20100628

black.

ben, sevgili ergen kişi,
bugünden sonra mutlu bir insan profili çizeceğim.

20100627

-365 gün önce.

yaşamım değişsin diye yalvarabilirim birilerine. sesimi daha fazla kısabilirler mi? halbuki söyleyecek öyle çok şeyim var ki. peki kelimelerim, onlar nereye gittiler? hangi varlığın yokluğu tüketti olabildiğimiz her şeyi? yaşamım değişsin diye yalvarabilirim birilerine. 
herkes bir şeylerden söz ediyor, yazamamaktan, gündelik hayattan, onun bunun kendilerine yaptıklarından. kendime en çok şunu soruyorum, sahi, ben neyi yaşıyorum? anlatabileceğim ne kaldı ki. halbuki söyleyecek öyle çok şeyim vardı ki. şimdiyse küçücük bir değişim için yalvarabilirim birilerine. peki ya gururum nerede, işte onu hiç bilemiyorum.
şimdi müthiş hissediyorum. şimdi başım dönüyor hissedebildiklerim yüzünden. kararlı olmak bunun adı.
çekip gideceğim buralardan. siktirip gideceğim. 

20100624

sadece.

aklıma hep şu cümleler geliyor eşitlik kavramını düşündüğümde: "herkes eşittir, ama göreceksin bazıları daha eşittir hayatta, şaşırma. burası tuhaf bir dünya"
herhangi bir konuda uzman değilim, sadece kendime göre düşündüklerim ve hissettiklerim var, gözlemlerim var. yine de üzerinde konuşmak istiyorum. yine de irdelemeliyim bunu. bir yerlerde yürüyorum, yeni insanlarla tanışıyorum, kimilerinin yanından geçip gidiyorum, kimilerini hayatımın baş tacı yapıyorum. hayatımda şu ya da bu şekilde sürekli birileri oluyor ama, kimini romanlar katık ediyor ruhuma, kimini gerçekler.
derdim şu: insanlar birbirlerine baktıklarında insan olduklarını görmüyorlar, bir türk görüyorlar mesela, bir kürt, bir müslüman, bir ateist, bir zengin görüyorlar mesela, bir fakir. bu etiketler birbirimizi ya daha üstün kılıyor ya da ötelediğimiz onlarca şeyin arasında yerini alıyor yaftaladığımız herbiri. biz üstün hissediyoruz. ya da ezik hissediyoruz. bir ya da her şekilde zaten eşit olamıyoruz. eşit hissetmiyoruz. eşit düşünmüyoruz. eşit doğmuyoruz.

düşünsenize, doğduğumuz an bir isme sahip oluyoruz, din hanemiz bile dolduruluyor bize sormadan ve toplumdaki yerimiz ya da ne olacağımız, ne olabileceğimiz işte ana rahminden fırladığımız andan beri belirlenmiş oluyor. sonra insanların etiketleri geliyor. sonra aşağılamaları. sonra pohpohlamaları. ya onlardan biri oluyorsun, mükemmel, asil. ya da şerefsiz oluyorsun, soysuz, katil. üç beş lokma için dilenen insanlar arasına da doğabilirsin, bir giydiğini bir daha giymeyen bir zengin piçi de olabilirsin. ama bunu ne sağlıyor? bunu kim ne derece hakediyor? kim sahiden eşit? kim nasıl bundan söz edebiliyor? işte derdim tam da bu noktada başlıyor. şöyle haykırmak istiyorum dünyaya:
merhaba, ben bir insanım.
ben bir türk'üm. ben bir kürt'üm. ben bir ateistim. ben bir agnostiğim. ben bir müslümanım. ben bir katoliğim. merhaba, ben iyi biriyim. ben kötü biriyim. beş kuruş param yok. her bir bokun sahibiyim. güzelim ben. çirkinim. etliyim. zayıfım ben. kütüğün tekiyim. bir romantiğim. anarşistim. milliyetçiyim. oy kullanmıyorum. iyi bir vatandaşım ben. evrenselim. bireyselim. gazete okumuyorum. apolitiğim. tanrım yok benim. tanrı benim. lezbiyenim. heteroseksüelim. koca bir kıçım var. merhaba, bir adım yok benim. ben bir deliyim. iyi bir öğrenciyim. bütün karnem sıfır. merhaba, ben müzikten anlamam. ben bir müzisyenim. zaten kitap okumaktan nefret ederim. bir vatanım yok benim. ezilen bir halkın kalbi kırık üyesiyim. bütün bir dünyayım ben. siyah rengi çok severim. siyahtan nefret ederim. keman çalabilirim. cüzdan çalabilirim. kalp kırabilirim. bütün insanları delice sevebilirim. midesiz bir herifim ben, herkesi aldatabilirim. kırılgan bir kadınım ben, kolayca aşık olabilirim. hayatımda hiç havuz görmedim. evimin önünde havuz var. ben hep bir hizmetçiydim. bana hep hizmet edildi. porno film izlerim. 31 çekerim. kendime dokunamam bile, korkak bir bakireyim. başım kapalıdır benim. memelerim açıkta gezerim. hey, merhaba, bir insanım ben! ben herkesim, ben her şeyim. hiçbir şeyim, ben koca bir hiçim. nihilistim ben. faşistim. komünistim. her gece içerim. merhaba, ben bir kanserim. fast food yerim. evimden dışarı atmam adımımı. dışardan içeri girmem bile. merhaba, ben bir aşığım. aşka da inanmam zaten. babam her gece döver beni. annemle sevişirim. aile kızıyım ben. uçuk bir tipim. dürüst biriyim. her söylediğim yalan. mükemmelliyetçiyim. hiçbir şeyi düzgün yapmam. her diziyi izlerim. tv nedir bilmem bile. ağlarım. gülerim. sinirliyim. sakinim. sessizim. hırçınım. iyi söverim. ben bir ibneyim. puştun tekiyim. ben müthişim. hayal dünyamda yaşarım. önüme gelenle sikişirim. ben bir narsistim. çirkin bir kadınım. çekici bir erkeğim. ben bir fahişeyim. ben bir doktorum. ben bir mühendisim. ben bir seyyahım. iyi bir babayım. mutsuz bir anneyim. ben bir yalanım. alkoliğim. ergenim. çoraplardan nefret ederim. bir dahiyim ben. beynim kredi kartıma paralel çalışır. bağımlıyım. uçabilirim. düşebilirim. saygılı biriyim. saygın biriyim. incilerim var. gözyaşlarım var. kocam beni aldatıyor. karım zaten her şeyim. katı kurallarım var. bir filozofum ben. bir hayalperestim. gizli bir özneyim ben. edebi bi ruh haliyim. hayali arkadaşım. psikopatın tekiyim. mutsuzum. hissizim. iyimserim. oyum. buyum. her şeyim. heeeey, merhaba! insanım ben. insanım ben. insanım ben. sadece, lanet olasıca bir insanım ben.
adımı sormayın bana. ben herbirinizim.
nasıl olduğumu sormayın. iyi değilim, kötü değilim. ben her şeyim.
sağcıyım, solcuyum, milliyetçiyim, apolitiğim. sormayın.
tanrıya tapabilirim. tanrısızım. sormayın.
sormayın artık.
eşit falan olduğumuz yok bizim. öznelerimize ayrıldıkça, o ya da şu oldukça, bir ada sahip oldukça, etikete mahkum bir dünya yaşadığımız. attığımız adımlar, varış noktalarımız, ayakkabılarımız, ayaklarımız dahi. kim nasıl eşitiz diyebilir. kim nasıl bunu savunabilir.
hey, merhaba, insanım ben. "sadece" insan. bana bakınca bunu düşünün. bunu görün.
hey, merhaba, memnun oldum.

20100622

00:17

canım acayip sıkılıyor. nasıl olduğunu algılayamadığım bir şekilde lanet bir sinek ayağımın altını bildiğin emdi. onu bulmak ve çeşitli işkenceler yapmak istiyorum. içimdeki son sevgiler tükendiğinden beri, korkunç bir insana dönüştüm. kitap okuyamaz oldum. müzikleri kaldıramaz oldum. kimseyle konuşmayı ya da evden çıkmayı falan istemez oldum. bilemiyorum. canım acayip sıkılıyor.


00:22
bundan tam 6 saat sonra çıkacağım yürüyüşün tek sorumlusu benim. depresif yanlarım beni öyle sabit kıldı ki, ayrıca bir de dana gibi yememin de bunda önemli bir payı var, acayip şiştim. yürümeliyim, koşmalıyım, mümkünse kimseyle karşılaşmadan, metal müzikler dinleyerek sabahın 6'sında, insanların kötü bakışlarına hedef olarak ve gülümseyerek mutlak bir hüzün eşliğinde bütün bir dünyaya, kilo vermeliyim.


00:24
telefonum önümde, hayvan gibi bir ekranı var. milyon özelliğe sahip. neye yarar diyorum. tüm bunların anlamı ne? bu telefonun anlamı ne? bundan yıllar yıllar sonra, gerçek manada bir hayata sahip olduğumda, ne bir evim olacak, ne bir telefonum ve bir adım bile kalmayacak geriye. şimdi bir şiire gönderme yaptım. çok mu gerekliydi bilemiyorum ama öyle amaçsızım ki, içimden geldi. aslında tüm bunların anlamı olmadığını düşünüyorum. anlamı olmadığını bile bile tüm bunlardan bahsetmek niye, hiç bilemiyorum. bugün birçok film izledim, bugün bir kitap bitirdim ve bugün sinekler ayağımın altını emdi. bir sinekle seviştiğimi düşünsene. nedense bunu hayal ettim şimdi ve öyle saçmasapan bir insana dönüştüm ki, hayal gücüm sınırlarımı aştı, gerçekleri yıktı yalan bildiklerim ve kavramlar yitti. dünya teklemeye, insanlar birer birer silinmeye başladı hayatlarımdan ve varsayımlarımdan. korkuyorlar benden. hey, hey, lanet dünya! korkun benden!


00:29
anathema dinliyorum. mail atmış birkaç kişi ve cevap yazamayacak derece hissizim. aslında bu bir yalan. hissiz falan değilim. neden yalan söylediğimi de bilemiyorum. aslında yalan da söylediğim yok. ne diyorum, neler oluyor. ne, ne, ne. soyut şiirler yazsak ya şimdi. şimdi unutsak, şimdi çekip gitsek buralardan. peki nereye? nereye değil, nasıl. peki nasıl? yolda olarak. yolda kalarak. bir yere varmayarak, bir yerden gitmeyerek bile. sabit. aynı anda hep bir akışta bulunarak. gökyüzü gülebilir bu halimize. sevgilim, nerdesin. öyle merak ediyorum ki. şimdi gel ve bacaklarımı okşa. bacaklarımı değil gözlerimi. gözlerimi okşayabilecek bir sevgili. neyse ki hala hayali arkadaşlarım terk etmedi beni. sevgilim. nerdesin. ne iğrenç bir sözcük grubu. itici bir cümle. hadi ama, iç sesinim ben senin. bu kadar sorgulama.


00:34
sol ayağım uyuştu. in my sleeping diye bir şarkı çalıyor fonda. yatabileceğim bir yatağım halen yok ve koltuğumda bile birileri uzanmış. şimdi yerde bir çift çorap duruyor öylece. fırlatılıp atılmış. çoraplardan hoşlanmam. bunlara ayrı bir sempati duydum nedense. benim gibiler çünkü. fırlatılıp atılmış. yatakları dolu, koltukları bile dolu. ötelenmiş, basit şeyler, bir çift çorap deriz sadece. sadece bir çift çorap işte. yok içmedim ben blog. kendimdeyim. öyle bir kendimdeyim ki. her neyse.


00:37
bütün insanları tanımak isterdim. dünyanın her bir köşesini görmek isterdim. her şeyi görebilmek, en küçük bir şeyi bile atlamamak isterdim. eşit değerler sunmak isterdim. herkesin derdini, herkesin fikrini duymak isterdim. sevebilmek isterdim. sevilebilmek. dim.

geniş mi oldu bu zaman şimdi, geçmiş mi, bilemedim.


00:40
bir kumsalın en insansız bölgesini seçtim ben hep. sanki utanır gibiydim her seferinde. sanki soydukça bedenimi, fikirlerimi de açık ediyordum ve bu insanlar bir şeyleri bilebilseler, inanın beni katledebilirdiler. sanki ben bundan korktum hep. korktum ben evet, hep.


00:42
artık insanlardan sıkıldım. aşklarından, acılarından, okullarından, evlerinden, sıkıntılarından, sevinçlerinden. konuşmaya değer gördükleri şeylerden sıkıldım. tüm bu saçmalıkları anlatmayı ben de biliyordum oysa. ama istediğim bu değil. istediğim bu değil ve kendime yemin ederim ki, ve olduğum olabildiğim her şey adına yemin ederim ki, bu hayatta istemediğim hiçbir şeyi yapmayacağım. kim ya da ne için olursa olsun, istemediğim hiçbir şeyi yapmayacağım. artık, sıkıldım.


00:45 
nedense durmak bilmez bir içdökümüne ihtiyacım var. ışıklar açık ve bir sinek takılmış gibi, aynı döngü dahilinde aynı şekillerde hareket ediyor her seferinde. tam bir gerizekalı. bir yere varmamak, yine de yormak kendini. bu çok insana dair be sevgili sinek. siktir git şimdi.


01:05
susadım. mutfak yan tarafta ama kalkıp gitmek öyle zor geliyor ki. daha bir roman incelemem, hakkında bir kritik yazmam gerekiyor. ne ara bu kadar yoruldum, bıktım. ölmüşüm lan ben. bi sarsılmam gerekiyor, yakında belki ege kıyılarına doğru yol alabilirim. denize falan girerim. yine kumsalın en insansız noktası. gerçi artık öyle olacağını sanmıyorum. artık iyi durumdayım. evrenselleştim ve bir beklentisi olmadığında insanın, hayalkırıklığı da yaşamıyormuş. bazen düşünüyorum böyle şeyler işte. bazen böyle saçmalıyorum ve çoğu kez zaten sadece ben ve ben oluyoruz. bu yüzden pek bi sorun yok. yürüyorum, konuşuyorum, yemek yiyorum. bedenimi şimdilik sadece bu sinekler arzuluyor ve ben de gece gündüz onlarla sevişmeyi hayal ediyordum zaten. kısaca delirdim. çok da konuştum, yeter.



01:10
neyse neyse, iyi geceler blog. öperim.

20100620

refugee.

öznelerimi kaybetmiş bir şekilde, zihnimin bile hiçbir eylemi gerçek kılamadığı bir akşamüstü, içimde hissettiğim o kocaman boşluğa gömülüyordum yalnızca. sanki bu yokluklar, var olmalarını dilediğim her bir saniye daha da yoklaşıyorlardı ve ben birkaç fiilin ötesine geçemeyecek, birkaç cümle daha kuramayacak denli çaresiz hissediyordum kendimi. bu dünyaya haykırmak istediğim düşüncelerim vardı. bu insanlara haykırmak istediğim hislerim ve kimse, kimse beni bunun için suçlayamazdı. yalnız bir geceyarısında, elimde bitmeye yüz tutmuş halleriyle ucuz bir sigara, birkaç köpek öldüren şarabımla, bu dünyaya karanlık kelimeler ediyordum yalnızca. bakın diyordum, ben bir evreyim ve dönüşebileceğiniz her kötülük barınıyor içimde. ben sizin pisliğinizim. sıçtığınız bokum ben, yemeğinizin artığıyım, ben sizin ötelediğiniz düşüncelerim, ben sizin var edemediklerinizim. kötü yanlarınızım ben sizin ve bir gün varacağınız nokta tam da burada duruyor. elimden yalnızca üzgün olmak geliyor ve birkaç insana sığınıyorum. tanrım, varlıkları başımı döndürüyor ve birkaç kelime dileniyorum onlardan. kafayı buluyorum. ağzımdan çıkan her bir sözcük küfre varıyor ve benden iğreniyorlar. neden diyorum. neden gözleriniz görmüyor sizin. bu eller nereye gittiler ve bu dünya neden böylesi soyut. ne den an la ta mı yo rum. neden anlamıyorsunuz. düşünce diyorum. düşün.ce. bırakıp gittiğimiz her bir zaman dilimi varıyor sözcüklerimize. bizler en çok benliğimizi katlediyoruz ve kendimiz dışında her şey olabildiğimiz bu yüzyılda bile, insanlar sevişebiliyorlar.

tanrı diyorum, tanrı buralarda bir yerlerde ve bana acıyor. sahiplendiğim her bir acıyı içime çektikçe nefeslerim beraberinde, bu parçalanmış roman karakterlerim ve ben, boşluklarımızda yüzdükçe karanlık kelimelerimiz boyunca, bakın diyoruz. bakın biz sizin pisliğiniziz.

düşünüyorum. onu mutsuz kılan ne? bir orta yaş kadınını, genç bir adamı, küçük bir çocuğu, yaşlı bir dedeyi? bir insanı mutsuz kılan ne? parasızlık, çaresizlik, hastalık, varlıklar, yokluklar? neden diyorum. tüm bunların gereği ne ve hepimiz kanser olabiliriz. hepimiz aşık ya da hepimiz çaresiz. hepimizin cebinden milyonlar taşabilir ya da ceplerimiz sonsuza değin delinebilir. neden diyorum. tüm bunların önemi ne? hangi sonbahar yok kılıyor bizi. güneşi bizden uzak tutan ne? neden diyorum. neden sevmeyi seçemiyoruz birbirimizi? neden hepimiz aynı anda aynı acıları tadarak aynı sonsuzluğa varamıyoruz ya da geberip gitsek ya birlikte? neden hep yalın bu kelimeler ve öznelerimi ben bile tanımıyorum. halbuki düşünmemem gerekirdi. beni hangi orta yaş kadını, beni hangi genç adam, beni hangi küçük çocuk ya da beni hangi dede düşünüyor ve ben niye böylesi mutsuzdum. ah diyorum, bu sigara burada bitmemeliydi ve dilim öfke kusabilir.

bırak diyorum. neden sadece yaşamayı seçemiyorsun? neden sadece nefes alıp, sadece yürüyüp sadece tıkınamıyorsun, neden düşünmeden zıbaramıyorsun, neden içtiğin son sigarada, bir kadeh yolunda aklında her daim bu -senin varlığından zerrece haberi olmayan- insanları düşlüyorsun. neden kendini öldürüyorsun.
çünkü diyorum. beni yaşatan bu ölüm. çünkü diyorum, bu insanları seviyorum. bu insanlar beni bilsin ya da bilmesin, bütün acılarını alabilirim içime ve geberip gidebilirim onlara sarılarak. kanser olabilirim, mutsuz olabilirim, dilerlerse ağlayabilirim, onlarla uyuyabilir ya da ömür boyu uyanık kalabilirim. çünkü diyorum, varlığımın tek sebebi buymuş gibi hissediyorum. öyle bir yaşamak ki bu, ölümle eşdeğer ve hangisi daha gerçek, hiçbir zaman bilemedim.

ve yıllar geçer.

kendimle konuşmayı bırakalı aylar oldu ve nefes alabiliyorum. daha yalnız bir kadın oldum bu yıllar boyunca. daha inançlı. daha var. daha az düşünen, daha az yaşayan. ama rüya bile görebiliyorum. gözümü açtığım an döndüğüm yere lanetler ediyorum, orası ayrı, ama yine de öyle mutlu ediyor ki bu rüyalar beni. romanları yutuyorum. her seferinde yaşamıma etini kemiğini hayal gücümün oluşturduğu, hislerini birkaç yazarın kelimelerinden alan birkaç karakter ekleniyor ve biz sevişiyoruz. bazen aşık oluyorum ve sanki normalmiş gibi hissediyorum kendimi. artık param da var ve köpek öldüren içmeyi bıraktım. sigaradan uzak duruyorum ve evden dışarıya çıktığım nadir zamanlarda insanlara bakmamaya gayret ediyorum. gözlerim eksik çünkü. çünkü bir hüzün gölgeliyor ruhumu ve bunu onlara anlatamazsınız. kimseye bir şey anlatmaya gücüm yok ve evet, ellerim çoğunlukla kanıyor. neden diyenleri duymuyorum bile. çünkülerim bitti ve bu dünya sabit, duruyor öylece. artık kimsenin gitmesinden korkmuyorum çünkü bu korkuyu ne hissedebiliyorum, ne de gitmesinden korkabileceğim bir insan var hayatımda. ah, öyle yalnızım ki şimdi. yıllar geçtikçe daha güçlü biri oldum ve yine de tutunamadım. küfür ettim. küfürlerimden vazgeçemedim ve bedenimi sundum. dibini boyladığım hiçlik günden güne ruhumu hastalandırdı ve duygusuz birine dönüştüm. artık kimseye önem veremiyordum ve işin kötüsü, insanlar adımı unuttular. bedenim küçüldü. önce ayak parmaklarımı kaybettim, sonra saçlarımı ve gözlerim zaten yoktular, sonra kadınlığımı da kaybettim ve kimse zaten benimle sevişmek istemiyordu. yoruldum. silindiğim her bir sahnede sanki yokluğum barınıyordu ve bir tuvaldeki eksikliktim ben. ruhumu şaraplar ve ruhumu romanlar dindiriyordu ve bir katliamdım. insanların uzak durmak için çaba gösterdiği, görünce yolunu değiştirdiği ve elleri bile olmayan kötü bir şair. yıllar yıllar geçti ve bedenim her saniye kırışırken, memelerim sarkarken ve ölüme her an daha da yakınken, ruhum huzura eriyordu ve acılarıma inanmayan oncası bile acıdı bu halime. acımı, adımı, bana dair her şeyi birer birer unuttular yine de ve her zamanki gibi, yollarına gittiler. telefonlarım çalmıyordu. evimde tek bir yatak vardı ve bir mutfak. buzdolabım parasızlıktan boştu ve arada yaşamamı sağlayacak kadar bir şeyler yiyordum. sonra bir kediye sarılıyordum ve komşularımla tanışmadım hiç. nasılsa yoktum ve bir yokluğu varsaymak boşunaydı. kelimelerimi kusardım ben. ayak izlerimi toplardım peşimden biri gelmesin, görüp de yokluğumu ve yoksunluğumu, acımasın bana daha fazla diye. ailemi kaybettim. ailem öldü ve dost saydıklarım da, kelimelerime inananlar da ve ilk zamanlar kayıp sandılar beni. sonra yüzü tanınmayan bir cesettim ve mezar bile edindiler. durun demedim. beni öldürmüşlerdi, beni bana sormadan, ve dualar okuyorlardı adıma. oysa ki tanrıya inanmadığım zamanlardı onlar, yakılmak ve sonsuzluğa karışmak isterken sadece bir tabuttum. üç beş odun parçası ve benim bile olmayan bir beden için, yaşamımdaki ölülüğüme dair hiçbir acıma duymayan insanlar köpekler gibi ağlıyorlardı. bense gülüyordum bu tabloya. her şey acınasıydı. artık ölmüştüm de. sahiden öldüm sayıyorlardı ve evet bak oradaydı işte, anne, baba, dostlar ve diğerleri. şimdi soyuttum işte, şimdi sahiden yoktum ve huzur dolmuştum. artık beni varlığımda görmemiş gözler, yokluğumda arıyorlardı ve bu insan olmanın bir parçasıydı. bense bir apartman köşesinde, kimsesiz, öylece yaşamımı sürdürüyordum ve nefes alabiliyordum, evet. sabahları yürüyüşlere çıkıyordum, çoğunlukla siyah giysilerle ve acılarla dolu minik bakire bi bedendi benimki. sabitti. tek suçu da bu insanları çok sevmekti.

varlığından bile haberdar olmayan bu insanları, çok fazla sevmekti.

acırdım kendime aynaya baktığım zaman dilimlerinde. şiirlerden hep nefret ederdim ve kendimden de öyle. adımı söylerdim. söylediğim an ağzım kanamaya dudaklarım birbirine yapışmaya başlardı ve müthiş mutsuz bir histi yaşamım. bir gün ölebileceğim derdim. buna yetecek son bir güç, sonrasında yaşam devam edicek ve düzen sürecek öylece. ben bir ki bağlacı olmayacağım. ben bir ama olmayacağım ve takılmayacağım ayaklarına bu insanların. beni gördüklerinde, beni göremediklerinde, adımı unuttukları anlarda ya da anımsamaya çabaladıklarında bile bir şey hissetmeyecekler ve biri olacağım işte, geçmiş gitmiş biri. ilginç biriydi diyecekler. zaten ilginçti ve sanırım ruh hastasıydı da. ahah buna öyle bir güleceğim ve mutlu hissedeceğim. insanlar diyeceğim, hoşçakalın.
hoşçakalın, insanlar.
bir başka yaşamda, bambaşka kişiler olarak ve eksikliklerimizle bir bütüne varmak için çabalayarak yıllar boyu, her seferinde başarısız olarak ve imzalar atarak, yalanlar söyleyerek ve antlar içerek, olamayan olunamayanları oldurmak için götlerimizi vererek, evet evet iğrenilesiydik herbirimiz. şimdi küfür ediyorum.
şimdi, sizi seviyorum.
hoşçakalın, insanlar.

sabaha karşıydı, bir karga kondu yastığımın ucuna. baktı olmayan gözlerime. baktı nefret ettiğim şiirlere ve kötü şairliğime. öptü usulca.
hoşçakal dedi.
seviyorum seni.

20100619

gündelik

-jose saramago öldü ve ben ağlamak istiyorum.
-ygs, lys, bilmemne, her tür -sınava dair- kısaltmadan iğreniyorum şuan. ayrıca korktum da sanırım.
-kalabilecek bir yerim yok, telefonumun da sarjı ve ikisine de herhangi bir çözüm üretemiyorum.
-blog seni insanlara kapattım bir süreliğine, kendime format atmak üzereyim ve başarılı olma yüzdem çok yüksek. görürsün bak.
-yıllar yıllar sonra snickers ve neskafe sevmeye başladım. duyan şaşıyor.
-bir yandan bunları yazarken bir yandan da evdeki zilyon insan beraberinde batak oynuyorum ve tüm bu eylemlerin hiçbiri bana keyif vermiyor.
-ve karar verdim bundan böyle sigara içmeyeceğim. başlamadan bırakmak oldu bu.
-bir ara çalışmaya başlayacağım, temmuz falan gibi ama öyle üşeniyorum ki. hayatımda ilk defa çalışacağım ya, hani diğer normal öğrenciler gibi, test falan çözeceğim. ilginç duracak elimde, eminim.
-canım acayip tatile gitmek falan istiyor. şu falan kelimesini kullandıkça kendimden tiksiniyorum.
-kapladığım alan gittikçe büyümekte. bileğim düzelince kıçımı kaldırıp koşmaya falan başlayacağım sabahın bir köründe. bu yürüyüşler sayesinde birileriyle tanışıp konuşmak zorunda olmak kadar mal bir durum yoktur. muhabbet hep diyet ya da verilip verilemeyen kilolar üzerinedir ve bittiğinde mutlaka ölmek istersiniz.
-birilerinden etkilenmek istiyorum. aklıma biri takılsın, herhangi biri gelsin ve takılsın, onu düşüneyim istiyorum. eh, bu bir normallik belirtisi.
-yaşamaya duyduğum garip bir özlem barınıyor içimde. sanki yüksek bir potansiyelim ve her şekilde kullanılabilirim. olduğum değil ama olabileceğim şeyler beni ürkütüyor.
-simyacı'yı daha yeni okuyorum.
-birileriyle konuşmaya ihtiyacım var. yürüyüş insanlarıyla diyet miyet konuşmaktan daha ayrı bi konuşma olmalı ama bu. yeni hikayelere ihtiyacım var.
-ağlayamıyorum. ki bu iyi bişey.
-üzgün değilim, mutsuz da değilim. müthişim ben. harbi diyorum lan blog.
-harbi, lan, falan. iğren benden blog.
-sana insanmış gibi davranmam hatta sen diye hitap etmem bile öyle mal bi durum ki. neyse ki yalnızız. (öperim bile)
-haydi ben gittim şimdi, daha yapılacak birsürü işim var. tv karşısında uzanmak, oturmak, kalkmak, yemek yemek, uyumak falan oho, sorma gitsin. öptüm bile.

20100618

olala.

kaçıncı şişe bilemiyorum, bu gece en çok bana gelsin bu şarkılar


selam blog, selam millet, selam içdünya, selam ezgi, selam dünya
bu gece öyle güzel ki kafam. sana içimden geçen her şeyi bir bir anlatacağım. lanet olsun, umrumda değil.
öyle çok etrafa, öyle çok insanlara odaklandım ki. halbuki bu lanet "ben"lik dramı değil mi. kendimi neden anlatmayı seçmedim hiç bugüne dek? lanet. nedenini biliyorsunuz. nedenini biliyorum. kaçtım. olduğum kişiden, olduğumu sandığım kişiden, benim bile hayallerim olabileceğinden, ihtimallerimden kaçtım. lanet. ne önemi vardı ki? neden dökemedim şu lanet içimi. kendimi bi katle sürüklemek miydi amaç, zaten yapayalnız olan yaşamımda, anlatabileceğim sınırlı yanlarımı yok etmek miydi? kaçıncı şişe bilemiyorum. bu gece öyle güzel ki kafam. umrumda değil.
selam dünya. ben ezgi. 93 yılının 31 temmuz'unda, sanki çok bir bokmuşum gibi getirivermiş annem beni dünyaya. başlarda gayet sevimli, şirin falan bir hatundum. hep küt saçlarım vardı. küt saçtan nefret ederdim ama kendimi bildim bileli öyleydi saçlarım. babam abimi berbere götürürken beni de götürürdü çünkü. halen kadın kuaförlerinden tiksinirken, erkek berberinde geçen saatlerimi özlüyorum. kendimi on bin, yüz bin tane görmeyi, sonra her seferinde acayip derece kaşındıran şu fırçamsı aleti, boyum yetmediği için kıçıma konulan tahtayı, ya öyle bir özlüyorum ki. her neyse. abim benden 1 yaş büyük. abi dediğim falan yok da işte tanıyın diye. ahaha siz kimseniz. harbi, siz kimsiniz? bana ne ki. tanısanız ne olucak hem. neyse, umrumda değil, sadece içimden geleni yazıyorum. öyle. ozanla kanka gibiydik hep. mahallede oynadığı erkek grubunun tek kız üyesi bendim. ozandan torpilliydim. hep kaleci olurdum. top sektirmeyi bi türlü beceremezdim çünkü. çöplüğümüz falan vardı. orada ev inşa etmiştik. haftalarca uğraşmıştık ama içine giremeden yıkılmıştı. neyse, öyle hüzünlü bir çocukluk çağı. bir gün ozan orta okula geçti ve ona şöyle söylediğimi hatırlıyorum gözlerim yaşlarla dolarak: "şey, sen şimdi büyüdün ya, artık bizimle oynamayacak mısın ki?" ahah, dünya üzerindeki en masum şeymişim ben o an. tabii ki de ozan artık bizimle oynamayacaktı. tabii ki de ben onun kadar büyümüş olmasam da, onun kadar büyümek zorundaydım. bu hep böyle olmuştu çünkü. yarım kalan her haltı benim tamamlamam gerekmişti hayatım boyunca, birilerinin eksik bıraktığı her yanı ben doldurmuştum. öyle. çok sıcak bi hatundum. herkesçe sevilirdim, falan felan bilirsiniz öyle tipleri. güleryüzlüydüm. samimiydim her bir hareketimde. sonra büyümek zorunda kalışlarımla, yaşadığım birkaç haltı da eklersek, ortaokul sıralarında bir şeyler oldu bana. en arkada ve köşede ve yalnız oturuyordum ve etrafıma şöyle bakıyordum: "ben neredeyim?" "ben kimim?" "bu insanlar ne yapıyorlar böyle?" "tüm bunların anlamı ne?" ahaha öyle gerizekalıymışım ki. çevremdeki kişilerden soyutlanmaya başladığımı, yavaş yavaş ayrıldığımı hissediyordum ama tüm bunları düşünmek için henüz sahiden de erkendi. tamam dedim, bak ezgi, zaman geçiyor ve bizler elbet büyüyoruz. (memelerimden utandığım zamanlardı, düşünün) ağzımda üç beş kelime pelesenk olmuştu, umut derdim mesela. hayatımda hiçbir kimseye hiçbir sırrımı henüz vermemiştim ve niyetim de yoktu. içime kapalıydım dışa dönük olsam da. her insanın her haltını bilirdim ama konu ben olunca işler değişirdi. bir sınır vardı ve bu aşılamazdı. o ayrılık duygusu bunu daha da yoğunlaştırdı. gitgide, iki kişi olmaya başladık benle ben. bilirsiniz, türlü saçmalık ve işler 8.sınıfın yazında tepetaklak oldu. artık çok keskin bir ayrım başlamıştı hayatımda. düşünceler, renkler, boylar, etik değerler, olgunluk. beynim parçalara bölünür gibiydi. kalbim de kırılmaya başlamıştı ve birileri için hala mükemmel sıfatına layıktım. saçmaydı, tüm bunlar en az diğerleri gibi, en az diğerleri kadar saçmaydı. o değil de, işin en kötü yanı, kendimi hiçbir şekilde kadın gibi hissetmememdi. ya da biri gibi bile hissetmiyordum. gereksiz hiçbir şeyi hayatımda tutmazdım, hiçbir düşünceyi ırgalamazdım. bu da onunla ilgiliydi. değer yargılarım aynalarla kesişmiyordu. insanlara baktığımda insan olduklarını görüyordum. siyasi ya da dini kimliklerini siklemiyordum. ama çok tartışıyordum. her konuyu, her haltı, her kitabı. elimden geldiğince ve acayip düşünüyordum. içimde çok uçuk yanlar vardı, hissedebiliyordum. ama bunu asla dışarı vurmuyordum. dışımda öyle iyi bir görüntü hakimdi ki, görseniz, inanın tanıyamazdınız beni. cici bici, sevimli, saygılı, bir aile üyesi. aman aman nasıl da iyi bir kızdır ezgi. ahaha. öyle çok gülüyordum ki ben bir şeylere kıçımla. zamanla yalanlara aldanmamaya başladım. dünyayı alıp ikiye bölüyordum, iyiler ve kötüler olarak ve iyi sıfatına layık olabilmek için elimden gelen her şeyden çok, çok fazlasını yapıyordum. o aralar tanrıya inanırdım, o aralar insanlara ve kavramlara inanırdım. yollarım vardı mesela ve elbet yürüyorduk biz. her neyse, soyut bir şekle bürünmeyeceğim ben bugün, bu yazıda. yıllar ve yollar ve yaşamlar geçtikçe düşüncelerim birer birer eylemlere döküldü. olduğuma inandığım kişiyi yaşamaya başladım. bilmediğim bir şey vardı, yaşamaya başladığım şeyler aslında ölümümün büyük bir parçası olacaktı. zamanla hiçbir şey hissedememeye, önümü bile görememeye başlayacaktım. her neyse, buna daha çok var. insanlar beni kendilerinden ayırmaya başladılar. ben olgun biriydim onlara göre. halbuki bu bir yanılgıydı. bu en az diğerleri kadar, bu her şey kadar koca bir yanılgıydı ama bunu onlara anlatamazdınız. kitaplara karıştım, sonlara karıştım, melodilere, filmlere ve hayallere karıştım. zamanla biri olmaktan çıktım. zamanla bir şey olmaktan bile çıktım ve evrenselleştim. artık uçabilirdim. artık aklınıza gelebilecek her şeyi yapabilirdim. çünkü ben bir hiçtim. bu bir kelime değildir. bu bir kelimeden ibaret değildir. bu gerçeğin ta kendisidir ve gerçek nedir, inanın bilemiyorum. şimdi dans edebilirim. şimdi sonsuzca, soyunarak, türlü deliliklerle, öyle hayat dolu olabilirim ki. size öyle büyük umutlardan, öyle güzel şeylerden bahsedebilirim ki. ama söyleyin bana, bunu neden yapayım. anlatabileceğim her şey zamanla yok oldu sanki. hep söyleyebileceğim birkaç cümle taşırdım içimde, şimdi zorluyorum, şimdi çabalıyorum ama aklıma tek bir harf dahi gelmiyor. sanki tükendim. sanki sahiden de tükendim ve insanlara anlatmaya çalıştığım şey tamamen bu. çünkü korkuyorum. çünkü bu öyle dipsiz bir kuyu ki, burada düşüşlerin bir sonu yok. hayır, hayır, bırakın şimdi olanları. bana yaptıkları hiçbir şeyin bir önemi yok, bizler büyüdük. bunu çoğunlukla bu tecrübeler sağladı ve şöyle haykırabilirim, eyvallah sevgili insanlık. eyvallah sevgili dünya. çok güzel bir ölümdü bu. ahah bırak bunları ezgi. kendine odaklan. ben garip biriydim, hep öyle oldum. belki tanısanız, sevmezdiniz beni. biraz sıkıcı birine dönüştüm son birkaç yılda. sürekli düşünüyorum. düşünmesem yaşayamam sanki. ama ne düşündüğümü bilemiyorum. hayır, deli falan değilim. ama olabilmeyi dilerdim. çünkü bu arada kalmak gibi, anlıyor musunuz? o insanlara uyum sağlayamıyorsunuz, yaşınızın gereğini asla yerine getiremiyorsunuz, üstüne bir de kendiniz olamıyorsunuz, üstüne bir de rolleriniz var. üstüne bir de yalanlarınız. herbirini yaşamak zorundasınız ama siz bir ölüden ibaretsiniz işte. daha bu yaşta idealleri, istekleri, her şeyinizi kaybediyorsunuz ama şu cümleyi de kurabiliyorsunuz: önemi yok. lanet olsun ezgi, nasıl bir önemi olmaz ki! nasıl hissedemezsin ki! öfkeni kus. yalanlarını takın. of yapamam. ne önemi var ki. nasıl önemi yok ki! ahaha bir de kendimle kavga edeyim. bunları yazabildiğime inanmıyorum. aslında inanıyorum. çok saçma. neden böyle cümleler kurar ki insanlar. sana ne ki insanlardan? gerçekten, bana ne ki. neden yoluma gidemedim hiçbir zaman. neden aynı sözcüklerde tıkılı kaldım ben. neden aynı yaşamlara takılı kaldım. yapma böyle ezgi, ne olur yapma ezgi. bak yalnız kaldın işte. kendini böylesi yalın, sen kıldın. üzgünüm ezgi, gerçek bu, gerçek böyle ve sadece üzgünüm. gerçeğin ne olduğunu sen nerden bilebilirsin ki lanet iç ses? sana bile yalan söylüyorum ben şimdi. haydi, sik beynimi, katlet ruhumu ve inan insanlar sana tapıyorlar. bense her seferinde senden iğreneceğim. bunu önemsemezdin ama dimi? olduğum kişiyi, olamadığım kişiyi, hislerimi, hissedemediklerimi, hiçbiri sahiden hiçbirinin umrunda olmazdı değil mi? neden olsun ki ezgi. nasıl olmasını bekleyebiliyorsun ki. bilemiyorum içses. keşke ölsen. keşke düşünmesem daha fazla ve her şey bitse. çünkü hiçim ben. çünkü bir öğrenci, çünkü bir evlat, çünkü bir sevgili, çünkü bir arkadaş, çünkü bir insan bile değilim. sana bunu anlatmam öyle zor ki. çünkü öyle şiirsel görünüyor ki bu eylemler, birileri buna ihtiyacım olduğuna bile inanıyor. bırakın şu somutlukları, herbiri bok yesin. şöyle haykırabilirdik, inancın ve tanrıların bile yoka vardığı bir akşamüstü, şimdi birkaç şişe ve kadehin beraberinde, şizofreni ve seks, yaşamımı kim inkar edebilir? bırak bunları ezgi. paran yok. yatağın yok. şişelerin bile tükendi ve ailen de yok. ve arkadaşların da yok. ve sen bile yoksun. sen neyden söz ediyorsun ki? sahiden, hala nasıl konuşabiliyorsun ki? nasıl buraya gelip bu salak şeylerden bahsedebiliyorsun ki? belki umuyorum. belki istiyorum. belki hala inancım, belki kıyıda köşede sıkışıp kalmış insan yanlarım var ve inan bana istiyorum. inan bana umuyorum. keşke kurtarsalar beni. keşke birkaç psikolog kartından, birkaç "geçer geçer" ya da zaman gibi iğrenç sözcüklere bulaşmadan beni kurtarmayı sahiden isteseler. ne yapabilirlerdi ki ezgi? ne olabilirdi ki? öyle körsün ki. öyle çıkışsız bıraktın ki yollarını. olmayan şeyleri bile var kıldın. ahah gülerim buna. ben bu değilim. benim ne olduğumdan senin bile haberin yok lanet olasıca. ne olduğumu ben bile bilmiyorum. tek bildiğim hatıralarımın olduğu. bir zamanlar iyi bir insan olmak için çok çabaladığım ve beni sevmişlerdi bu insanlar. bana olgun diyorlardı, yanılıyorlardı ama bu insan oluşlarının bir parçasıydı. şimdi neden yoklar? şimdi nerde herkes, şimdi nerdesiniz sizler? ben niye göremez oldum. ayak izleriniz yoksa, ayak sesleriniz nerde? ben neden duyamıyorum? depresif biri değilim ben. ergen değilim. o değilim, bu değilim. of, ne önemi var, söylesenize. sahiden ne önemi var tüm bunların. istediklerine inanabilirler. sahiden önemi yok mu? önemi yoksa neden acı çekiyorsun? acı çekmiyorum. bu sıfırın altına düşmek gibi. hiçbir şey olmuyor. bırak bunları ezgi, beni yoruyorsun. git ve aynaya bak. git ve dışarı çık. yaşama dön yüzünü. bunu nasıl yapabilirim? her şey çok iyiymiş gibi davranarak mı? insanın kendini aldatmasının yararı ne? sana ne söylesem, yüzümü ne yana dönsem, uyum sağlamak için kendimi becersem, yok, içim ölü ve hislerim bitik. bunun için beni nasıl suçlayabilirsin? sen kimsin? ben kimdim ve burada neler oluyor? of, ne önemi var. bi sapma yaşadık sanki. yollarımız bu insanlardan ayrıldı ve ne olduğumuzu unuttuk. şimdi sadece belirtilerle anlayabiliyorum. regl falan oluyorum, nefes falan alıyorum. arada birkaç bira. sonra yatağıma uzanıyorum. yüzümü pencereden dışarıya dönüyorum ve haykırıyorum: selam dünya! sizin iç organlarınızı görüyorum ben. öyle güzeldiniz ki herbiriniz, söylesenize, bu mutsuzluk niye? şimdi sevişin. şimdi becerin birbirinizi ve haykırın sevgilerinizi. selam ezgi! sense sabit kal. öylece yat orda ve bütün bir insanlığı sen kurtarabilirdin zaten, harikasın. ahah. çelişiyorum. zihnimde kocaman kadınlar var, kalbimde kocaman adamlar ve etkileri mükemmel. yanılgılarım için uğraşıyorlar en çok. seni bile kandırıyorum sevgili blog. selam blog. sen bile sahtesin gözümde. bu benim suçum olurdu. bu zaten benim suçum. peki kabullenemediğim yan ne? evet evet bir ara şirin bir hatundum. şimdiyse salt gerçeğim. peki gerçek ne? bilmiyorum. aynaya bile bakmıyorum ki öyle uzun zamandır. neye benzediğimi unuttum. sadece hatıralar var şimdi. hey, hey, durun. midem bulanıyor. neden birbirimizi bu kadar zorluyoruz ki. düşünsene, bir gün öleceğiz. öyleyse neden bütün bu entrikalar? of, bana ne ki. şimdi bir mezarlık vakti. selam ölüler, ben geldim. acaba nasıl insanlardınız siz? sana ne ki ezgi. kapa çeneni. haykır. kapa çeneni. haykır. hangisinin daha doğru olduğunu kim söyleyebilir? susmamam için yalvaran insanlar da tanıdım, ağzımdan çıkan her bir kelimeye lanet okuyan da. yordu beni bu ikilem. peki ben kimim? selam içdünya. sen bir gerizekalısın. yine de takdir duygum henüz yerinde. garip biriyim ben. bir anda, bütün bir dünyayı siktir ederek, unutarak bu insanları, öyle bir dans edebilirim ki. zıplayıp hoplayıp öyle sevgi ve yaşam dolu olabilirim ki. bunu sadece kendime odaklanarak yapabilirim. çünkü öyle kusurluyum ki. çünkü insan olduğumu ancak böyle anımsayabiliyorum. bu öylesine güzel ki. bir anda, öyle bir çökebilirim ki. üzerime şehirler yıkılmış gibi. üzerime yapışmış gibi bu insanların ayak izleri. öyle sabit durabilirim ki. yoruldum. hangisi daha önemli? hangimiz daha önemliyiz? önemin ölçütü ne? herbirimiz insanız işte ve yaşıyor ya da yaşamıyoruz. peki bu entrikalar. hey, bana ne ki. ben erken öleceğim. selam millet. ben ezgi. ve sizi seviyorum. ve seni seviyorum. kim ya da ne olduğunun ne önemi var? keşke aşık falan olsam birilerine. keşke kendimi herhangi bir şeye odaklasam. kaldıramayacağım bir yük taşıyorum omuzlarımda. bunu hiçbir insana anlatamam. sırlarım yok, yaşamıma dair her ayrıntıyı dilerseniz kazıyabilirim zihninize. konu bu değil sevgili blog. konu sensin. konu benim. konu bu özneler. bu eylemler ve bu öyle evrensel ki. inan bana anlatamam. şimdi şarkılar var, şimdi birkaç gitme isteği ve ben nereye gitsem sahiden gitmiş olurdum? işte onu hiç bilemiyorum. sadece bir omza ihtiyacım var. cinsiyetsiz, apolitik, suskun bir omuz istiyorum sadece. bir tanrıya bile inanmayan bir omuz. çirkin bir omuz. ve biz öyle güzel sevişebiliriz ki? neden soyutsun. kendimden utanıyorum. çünkü kelimelerim sonsuzluğa yuvarlanıyor. çünkü insanlar bunu hatırlayabilir. çünkü gerçeği öğrenseler, yüzlerine bakamam. peki lanet olası gerçek ne ezgi? bilmiyorum. sen kafayı yemişsin ezgi, sahiden yemişsin. ahah sevgili içses. seni bile seviyorum.

