20100530

jack daniels.

sadece ölmesini istiyorum. bu çok mu kötü ki. ya da çok bişey mi istiyorum ki. sadece geberip gitsin.

tırnak izlerimle kazıdım ben bugünümü. her bir hücremi kendim yarattım. aptal saptal yaşamlardan korundum her seferinde. herkes için en iyisi olsun diye uğraştım. sonuç? boku ben yedim. artık iyi ya da kötü diye bir şey de kalmadı. öyle çok çabalayıp öyle çabuk tükettim ki kendime dair her şeyi, bütün iyilikleri ve beraberindekileri, kısa sürede bir hiçten ötesi değildim işte. peki ya o insanlar ne yaptılar? artlarına bakmadılar bile. siktirip gitti herbiri. sanmayın ki çok üzgünüm. sadece biri var ki, o kişi geberip gitsin istiyorum. bunu öyle büyük bir nefretle istiyorum ki, bunu öyle içten bir dilekle... belki de çok kötü bir insanımdır, ne dersin blogçum? ya da birilerine itiraf etsem, onlar ne derlerdi? ahaha gülerim ben bu işe. hayatta umursadığım, kafama taktığım hiçbir şey kalmadı ve deliliğim aştı bütün sınırları. yapamayacağım hiçbir şey yok. bütün bunlar hayatın ironik yanları. peki, herbirini unut ve şuna yoğunlaşalım. şu nefretime.

neden böyle oldu? değişmesi gereken, bok ötesi bir yaşam için kendimi harcadım çünkü. elimden gelenin fazlasını verdim her seferinde. denge bozuldu. denge hep "ben" kısmında ağır bastı ve kırıldı duyguların herbiri. sonra çok ağladık. en az onlar kadar insandık çünkü ve elimizden gelmiyordu tüm bunları silip atmak. çoğu kez bir taşıtta oluyordum ve saçma ötesi bir şarkı çalıp duruyordu. her gün aynı yerlerden geçerken aynı saçma ötesi şarkı eşlik ediyordu ruhuma. bense hep önüme bakıyordum ve biliyordum, bir şeyler derinden kopup gidiyordu. ellerimde kanlar birikiyordu ve gözlerim çekip gidiyordu en çok da. bense bir hüzne bulanıyordum, bir rafa kaldırılıyor ve yaşamın bütün kör noktalarından küçük bir kediye sarılarak kurtulmak için uğraşıyordum. beynimde delilik tohumları, ellerim kan içinde ve gözlerimsiz, yaşamın en derininde, en dibinde hissiz bir şekilde o saçma ötesi şarkılarla yapaylığımı deliyordum. o adam beni seviyordu. o adam beni değil aslına bakarsanız, o adam benim gücümü seviyordu. yanında oluşumu ve sadakatimi. peki ben neredeydim? bu noktada kişiliğim, hislerim, düşüncelerim neredeydi ya da hangisi daha ağır basıyordu memelerimden ya da fiziğimden. bu noktada ben kimdim. neydim. onun kimi ya da neyiydim en doğrusu.

peki, yeniden tüm bunları unut ve şuna yoğunlaşalım. o neden geberip gitmeli?

çünkü bir ruh emici. çünkü insanları sömürüyor. çünkü kendi yolunu çizmekten aciz, yalnız kalamıyor, bir asalak gibi. bir şeyleri tüketmeden üretemiyor. yok etmeden var olamıyor ve can yakıyor. her seferinde çok can yakıyor. dayanamıyorum. onu öyle çok içime aldım ki. onu öyle çok sarıp sarmaladım ki yanında olduğum yıllar boyunca, yaşının benden çok öte oluşuna rağmen küçük bir çocukmuş gibi öyle çok okşadım ki saçlarını, öyle çok tuttum ki elinden, öyle çok kaldırdım ki düştüğü yerden, sırf tutunabilsin diye ellerimi ona verdikçe, sırf yaşayabilsin diye kalbimi ona emanet ettikçe ve tırnak izlerimle aşındırdıkça önündeki engelleri, o'nu ben yaptıkça ve ben o oldukça... fark etmedim, biz ölmüşüz.

iki yönlü bir ölüm. birbirimizden bambaşka coğrafyalara ve zamanlara iki yönlü bir akış. halbuki bir zamanlar tanrıya bile inanırdık.

yalan söylüyordu. yalan söylüyordum. denge bozuldu ve delirdik biz bir şafak vaktinde. bedenimiz ışımadan yaşama dair bütün hislerimiz köreldi. umutlar tükendi ve benim yollarım bile bir sona erdi. ve gitti.

ve gittim. ve böyle oldu iyi ki. ama ben şimdi sadece ölmesini istiyorum. bu çok mu kötü, bilemiyorum.

Hiç yorum yok: