçbir şey yok. bütün bunlar hayatın ironik yanları. peki, herbirini unut ve şuna yoğunlaşalım. şu nefretime.

neden böyle oldu? değişmesi gereken, bok ötesi bir yaşam için kendimi harcadım çünkü. elimden gelenin fazlasını verdim her seferinde. denge bozuldu. denge hep "ben" kısmında ağır bastı ve kırıldı duyguların herbiri. sonra çok ağladık. en az onlar kadar insandık çünkü ve elimizden gelmiyordu tüm bunları silip atmak. çoğu kez bir taşıtta oluyordum ve saçma ötesi bir şarkı çalıp duruyordu. her gün aynı yerlerden geçerken aynı saçma ötesi şarkı eşlik ediyordu ruhuma. bense hep önüme bakıyordum ve biliyordum, bir şeyler derinden kopup gidiyordu. ellerimde kanlar birikiyordu ve gözlerim çekip gidiyordu en çok da. bense bir hüzne bulanıyordum, bir rafa kaldırılıyor ve yaşamın bütün kör noktalarından küçük bir kediye sarılarak kurtulmak için uğraşıyordum. beynimde delilik tohumları, ellerim kan içinde ve gözlerimsiz, yaşamın en derininde, en dibinde hissiz bir şekilde o saçma ötesi şarkılarla yapaylığımı deliyordum. o adam beni seviyordu. o adam beni değil aslına bakarsanız, o adam benim gücümü seviyordu. yanında oluşumu ve sadakatimi. peki ben neredeydim? bu noktada kişiliğim, hislerim, düşüncelerim neredeydi ya da hangisi daha ağır basıyordu memelerimden ya da fiziğimden. bu noktada ben kimdim. neydim. onun kimi ya da neyiydim en doğrusu.

peki, yeniden tüm bunları unut ve şuna yoğunlaşalım. o neden geberip gitmeli?

çünkü bir ruh emici. çünkü insanları sömürüyor. çünkü kendi yolunu çizmekten aciz, yalnız kalamıyor, bir asalak gibi. bir şeyleri tüketmeden üretemiyor. yok etmeden var olamıyor ve can yakıyor. her seferinde çok can yakıyor. dayanamıyorum. onu öyle çok içime aldım ki. onu öyle çok sarıp sarmaladım ki yanında olduğum yıllar boyunca, yaşının benden çok öte oluşuna rağmen küçük bir çocukmuş gibi öyle çok okşadım ki saçlarını, öyle çok tuttum ki elinden, öyle çok kaldırdım ki düştüğü yerden, sırf tutunabilsin diye ellerimi ona verdikçe, sırf yaşayabilsin diye kalbimi ona emanet ettikçe ve tırnak izlerimle aşındırdıkça önündeki engelleri, o'nu ben yaptıkça ve ben o oldukça... fark etmedim, biz ölmüşüz.

iki yönlü bir ölüm. birbirimizden bambaşka coğrafyalara ve zamanlara iki yönlü bir akış. halbuki bir zamanlar tanrıya bile inanırdık.

yalan söylüyordu. yalan söylüyordum. denge bozuldu ve delirdik biz bir şafak vaktinde. bedenimiz ışımadan yaşama dair bütün hislerimiz köreldi. umutlar tükendi ve benim yollarım bile bir sona erdi. ve gitti.

ve gittim. ve böyle oldu iyi ki. ama ben şimdi sadece ölmesini istiyorum. bu çok mu kötü, bilemiyorum.

20100519

bana bunu hayat öğretti.

şu taş-ötesi hatunlar neden aynı zamanda insanlık-ötesi olmak zorundalar? yani ne biçim bir adaleti var ki bu dünyanın, o hatunların birinde bile kocaman sivilceler ya da lanet olasıca uçuklar barınmıyor? ya da neden onların da elektirikleri, suları, bilmem neyleri falan kesilmiyor da, abuk subuk, yağlı mağlı saçlarla çıkmıyorlar dışarı? neden tanrı onlara bu derece kıyak geçmiş, işte ben onu anlamıyorum. hadi tamam, bacakları güzel, kıçları güzel, yüzleri güzel, saçları güzel, memeleri güzel, yani tamam her bi haltları güzel de bir yerde mutlaka bir sorun olması lazım değil mi? insanız lan sonuçta. ben anlamıyorum, bu hatunların karınları neden guruldamıyor, neden geğirmiyorlar? öyle sorunsuz bi hayat. o değil de, küfür bile etmiyo' bunlar. (ı ıh sevmem ben öyle şeyi)

zaten ben de sıçtıklarından ciddi manada şüpheliyim artık.

o da değil de, güzelliğiyle, taşlığıyla falan övünen insanlardan nefret ederim. ciddi manada, direkt olarak hem de. ha bu kendimi çok çirkin bulduğumdan vb değil kesinlikle. sadece aynaya bakıp "ay ben ne güzelim ya" diyen bi zihniyet çok itici geliyor bana. bir de bunların "şuram da şöyle", "memelerim de büyük zaten benim" diyen modelleri de mevcut, toplum içinde çok belirgindir böyleleri. anlamadığım, güzellik övünülecek bir şey değildir ki. sonuçta sen mi yaptın kardeşim? neyiyle övünüyorsun ki? tamam memen var senin. bacakların da sütun. aferin. ee, sonrası peki? neyime yaradı senin güzelliğin. senin neyine yarıyor? kimin neyine yarıyor? bana kalırsa, bu bir yanılgı sadece.