18 Haziran 2010, cuma günü. adım hala Ezgi. yaşamım basit, tekdüzeyim. 17'imde bile değilim ve evet, yaşama dair her bir umudum tükenmiş durumda. ben bir deliyim. bir ergenim ve mükemmelim. sürekli kafayı yiyorum, sürekli yemek yiyorum, ayı gibi oldum. müzik falan dinliyorum. merhaba dünya! ben çok zararsız biriyim. gelin ve dilediğinizi anlatın bana, sorun değil. hiçbir şey umrumda da değil. ben yolculuk yapıyorum. yol boyunca bütün bir dünyayı düşleyip düşünüyorum. evlere bakıyorum ve ardını görüyorum. insanlara bakıyorum ve acılarını görüyorum. bütün bunlar benim için çok önemli. merhaba insanlık! görüp görebileceğiniz en gerizekalı insan olarak, size sesleniyorum. çünkü inanılmaz bir şekilde varlığına şahit olduğum her insanı seviyorum. merhaba millet. sizi de seviyorum. neden böyleyim bilmiyorum ama canımın yandığı bir gerçek. ha bu arada, bugün ayın 18i. hazirandayız ve 2010 yılında. ne ara bu tarihe geldik, inanın bilmiyorum ve ben sabit kişiyim. bir güzel de içiyorum. iyi bir dinleyiciyim, kendimi bir tek ben dinliyorum. öyle güzel şeyler anlatıyorum ki kendime. bak diyorum, bak ezgi, öyle yalınsın ki. şimdi kaybedebileceğin ne kaldı? sus diyor sonra içses. ben de susuyorum ve karnım acıkmış durumda. regl bile oluyorum. sahiden bir insan ve bir kadın-insanım ben ve bunun önemi yok. neyin önemi var, işte onu bilmiyorum ama insanlara duyduğum inancı yitirdim. merhaba ezgi. merhaba içdünya. merhaba blog. şimdi, hiçbir şey hissetmiyorum. hiçbir şey.

bütün bunlara nedenler arayıp bulmak, çözümler üretmek ya da herhangi bir halt. yoruldum, istemiyorum. bundan sonrası için kapıma dayadıkları umutlara sesleniyorum, sizi sikeyim. çünkü ben vaat ettiğiniz vakitlere kadar da yaşıyor olacağım! ben yaşamak istiyorum. lanet olsun. ne bir para, ne bir adam, ne bir bok. hiçbirini istemiyorum. ben sadece yaşamak istiyorum! ben sadece ezgi olmak istiyorum. ben sadece diğer insanlar gibi yoluma gidebilmek istiyorum. peki bunları söylediğimde ben neden ergen, neden ruh hastası oluyorum. neden bu insanların eylemleri çok asil oluyor ama benim sorgularımsa çok basit? peki neden bu umrumda değil. of, bilemiyorum. yoruldum. şimdi ağlamak istiyorum ama ağlamayalı öyle uzun zaman oldu ki. giyinmem gerek. okuluma gitmem ve yüzüme bir gülümseme takınıp insanlara her şey yolunda izlenimi vermem gerek. ne olur nefret etmeyin benden. ya da edin. ne önemi var. ben kendimden geçmişim.

hoşçakal blog, hoşçakalın millet, hoşçakal içdünya, hoşçakal ezgi, hoşçakal dünya
kaçıncı şişe bilemiyorum, bu gece en çok bana gelsin bu şarkılar

20100616

öyle çok şey için verebilirdim ki canımı. bütün bir dünyanın saçmasapan olduğuna inanmadan, bu insanları tanımadandı bu. hep bir şeylerden arta kalmak gibiydi. devirdiğim kitaplar kadar ruhumu incitmedi hiçbir son. ki öyle çok şey için verebilirdim ki canımı. bunu anlatmaya devrik cümlelerim bile yetmezdi. bense kendimi kuralları olan biri sanırdım. bu öncedendi, çok öncedendi. bütün bir dünyanın saçmasapan olduğuna inanmadan, bu insanları tanımadandı. bu.
onu neden öldürmediğimi hiçbir zaman anlayamayacağım sanırım.

20100615

duygusal ergen

abi çok güldüm buna ben. adamın odasına osuruk bombası atmışlar. adam da gidip, atan kişilerin odasının tam ortasına bir kağıt koymuş. üzerine sıçmış. ardından işemiş. ve kağıdı odanın her yerine sürmüş, perdelere, yataklara, yerlere. sonra yarattığı sanat eserine bir bakmış ve dayanamayıp kusmuş bir de. ve devlet malına zarar vermekten, bir süre uzaklaştırma almış. şimdi adının önünde "sıçan" sıfatıyla beraber bitiriyor liseyi. hoşça kal adamım. çok sevdim ben seni.

20100614

Lets make a dream.

20100613

14.

şuna bak. sanal bir dünya kurmuşsun kendine. kendini gerçek manada anlatabildiğin, gösterebildiğin tek yer bu olmuş. sustuklarını konuşabildiğin, gerçek manada yaşayabildiğin tek yer.

çok acınası lan. iğrendim kendimden.

13.

gecenin birinde, on kişi beraberinde, sokağın ortasında dans ederken eğlendiğim kadar hiçbir yerde eğlenmedim ben. bir de insanların pis bakışları var ki, orgazm yaşıyorum bildiğin.

12.

aklıma gelen şeyleri not almam gerekiyor artık. ironik kısmı, eskiden hiçbir şeyi unutmazdım. bir gün bundan nefret ettim ve "artık hatırlamayacağım" dediğim andan itibaren, aklıma hiçbir şey gelmemeye başladı.

ps: ben bir malım.

11.

şu cici bici kızlardanım ben. görüntüm öyle en azından. çıkamıyorum dışarı geceleri falan. festivallerde, konserlerde ve diğer aslında zerrece ilgi duymadığım geceler dışında en azından. işte onca hayal kurmuşken, türlü delilik hayal etmişken, okuldan kaçayım derken bacağından olan yüzyılın malları arasında yerimi aldım. acıdan kıvranırken bir araba arkadasında, yatarken iki büklüm ve küfürler savururken aptallığıma, sadece gökyüzünü görebiliyordum ve gülümsedim öylece. bedensel acı ne tatlıydı öyle. odaklanmayı engelliyordu. düşünmeyi ve hissetmeyi engelliyordu. öyle kontrol manyağı bir insandım ki, -kendi hayatım adına-, bir sorun varsa mutlaka üstesinden gelmek zorunda bırakırdım kendimi. ve şimdi lanet sağ bacak yeterince büyük bir sorundu benim için. neyse, acilde geçen saçma sapan dakikalardan sonra röntgen bıdıhıdısında uzanmış, suratsız bir hatunun bacağımı bir güzel elleyişini izlerken buldum kendimi. çeşitli hareketler, şöyle tut, şuraya bas, bekle vs vb gibi saçma sapan komutlardan sonra, acı içinde kıvranıp sağ bacağımı yumruklarken söylenenleri yapamadığım için, sonra birden içimdeki canavar ortaya çıktı. suratsız hatuna döndüm ve zaten bu hareketleri yapabilseydim, bu salak yerde olmayacağımı sert bir dille söyledim. isyanım kesinlikle ona değildi. o da bunu biliyordu. gülümsedi. gülümsedim. bu hayat ironikti ve herbirimiz saçmasapandık. bunu bilmek öyle rahatlatıcı bir histi ki. ya öyle bir noktaya geldim ki sevgili blog, hiçbir şeyden korkmayan, çekinmeyen birine dönüştüm ve içimdeki baş belası ele geçirdi dört bir yanımı. her neyse, araba öylece dururken sabit, yanımızdan yüzlerce insan geçerken, zihnimde binlerce görüntü, dilimde onlarca küfür, şansıma, şanssızlığıma, sövmediğim hiçbir şey kalmadı sanırım. bütün bu insanlarda yumuşak doku zedelenmesi yoktu. onca şey kurup, hiçbiri yarı yolda bırakılmamıştı öylece. nedense hiçbir ilgim olmamasına rağmen şu lanet sıkıcı bayık festivale, kalbim kırılmıştı. sağ bacağımdan nefret ediyordum. insanlardan. yaşamdan. ölümden. acıdan. hüzünden. mutlu hislerden. filmlerden. romanlardan. öyle bir gülümsüyordum ki, öyle sabit bir dünyaydı ki, aklıma herbiri geldi. aklıma bütün bir dünya. aklıma insanlık. aklıma iyilikler. aklıma kötülükler. aklıma aslında hiçbir şeyin gerçek manada var olamayışı. ailem benimle gurur duyuyordu. yazım bir okul gazetesinde yayınlanmıştı çünkü ve bir diğer yazıma da tapılmıştı. diğer insanlarla paylaşıyorlar, onların övgülerini de boyuna söyleyip duruyorlardı. ailem benimle gurur duyuyordu. yalancının biriydim oysaki. bütün bir yaşamım bundan ibaretti, ve onların ne olduğumdan, ne olmadığımdan zerrece haberleri yoktu. kesinlikle korkulması gereken insanlardandım ben. ne yapacağı belli olmayan bir deli. iyi kızdır gerçi. buna gülünürdü işte. dü. dı. di. geçmiş zamandan nefret ediyorum. garip biri. annem hep böyle demiyor mu? normal değilmişim ben. normal değilim ben anne. kırılgan değilim. duygusal değilim. aslına bakarsan en son ne hissettim, en son ne zaman ve neyi hissettim, hiç bilemiyorum. her şeyim öyle evrensel ki. sevgim, nefretim, kinim. her şey öyle herkese yönelik ki. artık isimlerin, artık biçimlerin zaten bir önemi yokken, hayatıma kimi ya da neyi dahil edebilirdim ben? üzgünüm anne. ben yalnız kişiyim. ben mutsuz kişiyim. ve bunu hiçbir zaman bilemeyeceksiniz. bilmek istemezdiniz. içimdeki karanlık yanları, kötülüğümü, olamadıklarımı. şimdi gelecek vaat eden, zor biriyim sadece. umrumda değil. izin vermeyeceğim artık. artık daha fazlasına izin vermeyeceğim. öyle çok hayal kurdum ki, öyle çok kırıldı ki herbiri, düştükçe büyüdüm ve artık siz bile yaklaşamazsınız yanıma. üzgünüm anne. sevmem gerektiği kadar sevemediğim için. olmam gereken kişi olamadığım için. yalan söylediğim için. bütün bir yaşamımı sahteliklerle, ancak sahteliklerle, sürdürebildiğim için. hatalarınızın bedelini ben ödeyemem daha fazla. üzgünüm anne. en küçük hatamda kötü kız olamam. başarısız, mutsuz, iğrenç biri olamam. bana bunu yapamaz. bana bunu o bile yapamaz anne. üzgünüm. boyun eğemediğim için, susamadığım için, içime atamadığım, dışıma vuramadığım için üzgünüm. yaşımı yaşayamadığım için, hiçbir şeye ilgi duyamadığım için, adım ezgi olduğu için, bir dinim, bir milletim, bir varlığım bile olamadığı için üzgünüm. beni sandığınız her şey için üzgünüm anne. iyi biri olmayacağım. hayatım boyunca, olamayacağım. öyle şeyler geldi ki başıma, daha öyle çoğu da gelecek ki, daha fazla bir şey hissedemediğim için, ruhsuz, tükenmiş birine dönüştüğüm için üzgünüm. üzgün. üzgün. sadece bu beni anlatıyor anne. bilmek istemezdin. inan bana istemezdin. öyle çok şey düşünüyorum ki. öyle çok şeyle savaşıyorum ki. kısıtlı, 17 senelik yaşamım değil konu, yaşadıklarım, yaşattıklarınız, olanlar, olmayanlar, varlıklar, yokluklar, hiçbiri, hiçbiri değil konu. bütün bir dünyayla savaşıyor içim. bütün insanlarla. insanlıklarıyla. yorgun düştüm anne. saçmayım. hep saçmaydım. en çok sen biliyorsun. saçma sapan hayallerimi, komikliklerimi, garipliklerimi. ben hayatta en çok sana uzağım anne. hiçbir zaman evladın olamadığım, hiçbir zaman annem olamadığın için. ama seni suçlamıyorum. hayır anne, artık değil. artık kimseyi suçlamıyorum. babamı bile. iyi insanlarsınız siz. böyle olmak için çaba gösterdiniz. başardınız bile. bir eviniz oldu, bir arabanız. çocuklarınız. birbirinden başarılı çocuklarınız. olmak zorunda bıraktıklarınız. oldurduklarınız. ve olamadıklarınız. mutluydunuz anne. sözde mutluydunuz ve işin en kötü yanı, görebiliyordu kızınız. sabit bir nöbetti hayatı. bekledi sanki. umut etti her seferinde. olduramadınız. olamadı işte. anne olamadınız. baba olamadınız. evlat olamadım. baba sen suçluluk duygunla tükettin yaşamımı, anne sen öfkenle. bana "biz sana ne yaptık" diye bağırdınız. ama asıl soru bu değildi anne. asıl soru "ben size ne yaptım"dı. bunu ne zaman anladıysam, bu kopukluk ve eksikliğim, günden güne daha yarım bir insan oluşum, nefes alamayışım, yorgunluğuma yorgunluk katışı her uzaklığın peyderpey, sizi aradım anne. son bir çare gibi. olması gereken bu olduğu için. bir şey hissedemediğim için. hayatıma hep bir "belki"yi mecbur kıldım. hayatımdaki herkes beni hayal kırıklığına uğrattı anne. ben nasıl böyle birine dönüştüm, sizin küçük kızınız, deli Ezginiz, evinizin neşesi, saçması. nasıl yürüyüp konuşabilen bir ceset haline geldi. bilmek istemezdiniz anne. istemezdiniz. şimdi hapsoldum. kelimelerime, geçmişime, kitaplarıma, insanlarıma. işin en kötü yanı, hiçbirinin olmayışı. sadece oyalanıyorum anne. hayattaki tek fiilim bu işte. oyalanıyorum. daha basit bir şekilde bakıyorum yaşama. keskin ayrımlardan sıyrıldım. iyi biri yok benim gözümde. kötü biri yok. olan oluyor ve inan bana böyle daha iyiyim ben. inançlarımı kaybettiğim için üzgünüm. bundan sonrası adına konuşmak öyle zor ki. büyüdük çünkü. belki hala küçüğüz. yine de eskisinden başka her şey. şimdi istanbul sokaklarında yürüyorum. şimdi güçlü adamlarla öpüşüyorum. şimdi bir deniz kıyısında bira içiyorum ve yaşama inadına gülümsüyorum. insanlara bakıyorum ve iç organlarını görüyorum. ne hissettiklerini, onları neyin tükettiğini ve aslında ne olduklarını görüyorum. ne olamadıklarını. şimdi güçlüyüm anne. şimdi çok, çok fazla güçlüyüm ve inan bana artık düşemem daha fazla. endişelenecek bir şey kalmadı. Ezgi öldü. ve bunun için üzgün olabiliyorum sadece. bununla övünün. bilemediğiniz onca şey, körlük ve sabit yaşam hislerinizle. bir de gurur duyun Ezginizle. neden? savaşımları, olmak için çabaladığı kişi, iyi niyetleri, düşleri, düşünceleri. Hayır, hiçbiri. çünkü salak bir gazetede üç beş yazısı çıktı ve bu müthiş bir şey. aferin Ezgi'ye. yazık Ezgi'ye. sağ bacağını becerdi çünkü, bir atlayış esnasında, yeni bir hatayla. yeni bir yalanla. hayal kırıklığıyla. hissizliğiyle. alkışlar Ezgi'ye. sevemedi sizi çünkü. sevemedi hiçbirinizi çünkü. olması gerektiğini düşündüğü şeyleri yaptı. etikti. mükemmel bir insandı. iyiydi, hoştu, sevecendi. iyi bok yedi Ezgi, hissedemedi işte. aşık olamadı hiçbir adama. diledi sadece. büyüktü Ezgi, yaşayamadı işte, on yedisini. on beşini. on birini. hiç. yer, küçükkuyu. ege bölgesinde, lanet bir şehrin lanet herhangi bir ilçesinde. zaman, yıllar, yıllar önce. bir geceyarısı. bir havuz önü. bir deniz karşısı. bir apart hotelde. soysuz, ıssız, bütün kötülüklere gebe lanet olasıca bir gecede, evet, on birinde ama büyüktü Ezgi. yaşayamadı işte. umdu. yumdu gözlerini ve umutlar biledi bundan sonrası için. önüne çıkan engelleri hançerledi. uyuyordunuz anne. uyuyordunuz anne. çok güzel rüyalar görüyordunuz hem de. bir tavan arasında. ağlayamadım anne. büyümek zorundaydım. yaşamınız için. yaşamanız için. susmak zorundaydım. ben kendimi öldürmüşüm meğerse anne. bütün iyi niyetlerimi astım, insana dair her bir yanımı katlettim yıllar, yıllar sonra işte. şimdi olduğum kişiye bakın. bilmek bile istemezdiniz.

şimdi gurur duyun benimle. ben mükemmel kişiyim. karnemin hepsi beş. sevimli, saygılı, iyi bir kızım. geceleri dışarı çıkmayan, sınavlarına çalışan, yalan söylemeyen, şevkat duyan, yardım eden, lanet olasıca sikik bir beyinim ben. olmamı istediğiniz yönde ilerleyen. boş bir kalbim ben anne. şimdi gurur duyun benimle. şimdi hiçbir şeyin aslında geçemeyişiyle, şimdi bir geceyarısında takılı kalmış saatlerimle, şimdi bütün bir iklimsizliğiyle bu coğrafyaların, şimdi kırık yaşam notlarımla, şimdi damarlarımda hissettiğim kinimle, şimdi nefret edin benden. umrumda değil. şimdi gurur duyun benimle. olduğum kişiyle. olamadığım kişiyle. Ezginizle.

20100606

iç dünya.

mavi elbiseli kadın
sadece bilekleriyle geçiyor
yollarımdan

ve bir adam yanında
bagajı açık bir araba
mutsuz bir akşamüstü
işlerine bakar gibi ve aslında hiçliği yaşar gibi
eksik bir yaşam ve çoğulluk hissi
ölür gibiler. gözleri mavi, aynı elbisesi gibi
elleri kan içinde ve adamı,
o adamı, hissetmek ister gibi
sonsuz çağrışımlar ve bitmeyen yokluklar
sadece bilekleriyle
bagajı açık bir arabada
doyumsuzca sikişir
ve
yalnızca ölür gibiler.
yalnız/ca.

yağmur, hiç durmadan yağan yağmur
ve

şimdi anlıyorum bu insanların neden sonbaharı sevdiklerini
bu rüzgar
atlanmış satırları, yarım anlatılarıyla bu şiir bile
kulağımda on binlerce kelime
içimde sonsuzluk hissi
ve evet, ben bile var olabiliyordum.