çok yakışıklı adamları da gördük. çok mükemmel hatunları da gördük. önemli olan içte barınıyor işte. kesinlikle içte barınıyor. şerefi, iyi niyetleri, hiçbir erdemi güzellik sağlayamıyor ne yazık ki. yine de aptal gibi kanıp duruyoruz tüm bunlara.

bana bunu hayat öğretti. bana içe bakmayı, bana çirkinliğin bir suç olmadığını, bana çirkin insanları aşağılamamayı, bana güzel adamları ya da kadınları pohpohlamamayı, hepsini hayat öğretti. en azından buna gerçek manada inanıyorum. inanırmış gibi yapıp, birini gördüğümde "insan mı bu" falan gibi iğrenç sözcükleri ağzıma almıyorum. ya da iki insanı karşılaştırırken güzelliği esas almıyorum hiçbir şekilde. ki bu çok önemli bir şey.

dışlanan çok insan tanıyorum. sırf yüzleri şöyle böyle diye. sırf şekilli kalçaları, dümdüz göbekleri ya da minicik ayakları, biçimli göğüsleri yok diye dışlanan bi tonu. çünkü böylesi bi düşünce egemen zihinlere. bir insan çirkinse onu direkt olarak eliyoruz, hani küçücük bir şansa bile sahip değiller bizim için. peki biz kimiz? hani şu kendini-hep-çok-güzel-sanan zihniyetleriz biz. peh, saçmalık.

kendini herkes güzel bulur derler ya. yok öyle bişey kardeşim. ben kendim hakkında aynanın karşısına geçip bir yorum yapma gereği hiç duymadım bugüne dek. ha bir şey giyerim bana yakışmış olur, beni daha hoş kılmış olur. ama burada bir daha sözcüğü barınıyor. yani çıkıp da "bakın, çok güzel oldum ya" diyebilecek bir yapım yok kesinlikle.

ben bunu önemsemiyorum. güzel olmayı. çirkin olmayı bile. artık iç dünyaları temel alıyorum. kesinlikle güzel bir ruhun yerini güzel bir beden tutamıyor. kesinlikle olamıyor bu.

-turn the page!

kendimi müthiş enerjik hissediyorum. tam olarak saat 11.44'te, ozan adındaki sevimsiz yoginin sarsıntılarıyla uyandım (abim olur kendisi). "yaaa bi git lan!" gibi zilyon sövüşüme rağmen beni rahat bırakmadı ve en sonunda kendisiyle boğuşmak zorunda kaldım. sonrasında uyuyamadım zaten. tıkındım, diyetimin yine-yeniden ilk günüydü çünkü ve bu kez sahiden de kararlıydım. torrent manyağı sevimsiz yogi, okan indirmiş bissürü bissürü. sevinç çığlıkları attık, biraz yürüyüşe çıktık, tıkınacak bir şeyler daha aldık ve eve dönerek saatlerce okan izledik. bazen sıkıldık, bazen güldük, bazen geyik yaptık, bazen tıkındık, bazen uyuduk, bazen daraldık. yine de içimde bir enerji hissediyordum ve program bittiğinde, yolda'yı okumaya devam ettim. yüz üstü yatarak, bacaklarımı duvara dayayarak, kıvrılarak, yerde oturarak, türlü garip şekillerde bi ton sayfa okudum ve hiç sıkılmadım. bu arada arasıra yaşar kurt'un fırt emin şarkısını söylüyor ve hayattan gerçek manada zevk alıyordum! bir de öyle pis bir şekilde canım buz gibi bir bira çekiyordu ki. yine de bu isteğimi bastırdım ve buraya gelip bunları karalama ihtiyacı hissettim içimde. bu gece uyumama kararı aldım. yolda'yı bitiricem çünkü.
biliyor musun sevgili blogçuk? en ağlamam gereken zaman dilimlerinden biri bu ama ben görebileceğin üzere mutlu bile hissedebiliyorum. çapsız ve amaçsız bir yaradılışa sahibim. ahaha. kendimi böyle tanımlamak hoşuma gitti. hayır, hayır lan, kafam güzel falan değil. tüm bunlar delice içimden geliyor. kitap okumak, şiirler karalamak, yürüyüşlere çıkmak, filmler izlemek, uyumak! hepsi delice içimden geliyor.
merhaba, sevgili yeni hayat; biliyorum, biliyorum, ben de seni seviyorum. (öha ama)
olala o zaman!

lav hörts.