kırmızıdan bozma pembe ojeler
saçmalıklar, öteler, son kullanma tarihini tüketmiş hisler
ve yalnızlık
bu şişeleri tüketen
bu hisleri katleden
yalnızlık hislerim,
ellerimden tutuyorlar sözde
var olamadığım her bir saniye
içinden çıkamayacağım büyük bir kaos, yaşamak ve o asil eylem
şimdi övünebiliriz
çünkü nefes bile alıyorduk.
adımıza insan diyorlardı ve
vardık

ki bu ojeler bile
sahip olamadığım bir kadınlık hissi
sanki normalim, bakın ben normalim, haykırıyorum sanki bütün bir dünyaya, işte böyle
sanki, normalim gibi, bakın ben normalim, gibi
çaresiz ve acınası bi dünya benimki
son kullanma tarihini tüketmiş
arka raflarda, gizli saklı satırlarda, bir art niyettim ben yalnızca
bir özne olamamış
kendi hayatında bile başrol olamamış
yarım bir insan.dım. ben yalnızca
yalnız/ca insandım
ve övünüyordum bile bununla
ben neyin gereğiydim
ben kimin varlığının delili
ben hangi sözcüğün ebediyeti
ve evet, biliyordum ben, hayatımda bir daha kimse olamayacaktı
kimseye, kimseye bir izin çıkmayacaktı üst rütbelerden
biliyordum, içimde büyük darbeler ve devinimlerle
biz çok güzel aşklar katlettik
biz çok insani duyguları
çok hayvansı hislerle, bir bir kirlettik
insan olmanın asaletini insanlara değerler vererek yitirdik
halbuki yollarımıza gitmemiz gerekirdi
halbuki işlerimize bakmamız ve lanet bir araba arkasında, lanet mutsuz bir adamı büyük bir açlıkla doyurmamız

halbuki ben sevmezdim sevişmeyi
insan olmayı bile
çünkü
anlamıyordum
anlamadıkça daha çok batar gibiydim ve düşünmeyi bıraktım en sonunda
elimde bir bira, bir pencere önü ve mavi iki bileği beceren mutsuz bir adamı izliyordum
yaşamım basitti.
nefes bile alıyordum.
bilemiyordum
bilemiyorum
asla ait olamayacağım bir yüzyılın sahneleri herbiri sanki
şuna bak, elimde mavi bir kalem
bir defter ve hala pencere önü
yağmur, hala durmadan yağan o lanet yağmur
ve "in loving memory"
tanrım, kusmak istiyorum
kusmak istiyorum çünkü gereği yok
bu olanların, bu olunamayanların
bu lanet kelimelerin bile

neden diyorlardı
bu öfke ve hazin ruh halleri
elleriniz diyordum
elleriniz çok güzel sizin

peki ya onları var kılan neydi,
peki ya düşünceleri
sahi, ne yapıyorlardı şimdi
mutlu muydular, umarım ki mutluydular,
ağlıyorlar mıydı, sikişiyorlar mı ya da yemek mi yiyorlardı
peki ya ben neden gidemiyordum yoluma
ben neden banane diyemiyor, beylik laflar edemiyor ve sadece işime bakamıyordum
ben neden bir pencere önü, birkaç lanet su damlası ve sonbahar çağrışımlarında bile,
ben neden soluk bir bilekte, mutsuz bir karede ya da kendi yalnızlığımda bile
bu insanlara varıyordum, yokluklarında bile
peki ya onları var kılan neydi,

-siktir git ezgi


sonra sustu bile. hiçbir zaman mavi bir elbisesi olamadı, bilekleri bile
gitti, var olamadı
dedi ki: bizim gibi kadınlar pek sevilmez
bozuk bir ağız ve göğüs dekolteleri
söylesene, övünebileceğim başka neyim kaldı ki

siktir git ezgi.
siktir git

burn, burn, burn

02:01. neden bilgisayarın başında olduğuma dair en ufak bir fikrim yok. yorgunum. uyumak ister gibiyim ama uyuyamayacağımdan da emin gibi.. bir garip. sıkıldım ben senden blog. senden sıkılmadım aslında. kendimden ve bu hiçliğimden. ya bebeğim, olmuyor işte, aklıma hiçbir şey gelmiyor, hiçbir şey de hissetmiyorum. keşkeleri var tüm bu cümlelerin. bunu anlamanı beklemem. şimdi yatağıma gidicem. müzik dinlerim herhalde. belki de kitap okurum. dalarım herhalde. dalarım ne ya. dalırım. dalırım olmaz asıl. ahah her ne boksa, o işte. bence ben çoğunlukla saçmalıyorum. saat 02:04. neden burada olduğumu hala anlayamıyorum. bazen çok saçma bir insana dönüşüyorum. bazen de acayip sağlam biri gibi görünüyorum. halbuki bu dünyadaki çoğunluk yanılgıdan ibaret. yollarım yok ve yürümüyorum da. nefes al. nefes ver. nefes al. içinde tut. tut. bırak. yaşamak basit bi eylem, bunu kim inkar edebilirdi? he işte böyle edebi cümleler bile kurarım. gecenin ikisinde(ve altı geçe). şimdi burası karanlık, bilgisayar da acayip ötüyor ve yat hadi ezgi, gibi çeşitli dırdırlara karşı mücadele veriyorum. karanlık olduğu için (bakmadan yazabilitem var gerçi) yine de şu noktalama işaretlerini yapabilmek adına eğilip bükülüp iyice uğraşmam gerekiyor. canımı daha da sıktı bu. bazen kendime çok gülüyorum. ağzımı da düzelticem sanırım, az evvel amına koyayım yazıp sildim, utandım çünkü. bir blogda ağzı pis hatunlardan hoşlanılmadığından bahsedilmiş, ben buna pek hüzünlendim. neyse, aman. bana ne ki. banane. ya da ayrı. ne fark eder. başım ağrıyör. canım edip cansever çekti. of, öyle tahrik ediyor ki bu kelimeler beni. öyle parçalıyor ki içimi. hele şu aşağıdaki şiir. gömüldüm bildiğin. neyse ya, bu konular da sıkıcı. en iyisi gideyim ben. dönerim sanırım bir ara. hoşça kal bebeğim. saat 02:10.

20100605

ne gelir elimizden insan olmaktan başka.

ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.


hiçbir şey ! kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor
avuçlarım"
belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş, yaşıyorcasına
uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
olmalarıyla-
korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
bekçisinin
korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
sallanaraktan

bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
aranan
korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
korkunçtur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
ışıklarında
ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
olmalarıyla
korkunçtur korkunç!
diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca
neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
tüketen kim. hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
inceliği
ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi

bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
gibi
ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında
ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
vurmalar
ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
konuda
ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
sonsuzunda
bu kadarcık bir şey-iyi ya, peki, şimdi kim var sırada
sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
ne güzel ellerimizle.. başlayın, hadi başlasanıza
örneğin bir kahve falı ? az müzik ? diyorum biraz iskambil!..
ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım
ayrıca
- dört kişiyiz!
- hayır on!.
- bin kişiyiz!
- bana kalırsa..
ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
öyleyse başlayalım: koz kupa! ah şu sinek onlusu bire bir
unutulmaya
çayınız soğuyacak! çayınız mı dediniz ? ne tuhaf biraz
anlıyorum

- üç karo!
- pas diyorum!
- susalım baylar, dört kupa!
ah şu sinek onlusu! koz kupa! çayınız mı dediniz ? susalım!
susalım-niye susalım-anılar mı dediniz ? ne sesli bir
vuruşma!

ya sonra ? bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
ne güzel ağzımızla.. yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum-sahi mi- ama isterseniz siz olun
siz olun, biz olalım kim olacak ? -hep böyle oyalansanıza
yani "şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
gibi oyalansanıza
biraz oyalansanıza.

bir oyun başka olamaz oyundan gibi
bir söz başka olamaz sözden gibi
bir şey başka olamaz şeyden gibi
tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
ne gelir elimizden insan olmaktan başka

ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.


hiçbir şey ! kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
bir yaşlı kadın en erkek boyutunda


kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
hiç bilmiyoruz
diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
tam öyle gibi.. demeyin: eh, biraz yorulsak da
demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla


ıı.

ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
dedi ki: siz niye yoksunuz acaba

bilmem ki – doğrusu bilmiyorum – niye yokmuşum ben
sahi ben niye yokmuşum – öyle ya – elbette sordum ona
dedim ki – ne desem beğenirsiniz – iri bir top çekiyor gibi bilardo masasından
dedim ki, falan filan..
örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan
ölüversem şuracıkta
bakınca herkes orama burama
derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim
hey tanrım! ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına.

yani kim yaşamış kendi adına
vardır ya, hani hep görürsünüz, berber dükkânlarında
tam önünde kapının, beyazla kırmızı bir şey döner
döner de döner öyle; hani bir simge, bir şey
hani ne başlar ne biter
hani ne vardır ne yoktur
tanrısal bir harekettir din adamlarınca
bana sorarsanız büsbütün hareketsizlik
çıldırtır insanı, zorlanmaya görsün insan bakmaya
hem sonra şaşarım buna, niye olmalı insansak bu akıntıda
herkes gibi bir şey niye olmalı
bakınca işte şurdan şuraya
masalar, masada yazı makinaları
derim ki, niye olmalı
bu yenilgin elleri, düzensiz, ak kâğıtları
sürüngen parmakları
çağrısız yüzleriyle önce ve ıssız
hayata bir şey demeyen bu garip adamları
bu cami önlerini, bu mühür kazıcılarını
mühürlere yazılmış loş, kuytu, serin
yıllarca unutulmayan o kadın adlarını
ve duvar diplerini, kararmış, dik yakaları
bilmem ki niye
yani masalar işte, masada yazı makinaları
istemem, niye olmalı
evleri, evlerde kalmaların umutsuz şarkıları
devingen çocukları, kırılgan bardakları, kirli – mor balkonları
bakımsız avluları
avlular.. ve uzun ve esmer domino oyuncuları
sonra gene upuzun kahveye çıkmaları
öyle hep çıkmaları, güneşli, düz sokaklardan
bitmeyen bir zamandan devşirmek yaşlılığı
kadınsa – nasıl artık – seğirtken bir ürperişle
yeniden bir erkekle.. ama hiç ummadığı
öyle ya ummadığı, çünkü korkmakla bundan
nemli bir vücut gibi düşürüp yalnızlığı
ki sevinsin diyerek çardaklı kahvelerde
yaş masalar üstünde onların anlamadığı
derim ki, niye olmalı
niye olmalı bilmem
şöyle bir yol kenarında yerini sektirmeden
ölümsüz bir şey gibi sevimsiz dilenci suratları
ve akşamüstlerini, kıvrılan dudakları
değişmez bakışları
bir hüzün gibi değil, doğrusu değil
hüzünden daha fazla, ölümsüz duyguları
derim ki, niye olmalı
şu oynak bacakları, yıkanmış köpekleriyle yan yana
kadife ayakları
bir sarı yol üzerinde neşesiz kadınlarla
hep aynı çizgiyi peyleyen o yorgun çocukları
herkes gibi bir şey niye olmalı
varken kendini bulmak, bulmalı
hem nasıl bulmalı ki, çılgınca uzaklaşan
sizlere gelmek için, geçerek bir ot kokusundan
atlayıp bir çiti birden, okşayıp bir kediyi
ah nasıl istediğim, sizlere gelmeli belki
sizlere, sizlere gelmeli bitirmiş gibi bir şiiri
öyle ki, kalmadan artık yapacak bir şey kalmadan
üstelik – bilmiyorum ya – biliyormuş gibi en azından
ben sizin hangi ülkenizde olduğumu o zaman
o zaman şimdi ne zaman, iyi bilerek
gelirim de sizlere, alınınca odaya
şöyle bir köşeye oturuncaya
kadarki o sıkıntıyı geçerek
başlarım konuşmaya

derim ki, öksürmüyorum, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
tıraş olmuştum ayrıca
bu gömlek yepyenidir, bakmayın ucuzdur, kötüdür, dayanılmaz kokusuna
ya sonra kaç kere şaştım o tuhaf çarşılarda
aynalar, danteller, cins baharatlar satılan orada
bilseniz kaç kere duydum bir kızın neyi duyduğunu
bahçesiz bahçelerde, ağaçsız ağaç altlarında günlerce uyunduğunu
ya nasıl istedim ki, “çok iyi”, “ah ne güzel” dediklerini
kırlarda, ot yiyen bir tavşanda süresiz olmak gibi
ve nasıl yitirdim ben kendimi

durmadım, geldim işte, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
tıraş olmuştum ayrıca
gömlekten söz açınca aklıma geldi
ben omuzlarımı sevmem, o geldi birden aklıma
bir sürü kemiktir onlar, salt kemik, takır da takır boyuna
sevmiyorum ayaklarımı da
yok koyacak bir yer, bulamıyorum, gözlerim var iyi ki
çünkü ben mutsuz kişi, durmadan onları kullanıyorum
gözleri, göz bildiğim her şeyi
yazık ki bir fırtınayla her zaman kirleniyorlar
bir şehrin içinden geçen nehirler gibi
sürüyüp götürüyorlar olanca pislikleri
kaskatı bir intiharı, yok yerden bir cinayeti
bir sevişmeyi.. o benim yapayalnız gözlerime fırlatıyorlar

hıh!. işte bunlar da kendi gözleri
kızarmış aklarıyla kendi gözleri
her gün bir o kadar görmeyle kayboluyorlar
ve dalgın bir bakışta yansıtıp yüreklerini
kayboluyorlar bir bir
öyle ki – ben diyelim – yeniden bulmak için onları
yeniden bulmak için
çırpınıp duruyorum dört duvarında kendimin.