abi, anlamıyorum şu lanet dili. tamam, dinliyorum, ediyorum, hatta söylüyorum bile ama ne anlama geliyor tüm şu lanet kelimeler, hiçbir bok belirmiyor kafamda. yine de çok anlarmış, çok içlenirmiş gibi yapıyorum öylesi zamanlarda. havalı bişiy gibi duruyor ağzımda sözcüklerim. milletin de "oov ne kuul hatun lan" diye düşündüğünü falan da sandığım yok da. öylesi paranoyak değilim. (lan keşke paranoyak olsaydım. şizofren olsaydım. hayali arkadaş istiyorum ben) neyse neyse, ne diyordum ben. heh şu lanet ingilizce. çok garip şekillerde çeviriyorum ben, aslında otu anlatan bir şeyi boka dönüştürebiliyorum ve eminim ki bu büyük bir yeteneğim olduğunun göstergesi. bir de öğrendiğim kelimeleri sürekli unutuyorum. örneğin bir through (ya da nasıl yazılıyorsa o işte) kelimesi var. on milyon kez sözlükleri karıştırıp, millete ezilip büzülerek sorup, kısaca binbir dert çekerek öğrendim şu lanet kelimeyi, ama yok, şimdi sorsan ölsem bilemem. ya da bir each sözcüğü. aynı şekilde bu da her defasında fıtık ediyor beni. milyon tane ingilizce şarkı dinliyorum, milyon kere dinliyorum ama herifin teki ilk dinleyişte bağıra çağıra ötüp durabiliyor o kelimeleri ama ben sadece birkaç kelimeyi mırın kırın ederek ağzımdan çıkarabiliyorum utanç içinde. neyse ki etrafımda kör cahil insanlar mevcut, en az benim kadar onlar da şu lanetten bir bok çakmıyorlar ve bu yüzden dediğim gibi kuul hatun olma ihtimalim bile var onların gözünde. kıhkıh. bir de beni entel dantel bir şey olarak görüyorlar ya, bayılıyorum buna. yani iki üç şey anlat, iki üç tartışmaya gir ve elinde kitap tut, birkaç da ingilizce sözcük mırıldan, al sana entel dantel, kültür abidesi olmanın en kolay ve kısa yolu. neyse ben çizgimi böyle sürdüreyim de. belki bir gün öğrenebilirim şu lanet dili. ha bir de telaffuz olayı var ki onu hiç sormayın. abi, içimden süper şakır şakır söylebildiğim kelimeler, bir sunum esnasında, bir parça okunumu esnasında dişlerimde takırdıyor ve her seferinde yamuk yumuk şekillerde söylüyorum kelimeleri. içimde aslında ben biliyorum da rahatlığı olsa da, ı ıh olmuyor işte. (özgüven eksikliği diyo' çok bilmiş amcalar buna işte) sonrası koyu bir hüzün hali. ama ingilizce küfür etmek gibisi de yok hani. yani bir fuck you all yahut sunshine in my arse derkenki zevki çok nadir şeyde bulabiliyorum. ahah işte tam da bu yüzden öğrenebilmeliyim şu dili. şimdi incubus-love hurts çalıyor. hırs yaptım, çeviricem düzgün. hatta eşlik bile edicem lan!

öperim seni blogçum. hatta, kiss miss işte

20100517

şu sol taraftaki kırmızı şeyde, 2 yazıyor ya. işte o zaman çok seviniyorum ben. böyle, o 2. kişi, hep yanımda kalsın istiyorum.

1930

son kozumu oynadım. el sırası ona geçti ve kim neyi ne derece kaybediyor, hiçbir fikrim yok.

20100516

önemi yok.

can sıkıntısı.

-çok açım. evde yiyebileceğim hiçbir şey yok. yine de gidip gelip buzdolabıyla sevişiyorum. gidip bir şeyler alabilecek param da yok. (çok hüzünlüyüm ben şimdi)
-bütün bir gece gözümü kırpmadım. yani şimdi saymanın çok üşendirdiği saatler boyunca ayaktayım. ama hala gözümü kırpma isteği bünyemde mevcut değil. (gitgide insanlıktan çıkmak)
-anathema dinliyor ve ağlıyorum. (mazoşizm)
-"seni ne kadar çok seviyorsam, yazdıklarından o derece nefret ediyorum." diyen bir erkekle beraberdim ben. (evet beni terk etti blogçum, hepsi senin yüzünden)
-her zamanki gibi sadece sol elimin başparmağında oje mevcut. her zamanki gibi kazınmış, derin düşünceler ve delirten hislerle. (yorum yapmam buna)
-o değil de, hala kilo vermem gerekiyor benim. bense obez olma yolunda emin adımlarla ilerlemeye devam ediyorum. ayrılık sonrası depresif haller diye kendimi rahatlatmaya çalışsam da, yakın bir tarihte cıbıldak kıyafetlerle bu gidişle insan içine çıkabilmem pek olası değil. (ağlanır)
-r. , seni hiç tanımasam da, adını bile ağzından zar zor alsam da, çok seviyorum lan. neden bilmiyorum ama bu böyle. (ve ne kadar diretsen de, o kabuğunu kıracağım bir gün)
-saatlerdir üç kişiden mesaj bekliyorum. üçü de hayatımı büyük ölçüde değiştirebilecek etkiye sahip. ama endişe diye bir kavram bedenimden yıllar önce çekti gitti. artık daha basit düşünüyorum. (ezgö bunları yazarken "1 mesaj alındı")
-sana güzel şeyler yazmak istiyorum. ve yazıyorum da. düşüncelerimi yazıyorum, yaşadığım birkaç şeyi. ama bir anda hepsini siliyorum. bunun için beni affetmek zorundasın sevgili blogçum. (sana böyle hitap ettikçe midem bulanıyor)
-24'ünde İstanbul'a gidiyorum. (yuppi)
-karnım hala aç benim.
-ve hala kilo vermem gerekiyor.
-ve hala anathema dinleyerek ağlamak istiyorum. ya da onlar bok yesin istiyorum.
-ve r. , seni hala seviyorum.

uyu, uyan.

selam millet.
içimden geldi çok

fahişe.

"ağlayabilir miyim" diyordu adam. bir sigara yakıyordu sonrasında. dudakları arasında birkaç kelime, iğrenirce tükürüyordu öfkesini. ağlamak istediğinden söz edip duruyordu. canı yanıyordu besbelli. bense teniyle ve hüznüyle ilgiliydim sadece. acıları beni ilgilendirmiyordu. onunla sevişmek istiyordum. sonra onu küçücük bir çocuk gibi dizlerime yatırmak, sonsuza kadar saçlarını okşamak istiyordum. oysa ağlamak istiyordu, benimle sevişmeyi değil. onu çok başka bir yaşama tercih eden kadınından söz edip duruyordu. kadını için yaptıklarından. harcadığı para ve zamanlardan. bense "üzülme" diyordum ona. "insanlar her zaman giderler". bana inanamayan gözlerle bakıyordu. duygusuzluğuma. acımasızlığıma. beni dünyadaki en bencil insan sanıyordu. oysa ben alışıktım bu şiirselliğe. benim için hayat bir döngüden ibaretti. insanlar birer hiçti ve ona tam da dediğim gibi, her zaman çekip giderlerdi! bunda şaşılacak bir şey olmadığına inandıramıyordum ama onu. oysa kabullenmeyi reddediyordu. sözcüklerini çiğniyordu öfkesi gibi, hala ağlamaya duyduğu büyük istekten söz ediyor ve beniyse artık görmüyordu bile. dinlemiyordu bile. karşılıksız bir aşktı ona duyduğum. karşılıksız kalmaya mahkum bir aşk. bu kaldıramayacağım bir şey değildi. yaşamım zorluklarla geçmişti, isteklerime hiçbir zaman ulaşamamıştım. şimdi bunun için oturup ağlayamazdım. şimdi o aşk için bile ağlayamazdım. gidip hafif bir müzik açtım. oysa oturmaya ve kadınından söz etmeye devam ediyordu. yaşadıklarından, yaşattıklarından. gülümsüyordum. bu çok fazla "insanca"ydı. bense çok fazla insanlıkdışı. alnıma düşen saçlarımı geriye savurdum. üzerimdeki elbiseyi çıkardım. bir rüzgar esti sonra. perdeleri havalandırdı. o bana inanamayan gözlerle bakıyordu. çırılçıplak kalana dek soyundum. "bana bak" dedim. "bana iyice bak". "tenime bak. tenime duyduğun arzuya bak. kalbin bir başka kadın için çarpsa da, tenin başka kadınları arzulayabilir. bak, çok fazla insanız biz. çok fazla zayıfız. acılarımı görebiliyor musun? göremezsin. ama göğüslerim buradalar işte. seni acılarımın olmasa da göğüslerimin büyüklüğü çok fazla ilgilendirebilir. biliyor musun, iğrençsin. insan olduğunca, insanlığınca iğrençsin. bak, yaşamımı görebiliyor musun? uzun bacaklarım, iri kalçalarım. babamın bana sahip oluşu, yalnızlığım. söylesene, hangisi seni daha çok ilgilendiriyor? kucağında, hıçkırarak ağlamam mı, yoksa ettiğim dans mı daha heyecan verici? senin o küçük zihnini, senin o sözde temiz kalbini, senin o'na sadık ruhunu, söylesene hadi, hangisi daha çok tatmin ediyor! şimdi bana kadınından söz etme. şimdi sus. hayat her zaman seçenekler sunamaz sana! senin kolajlarından ibaret değil bu hayat! senin seçiciliğin yönetmiyor dünyayı! bak insanlara! dön ve bak! onlar gülüyor sen ağlasan da! onlar mutlu sen mutsuz olsan da! kadının seni terk etti. bu onun seçimi. sense buna ağlıyor ve dövünüyorsun. ama bu da senin seçimin işte. bak, kuşlar uçuyor. araba sesleri. yağmur yağıyor. bu giysiler tenimi sarabilir, ama içimde bir kalp barınıyor. görmek istediğini görürsün. bana bak! bana bak ve iri göğüsler ya da uzun bacaklar görme. bana bak ve bir insan gör! bana bak ve kalbimi gör! bana bak ve acılarımı gör! bana bak ve sana aşık olduğumu gör. şimdi soyun. ve bir sigara yakalım. seni elinden tutmalı ve balkona çıkarmalıyım. çırılçıplak. biliyorum, burası ikinci kat. sen sadece akışına bırak. dünya sen olmadan da yürüyebilir. her zaman doğru olamazsın. şimdi maskelerini çıkar. şimdi hayata bakıyoruz biz seninle. şu insanlara bak. şu koşan genç çocuğa, şu ağır aksak yürüyen yaşlı kadına bak. şimdi şurada oturup gülen küçücük kıza bak. şimdi minik adımlar atan şu bebeğe, şimdi şu sevgililere, şimdi suratsız annelere, şimdi şurada duran çöp tenekesine bak. şimdi karşıki kaldırıma bak. orada insanlar değil, adımlar gör. birbirine karışan. ve her daim bambaşka yönlere doğru atılan. sevgilim, biz insanlar sürekli gideriz. insan olduğumuz için gideriz. ama birbirimize değil, birbirimizden. bunu kazı ayak izlerine. bunu kazı o küçük zihnine. bunu o aşık kalbine, bunu yaşamına ve yaşadığını sandıklarına kazı. şimdi gökyüzüne çevir başını. şu kara izlere bak. sevgilim, bunları insanlar yaptı. bunları bizler yaptık. bu hayatı hüzünlü bizler kıldık. şimdi üzgünsün. şimdi ağlayabilirsin ve ağlamalısın da. ama bu sana onu geri getirmeyecek. o hiçbir zaman geri gelmeyecek. gelse de eskisi gibi olamayacak hiçbir şey. çünkü asla eskisi gibi olmaz. çünkü bu hayat dönemeçlerle dolu. çünkü bu hayat değişimlerle. biz mahkumuz, sevgilim. can yakmaya ve canımızın yanmasına mahkumuz! sana gülümsemeler vaat edemem, sana aşklar, sana yaşamlar vaat edemem. sana bir tek bu teni vaat edebiliyorum. ama bana baktığında görmeni dilediğim şey bu değil. bu sadece hayatın gerçeği. ve biz hayatımız boyunca gerçeklerden kaçıyoruz. sevgilim, ben artık buna dayanamıyorum. şu balkonun demirlerine bak. şu yapayalnız çamaşıra. şu mandalların asaletine bak. sevgilim parmak uçlarımıza bak. şu simitçi amcaya, şu yeniyetmelere bak! sevgilim şu havalı kadına bak. şu genç kızın güzel kalçalarına. şu adamın hüzünlü gözlerine bak. sevgilim, hayat hüznü çağrıştırıyor. bizimse elimizden sadece ağlamak gelir. daha çok küçüksün. merak etme, büyüdüğünde de bir şey değişmeyecek. hayat basit bir yoldan ibaret çünkü senin için. bu yol kadınları barındırıyor. parayı. seksi. geçici sevdaları. sevgilim, senin yaşamın için ağlayabilirim. bu hayat bunlardan ibaret değil. bu hayat bu kadar anlamsız değil. şimdi bir sigara daha ver bana. şimdi elimi tut. seni bu insanlardan koruyabilirim sevgilim. çırılçıplak bedenini koruyabilirim. beni alsana. bana sahip olsana. seni içimde istiyorum. seni kalbimde. sevgilim, bana beni hiç bırakmayacakmış gibi dokunsana. diğer insanlar gibi sen de beni kandırsana. canımı yaksana daha da fazla. sana dur demeyeceğim. daha fazla ölemem. bu da benim seçimim." "bana bunu neden yapıyorsun?" "sadece görebilmeni istiyorum. bazen, bir fahişe bile, senden daha doğru olabilir, sevgilim. bunu kabullenmek seni incitebilir." "özür dilerim. çok özür dilerim." "bu beni gülümsetebilir. özür dilemene ihtiyacım yok sevgilim. beni sevmene bile ihtiyacım yok. ben sana hayatın gerçeğini gösteremem. benim gördüğümü görebilmen için, sadece benim gözlerime ihtiyacın var." "değişebilirim. şey. ben. ben. anlamaya çalışabilirim en azından. belki bir gün anlayabilirim." "değişemezsin sevgilim. vazgeçemeyeceğin öyle çok şeyin var ki bu hayatta, hepsi seni daha zayıf kılıyor. bana yeniden bak. ve kaybedebileceğim bir şey göster bana. gösteremezsin. bu yüzden bu hayat bu kadar yalın benim gözümde. bu yüzden senin beklentilerinin hiçbirine sahip değilim. böyle yaşamak kolay mı, hiç değil. yaşamak bile denemez buna. bir sahil boyunda yürüyor ve insanları izliyorum. yaşamlarını tahmin etmeye, mimiklerinden, hareketlerinden, bir cisme dokunuşlarından bile, onları anlamaya çalışıyorum. onlarsa beni fark etmiyorlar bile. çoğunlukla olan bu. şimdi, kendimi böyle çırılçıplak kılmadığım sürece, senin gibi, diğer insanların gözünde de bir hiçten ötesi olamadım hiçbir zaman. bu beni üzmüyor. bu bana çok ayrı bir hava katıyor bile denebilir. yaşananların ve yaşanamayanların zorluğu, omuzlarımda peyderpey daha ağır. ama hala güzelim. acı çektikçe, hissedebildikçe güzelim işte. keşke beni anlayabilseydin sevgilim. hayatı bu kadar trajedilere boğmaya gerek yok. dediğimi yap, sadece görmeye çalış, ve bak! şu insanlara bak. gittikleri yönlere. adımlarına bak. ayakkabılarına değil. ya da girdikleri sokaklara, gittikleri şehirlere değil. içlerini görmeye çalış. zihinlerini ve kalplerini. şimdi, buradaki herkes sevişmiş. bedenleri kirli. birbirlerini solumaktan vazgeçemiyor bu tenler. ama zihinleri ve kalpleri öyle bakir ki. onlar bile gerçekte kim olduklarının farkında değiller. beni hüzünlendiren bu. aynaya baktığımızda bir suretten ötesini göremeyişimiz. oysa ben gözlerimdeki hüzne ağlıyorum her seferinde. bu hayatın beni bu noktaya oturttuğunu biliyorum. şimdi, istesem, buralardan çekip gidebileceğimi de. seni ya da diğerlerini unutabileceğimi de. ama bunu istemiyorum. kaçıp gitmek değil, kalıp savaşmak istiyorum! bu şehri aylak değil ayık adımlarla anmak istiyorum. bir roman yazmak istiyorum. (evet sevgilim, fahişeler de roman yazabilir) insanları anlatmak istiyorum. yaşamlarını anlatmak istiyorum! odam bir eve bakıyor. bu evde ellili yaşlarda bir teyze oturuyor. her gün, aynı saatte tv nin karşısında şişleriyle bir şeyler örüyor. onun yaşamını yazmak istiyorum. alt kattaki, penceresi oyuncaklarla dolu küçücük çocuğu yazmak istiyorum! mutfakta bir şeyler yıkadıktan sonra sigara yakan orta yaşlı kadını yazmak istiyorum. balkonunda karşılıklı rakı içen adamları yazmak istiyorum! çimlerde yan yana yatan ve birbirlerine yıldızları gösterip duran sevgilileri yazmak istiyorum! ben bu romanda gerçek fahişeleri yazmak istiyorum. bedenlerini değil ruhlarını pazarlayan, "insan" adlı gerçek fahişeleri!" "ağlayabilir miyim" diyordu adam. bir sigara yakıyordu sonrasında. dudakları arasında birkaç kelime, iğrenirce tükürüyordu kendisini.

20100513

-sonrası.

insanlar birazcık vefasız. biraz da unutkan. ve aptal. aptal.

20100508

-öncesi.

şimdi diyeceksin ki, sabahın köründe bu hatun yine dırdırdır. yine de oldukça yüzsüz bir kişiliğimdir sevdiklerime karşı blogçum (insanın bloguna yavşaması). seni rüyamda falan görmedim, söylemek istediklerimi de öyle. sadece, uyku sonrası, yorucu ve çokça sarhoş bir gün öncesi sana gelip bir şeyler yazabilmeyi diledim. ve sanırım olan bu. çoğunlukla olan bu. az evvel, aylar sonra ilk defa kahvaltı ettim. yumurta istediğim gibi değildi gerçi. sapsarı olmalıydı, azıcık bile turuncu olmaksızın. sonra çayın da pek tadı yoktu öyle. ekmekse bayattı. biliyor musun, hayatımda keşke diyebileceğim çok şey var, çok şey oldu ve çok şey de olacak. ama o kahvaltı için bu sözcüğü asla sarf etmemem gerektiğini bilebilecek kadar olgunlaştım ben. en azından bir tabloyduk çünkü. gülümsesek, bu hikaye için "normal" sıfatı bile kullanılabilirdi. herbirimiz normal insanlara ve hayatlara dönüşebilirdik ve o bayat ekmek, alakok yumurta ve tadı olmayan çay bu derece anlamlı olamazdı. olmazdı. işte bu yüzden hayatı seviyorum. hayatın zorluklarını. ama aynı anda hayatın zorluklarından bağımsız olarak, bu hayatı neden sevemeyeceğimi de biliyorum. ben hep kendimle çelişiyorum. ama bu içimde hissettiğim başı-sonu belirsiz güçle, birkaç kelimeyle ve üç beş satırlık kitaplarımla, bağlaçlarımla ve güneşin tenime sıcacık değişiyle, anayol ortasındaki terk edilmiş coca cola şişesiyle, bir erik çekirdeğiyle ve dağınık dalgalı saçlarla, boyasız tırnaklar ve makyajı akmış bir yüzle, geç kalınmışlarla ve kalınacak olanlarla, inan bana mutluyum ben.

günaydın, sevgili blog sakinleri. size rutinlerden ve hatta kendinizden bile uzak bir gün diliyorum. gülümseyebilmenizi diliyorum. yolları diliyorum. yaşamları diliyorum.

20100505

if you go away.

keşke bu kadar çok dahil olma çabasına girmeselerdi. keşke akışına bıraksalardı bir şeyleri. hesaplar sormasalardı ya da sorgulamasalardı. keşke elimden bir şey gelseydi. keşke durdurabilseydim. keşke dur diyebilseydim.

-"ezgi, üzgünüm. çok üzgünüm."

glee.

o değil de, karnım aç benim.

20100504

anlamsız

hala yazıp yazmadığım merak ediliyor kimileri tarafından. yazmıyorum, evet. şu son 3-4 aydır yokum. yani elimi eteğimi çektim her şeyden, içime tam anlamıyla kapandım ve birkaç insanla sürdürüyorum yaşamımı. olan oluyor, giden gidiyor. zaman geçiyor. ve yapabileceğim hiçbir şeyin olmaması her zamankinden daha hazin. sonrası deniz oluyor işte gözlerin. aklıma da istanbul geliyor. ben yürüyorum, ben çok yürüyorum kimi zaman ve biz bu hüznü bölüşebiliriz aslına bakarsan. bana kitaplar okuyabilir birileri, hayallerden söz edebilir ve ben sonsuzca dinleyebilirim. bu hayatı bu kadar ciddiye almaktır belki de sorun. yani biz ciddi insanlar değiliz kesinlikle. sürekli dalga geçiyoruz. yaşamdaki aksaklıklarla, saçmasapan insanlar ve davranışlarla, siyasetle, felsefeyle hatta var oluşlarla bile. tanrılarla bile. biz anlamı arıyoruz bu döngüde ve bu noktada her şey aslına bakarsanız çok ciddi. yine de bir kadeh şarap doldurabilirsiniz ve "neden?" gibi soruları hayatınızdan siktir ederek, yaşamı içinize alarak ve eksik bir orgazm yaşayarak, herbiriniz çokça mutluymuş rolü yapabilirsiniz. bu birçok şeye yarayabilir. yani insanlar size kanabilirler, ya da siz bile kendinize kanabilirsiniz ve bu yeni maske her zaman size çok yakışır. çok daha güzel bir kadın olursunuz ya da çok daha çekici bir adam. o değil de, bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. hiç. neden söz ettiğimi bilemiyorum ve bilmek de istemiyorum. aklıma gelen her şeyi anlatmak istiyorum ben şimdi, tam da şimdi. ve bu sizi rahatsız edebilir. ne biçim bir insan olduğumu düşünebilirsiniz. buyrun, düşünebilirsiniz ve bu beni mutlu bile edebilir. beni sevmenizi ne çok dilerdim. ama bu umrunuzda değil, biliyorum. benim de umrumda olmazdı belki de. yani sonuç olarak ben kimim ki. kim olduğunu kendi bile bilmeyen biri. bir insan önce kendisini önemsemeliymişmiş. önemsemiyorum kardeşim. boku da ben yiyorum. sen niye zorluyorsun ki? çok mu umursuyorsun yaşamımı, acılarımı? sen de bok ye o zaman. sonra zaman değişiyor. öfkeler azaldı ve bir adam çıkageliyor. konuşuyoruz. yani adama diyorum ki, kim kime eşit kardeşim? hangimiz eşit şartlarda büyüdük? hangimiz neyi eş paydalarda gördük, yaşadık, bildik? yani adama diyorum ki, kardeşim, sen kimi kandırıyorsun? sonra çok gülüyorum ben. çok gülmek. ve ben. bana ne yaptılar böyle? şiirler okunuyor ve nedense tüm o şairleri anlayabildiğimi hissediyorum. herbiri beni sevebilirdi sanki ve. ve bilemiyorum. ben nedense en çok tiyatroculara aşık oluyorum. gözlerine bakıyorum onların ve evet haykıyorum, ben sizi anlıyorum! en az sizin kadar sahteyim çünkü. yani beni kim tanıdığını iddia edebilir ki? hiçkimse. hiçkimse tanımıyor işte. temelinde her şey basit ve ben bu basitliği bozmak istemiyorum ki, alın götünüze sokun, tek istediğim anlam katmaktı ve, ve evet batırdınız. umrumda bile değil artık. umrumda bile değil. hadi bana bir iyilik yapın. hadi beni ağlatın. uzun zamandır başaramıyorum bunu. ben insan olduğumu hatırlamak istiyorum. insana çalan bir şeyler hissetmek istiyorum. ve buna her şeyden çok ihtiyacım var. böyle konuşmak istiyorum. böyle saçmalamak istiyorum ama buradan çıkış olmasın istiyorum. bir labirente tıkılalım ve ben bütün dünyayı haykırabileyim yüzünüze! benim öfkem büyük. peki ya derdim ne? biri çıksın ve sorsun bunu bana. senin derdin ne desin. derdim sizsiniz diyim ben de. insan oluşunuz! sonra başım dönüyor ve biz yuvarlanıyoruz. her yer yemyeşil. kuşlar, çiçekler, böcekler. neden bu hayatı sevemediğimi çok iyi biliyorum. haydi, şarkılar söyleyelim. sesimiz bok gibi. ama olsun. söyleyelim. haykıralım içimizde kalan ne varsa! bak, yarın ölebilirim. yarın ölebilirim ve anlatmak istediğim şeyler hala burada, hala içimde. şimdi gidemem, bunu anlayamazsın ama şimdi olmaz işte. başımı döndür. başımı döndür ve bu dünya dursun. sana vaat edebileceğim güzel bir vücudum bile yok. şimdi bana aşık olmanın sırası değil. bu dünyada eksik kalan bir yanım ben ve sen bunu tamamlayamazsın. benim öfkem seni acıtır. sonra düşünüyorum, ağzım pis, küfürler ediyorum ve evet biliyorum beni küçümsediğinizi. bu bir noktada çok önemli, bir noktadaysa bir hiç sadece. yapabileceğim bir şey yok ve aslında yapabilecek öyle çok şey var ki. şimdi elimden tutsanıza, şimdi omzunuza yatmak istiyorum. şimdi kim olduğunuzdan zerrece haberim yok ama varlığınızdan da zerrece kuşkum. şimdi beni alın, şimdi dolaplarınıza saklayın beni ve koruyun lütfen. beni hayaletlerden koruyun. beni uzaylılardan. beni karanlıktan koruyun. beni yalnızlıktan. beni kötü insanlardan. beni kötü yaşamlardan. beni koruyun lütfen. şimdi sımsıcak olabiliriz. şimdi sizi sevebilirim buna gücüm olmasa da. gücüm olmasa da çabalayabilirim. hala insan olabilirim. beni bırakmak zorunda değilsiniz. gidecekseniz, neden geldiniz. ama hayır ezgi. hayır ezgi. aklıma sözlerim geliyor. "şimdi bu farklı bir olgu ezgicim. yani insanlar her zaman yalan söylerler. her zaman ihanet ederler. her zaman siktirip giderler. ve tüm bu eylemlerde zaten her zaman da haklıdırlar." diyorum kendime. neden bu kadar acımasızım. kendime karşı. neden bu kadar. acıma.sız.ım. ben. kendime. sonra bir resim bile yapabilirim. yani gidişini resmetmek o kadar zor olmasa gerek. hey haydi ama, lanet herif. hayali arkadaşlarım var ve biz her gece sevişiyoruz. elleri bedenimde geziniyor ve bu beni ağlatıyor. bu noktada her şey şiirselliğe kayıyor. bu noktada beni aldatabilirsin. yine de asla senin olmayacağım. hey, hey, bu bile beni ilgilendirmiyor. bunlar bile umrumda değil. dedim ya, sadece bir şeyler anlatmak istiyorum sizlere. bunları bilin istiyorum. bilmek istemeyeceğinizi bile bile. haydi, asi kız, kır şu kabuğunu. bu hayata neden bu öfke? anlat haydi asi kız. sana ne yaptılar. sana ne yaptılar. sana ne yaptılar. sana ne yaptılar. ezgi, susma. ezgi lütfen susma. ezgi susma. lütfen. bana yalvarmana gerek yok. bana hiçbir zaman yalvarma. bu çok iğrenç. ben tanrı bile değilim. ben biri bile değilim. susmamam için yalvarma bana. ismimi unutsalar ya. varlığımı unutsalar ya. dayanamıyorum. yürüyemiyorum bile bazen. ezgi neyin var diyorlar. bir şey yok diyorum onlara. geçti, diyorum. geçti. geçti. geçen ne ezgi? geçen ne? bir bok geçmedi işte. geçemez işte. tüm bunlar onları ilgilendirmez ki. istediklerini vermeyeceğim onlara. şimdi uyumak istiyorum. bir merdivene uzanmak boylu boyunca. zaten küçük bir kadınım ben. kahverengi saçlar, kahverengi gözler ve rengi bile olmayan bir hüzün. asi ve felsefik kız. kusmak istiyorum. keşke yanımda olsanız. keşke birkaç kelime.. sonra sussanız. keşke ben şimdi ağlamak istemesem yollar ve yaşamlar boyu. keşke normal olsa her şey. keşke sıradan olsa. neden yürümüyor bilmiyorum. neden gitmiyor bilmiyorum. keşke başka bir şehre taşınsak şimdi. hiç tanımadığımız adamlarla dans etsek, kusana dek içsek, sonra yine dans etsek, küfür etsek yaşamlara, kendini çok bir bok sanan insanlara, rutinlere, paralara, sekse, hüzne bile! keşke ağzımıza geldiğince savursak kelimelerimizi! keşke yaksak romanları, keşke söksek kelimeleri şiirlerden, eksildikçe çoğalsak keşke. keşke, keşke, keşke. neden hiçbir zaman mutlu olamayacağımı biliyorum. çünkü her şey oldukça basit ve aradığım anlam yok buralarda. bunu istedikçe de buna mahkumum. bu bu bu. neyden söz ediyorsun ezgi sen?  ben de bilemiyorum iç ses, ben bile bilemiyorum. sonrası ahmet telli oluyor. gidersen yıkılır bu kent diyor, kuşlar da ölür. daha fazla düşünmek istemiyorum. zihnimde kara noktalar var ve beni en dibe çekmeye öyle çok çabalıyorlar ki, bazen onları bile kıramıyorum. sonra güneş doğuyor ve daha yeşil. ben her sabah okuluma yürüyorum. merdivenleri çıkıyorum. yerdeki karoları izleyerek buluyorum sınıfımı. adımlarımı sayarak. sonrası duvar dibi, en arkanın bir önü. bu hiç değişmiyor. değişmeyen şeyleri sevmiyorum. beni sıram bile terk edebilmeli. yani binaların bile ayakları olmalı, onlar bile gidebilmeli! buna hakları var. ama bir karga çok güzel ağlıyor. çirkin kadınlar gibi. acıyı kalbinde hissetmek. onu yaşamak. bunu yoksun bir insandan daha iyi kimse anlayamaz. yoksun bir insan. annesinden, babasından, mutluluğundan, özgürlüğünden, kendinden, dostundan, sevgilisinden. bir acıyı eksik bir insandan daha iyi anlayamaz hiçkimse. şimdi başım ağrıyor. anlattıklarımdan. anlatmaya çabaladıklarım, ve saçmalıklarım. virgülden sonra ve bağlacı gelmemeli. ama ben gelmesini öyle çok istiyorum ki. sonrası tekirdağ sokakları. bir okul köşesi. ayrılık vakti. omzumda bir adam hıçkıra hıçkıra ağlıyor. beni bırakma diyor. acıyorum. ona çok acıyorum ama içimden ağlamak gelmiyor. kandırmak istemiyorum. yalandan hisler yaratmak istemiyorum. gitmem lazım diyorum. gidiyorum. ve bir daha bir ömür görmüyoruz birbirimizi. sonra başka kadınlar. başka ve güzel kadınlar. güzel ve boş kadınlar. saçmasapan bir eksiklikten çok daha fazlası. kendimi böyle tanımlayabilirim, evet. saçmasapan bir eksiklik. yani bir cisim bile sayabilirim kendimi. sadece birkaç şişe şarap istiyorum şimdi. sonrası size kalsın. sonrasını alın ve sizin olsun işte. beni mahvedebilirsiniz. yok edebilirsiniz. umrumda bile değil. daha fazla düşülemez bu noktada ve ben bununla övünebilirim. içimde beklentisizliğim. herkes vurdu. herkes yıktı. herkes geçti. ve şimdiyse hiç. şimdiyse kime inanabilirim ben? inanmak diye bir kavram bile kalmadı. şimdi üç beş kelimeden ibaretiz. adım ezgi. merhaba, ben ezgi. memnun oldum. evet çok memnun oldum seni tanıdığıma. sevgili saçmasapan eksiklik. sevgili hayali arkadaş. sevgili hiç. sevgili lanet olasıca. sevgili ezgi. susmanı ne çok isterdim. ahmet tellinin bile canı cehenneme. gidersem yıkılacağı falan yok bu kentin! kuşlarsa sapasağlam. artık yalanlara ihtiyacım yok benim! artık gerçekleri verin bana. vurun beni. yıkın beni. ezip geçin beni! artık ihtiyacım yok. yok. battı işte. batırıldı işte. şimdi ağlamaya bile ihtiyacım yok. uzaklara bir bakış atıp, yaşam ve insanlar adına hüzünlenebilirim. cem adrian dinleyebilir ve yedikçe kusabilirim. yaşadıkça susabilirim. şimdi kafka okurum, şimdi dostoyevski bile okurum. şimdi kanar bütün her yer. hepimiz jezabel oluruz. ve bu lanet bir huzur bile verebilir bize. şimdi bu kelimelerin zerrece önemi yok. ben sadece konuşmak istedim. sadece konuşmak. keşke anlatabilseydim. keşke anlatmayı ne kadar çok istediğimi bile anlatabilseydim. bir kadın duruyor önümde ve resim çiziyor. bütün dünya karakalem. peki ya parfümü? neden bu kadar kokuyor teni. neden yaşamı çağrıştırıyor. neden kolunda saat var ve sürekli sağa kayıyor bütün bir yaşam. halbuki devrim. ya devrim. neden her şey ütopya. neden durdurmuyorsunuz olanları. neden ağlıyorum. neden sevmediniz ki siz beni. neden gidiyorsunuz. hey hey durun. lütfen, şimdi, durun. neden depremler oluyor ki. neden karınları aç. neden o adam karısını dövüyor. neden o kadın buna katlanıyor. neden o kedi ezildi. neden güneş battı ve her yer soğuk. neden yollar var. neden güldünüz. neden. neden. neden gitti o. neden. gitti. o. sonrası bir ortaçgil döngüsü. mavi kuş, ve küçük kız. (virgül sonrası ve bağlacı) işte yaşam bu kadar hazin. işte yaşam bu kadar. işte yaşam bu. ağlıyorum. ağlıyorum ve buna sonsuz bir huzur veriyor. teşekkür ederim. her şey için teşekkür ederim. teşekkür ederim... her şey için

ps:

bilmiyorum sanırım karışık kafam. kendi hayatım, başkalarının hayatları, kimlikler, nefesler, insanlar. bozulmuş psikolojiler ve mutluluklar. ben nedense bir arada gibiyim. bir boşlukta yüzüyor gibiyim. bunun büyük bir doyumu ve aynı zamanda büyük bir eksikliği var. tüm bu kelimeleri yaratan budur belki de. arayış.