o zaman gelsin omuzlarım, gelsin ellerim
ayaklarım da
öyle bir üst kat manzarasıyla, bir vurgu gibi
takır da takır, takır da takır boyuna
yürüyüp gidiyorum onlarla
parklara gidiyorum üst üste niyetler çekmeye
ihtiyar kumruların ağzından
kocaman kamyonlara düzenle sıralanan
kutulardan birini
çekiyor gibi en altından
alışıyorum buna da, bu fırtınaya da
bir ellik, bir avuçluk, bir anlık bu avuntuya
çünkü bu hep böyle oluyor her zaman.

derken bir “hey!” çıkıyor çok kısık bir sesle ağzımdan
hey, sana söylüyorum, park bekçisi, serseri!
bir parça şarabım var altından
yaş desen kırkı bulmuş, ölümümden bir parça
yani bak kısa yoldan bir toplam
nasıl da çizgilendim, büsbütün aklaştı saçlarım
ve yorgun bir duman gibi savrulup çay ocaklarından
düzlere vursam düzlerden
dağlara vursam dağlardan
önce bir kendime doğru: kimsesiz, ince, sokulgan
sonra hep her şeye doğru, o denli hızlanaraktan
ve cansız, ve soluk kilise resimleri gibi
acılı, bungun, geçerim dalgınlığınızdan
öyleyse de bana, nasıl anlamam
tükenmiş sevgilerce mektuplarda bulunan
o “her şey” kelimesi gibi
anlamı bitmek olan
nasıl anlamam ben kendimi
işte hey park bekçisi serseri
bir parça şarabım var altından
çeksem diyorum kafayı, sen bari açma çeneni
açma ya, istiyorum, azıcık anlayıver beni

bilsen ki o enayi, hani cam tacirinin karısı
– hani ben memurdum yanlarında –
gelecektir birazdan. öff!. şimdiden ne sıkıntı ha
giyinmiş, sürünmüş, takınmıştır şirretliğini
geçecektir karşıma, bir beni süzecektir, bir elimdeki şişeyi
ama ne denir sanki, bilmez mi işte o da
her şeyi nasıl teptim, bilmez mi
oysa kaç kere yüz verdi, üstüme saldı gözlerini
baktı ki iş yok bende, üstelik aldırmıyorum
bir akşam yemeğinde, dostlarıyla beraber
eliyle dürterekten yanındaki erkeği
beni göstererekten: ha ha ha, hi hi hi..
gerçi sarhoştu biraz, bana ne onun sarhoşluğundan
sonra bilmem ki nasıl, öyle canlıydı ki elleri
durmadım, çıktım sokağa, sokaksa ne güzeldi
o cansız, o soluk kilise resimleri gibi
bir tanrı duruyordu, az ötelerde
mutluydum, niye mi? çünkü be yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi
ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam
ve hüzün... isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni


ııı.

ben sanki unuttum da yaşamakta olan her şeyi
acıyı, sevinci, aşkı, o her zamanki her şeyi
derim ki vakit olmayacak, olmayacak pek şimdi

hanlarda, ve pirinç karyolalarda, ve deliksiz uykularda gibi
tadarken bir ekmeği hep, kurarken bir cep saatini
tam öyle gibi, çok alıngan birinin doyumsuz yalnızlığında
o karanlık sözlerin daha bir kesinleştiği
gibi
vakit pek olmayacak şimdi

bir bir gezindim de ben bütün mezarlıkları
zakkumları gördüm ve erguvanları
ölüler gördüm ölüler, bir avuç kemikle o sonsuz
onlar ki ne yaparlar, hiç bilmem – ben sevmem omuzlarımı
ayaklarımı da
takır da takır, takır da takır omuzlarımı
ayaklarımı
ayaklarımı, omuzlarımı
içimde yürürler doldurup uykularımı
dışımda yürürler, ki benden değiller gibi kaskatı
ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
yaşarken olmadığını, sonra hiç olmadığını
ve nasıl isterim ki, açınca bağrımı birden
der gibi, diyerekten: ey lazar çık dışarı!
çık dışarı, çık dışarı!
oysa ne mezarlar konuşur, ne lazar çıkar dışarı
ne de bir ses olur ağzımda: kaygılı, titrek
göstermek için sizlere yaşıyor diye insanı
ne sanki bir böcek gibi olduğum yerde kurumak
süpürün kabuklarımı!
ne öyle balıklar gibi vurmak kıyıya
döndürmek için sulara bir balık boyu yaşamı
ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
yaşarken olmadığını, belki hiç olmadığını
ya sonra nasıl işte, kuşkuyla soraraktan
insan, insan, insan! ben miyim, başkaları mı
ben miyim başkaları mı – yani bin köşeli, bin kıyılı
bir kavrayışla
istesek bir şey değil
istesek daha fazla
takır da takır, takır da takır omuzlarıyla
ayaklarıyla
nedir mi insan? – ya nedir sahi, biraz anlatsanıza!.
hadi anlatsanıza!
- elbette anlatırız, niye anlatmayalım
- insan mı dedik, ne dedik? haa, tamam, bize kalırsa..
- evet size kalırsa
- hiç canım, biraz oyalansanıza


ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

hiçbir şey! işte çok beyaz yataklarda çok beyaz öğlen uykuları
bir suçun olmazlığı, bir elin çalmazlığı kapınızda
bir deniz – ta dibinden – süresiz duyduğunuz
kutsal ama din değil, bir tutku kafanızda

dersiniz: bir konser sonu, geçmekte yaz ikindilerinden
bir pencere sapsarı; ya sizden, ya müziğin renginden
dersiniz hiç çekinmeden
dersiniz: niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı
örneğin bir balkonu, oradan
balkona ekleyerekten bir dağ başını
sonra balkonla dağı
ansızın bitiştiren
öyle bir kuş sürüsü tek kuşa benzeyerekten
bir aşağı bir yukarı
niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı

niye kullanmayayım öylesi bir ustalıkla
bularaktan bir yüzü, okşayaraktan saçları
derim ki tam sırası, yakaraktan bir cıgara
üfleyip tutaraktan bir sürü akçıl dumanı
ve nasıl bir fiyakayla elleri cebe sokmalı
bilirim, böylece vakit olmalı

bilirim, böylece vakit olmalı
bir caddeyi kullanmalı az çok, bir göğü, bir kadeh siyah şarabı
denedim, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
yerler var, boyunca sokaklar, geçince çok duvarları
o duvarlar ki hep öyle: akasya, erzurum, askerlik fotoğrafları
ya kâğıtlar – ne de çok – çok gözlü bir deniz hayvanı kâğıtlar..
nerde bir alaska var, nerde bir alaska yok, işte onları
nerde bir afrika’yı
afrika.. ve akılda tutulan yerleşik insan kokuları
diyorum kullanmalı
o durmuş saatleri, baş başa evrensiz kalmaları
şehvetli çarşıları; çarşılar.. yağ, balık, gül yazıları
kocaman evleri sanki, bir kocaman anahtarları
bulanık bir göz gibi – tam öyle gibi – çok kaygan odaları
odalarda yan yana, erinçli, hür yatmaları
diyorum kullanmalı
“nereye? – bilmem ki..” işte o adamları
eskimiş kanları az çok, bir filmin koptuğu yeri, resimsi bakışları
peygamber soylarını, o uysal ateşleri, hurma şaraplarını
ve kutsal kitapları
öyle ya, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
bu ölümsüz kalmaları
yani bir sonsuza varmayı boyuna – biz ikimiz seninle
ama sen kimsin işte? bunu hiç sormamalı
bunu hiç sormamalı; bitmesin, sürsün diye
böylece, azıcık vakit olmalı

ıv.

korkunç, biz buna sonbahar diyoruz, oysa bir böceğin vızıltısı
bir yaşlı çocuktan azalan sesi dünyanın – bir böceğin vızıltısı
pis lokantalarda çekilmez akşamüstleri – bir böceğin vızıltısı
bilmem. kimi duymak istiyorum ben? sizi mi? – bir böceğin vızıltısı
ah şimdi o taş evin sıcağında – sanki bir anmak istediğim öyle uzak ki, nasıl
nasıl bir hüznün başkaldırışı – bile değil – bir böceğin vızıltısı
herkes ne çabuk göçüyor. azıcık korkuyorum. dün biri gitti
olanlar oluyor işte – ne yaparsın – bir böceğin vızıltısı
akşamları uykum kaçıyor. kaçsın – yaşlı teyzem diyor ki
diyor ki – vallahi anlamıyorum – bir böceğin vızıltısı
bir de hep unutuyorum – anlamadığımı – özürler diliyorum durmadan
ohoo!. teyzem mi? uyumuş oluyor çoktan – şu kantolar ülkesinde canım
eski bir üsküdar’da, bir gül kokusu ağırlığında dolaşıyor belki
hay allah! nereden çıktı şimdi? bu saatte kim olabilir ki
yani ben kimseyi tanımıyorum ki – kendimi bile – ah şu böceğin vızıltısı
bir gün kırmızı gözlü birinin gülbahar oynayışında beraberdik
her neyse, amcamın namuslu günleri
neden bana kız resimli çakısını vermedi acaba, bir türlü öğrenemedim
istemem düşünmeyi bile – yahu ben demin sokaktaydım, şimdi nerdeyim, meyhanede miyim
konyak mı içiyorum? niye mi sevmiyorum mısır ehramlarını, osmanlı tarihini
bu hangi şarkıcı – sıkıyor beni – kolyenizi sevdim nermin hanım!
bu kaçak tütünü niye mi içiyorum? bilmem ki.. hani bir sorguya çekseler beni
çeksinler, ne suçum var sanki, suçsuzum ben vallahi billahi
azıcık dalmışımdır – ha şunu anlasaydınız – bütün suç dalgınlığımda
polis mi? tutsak mıyım? ne adamsınız siz! götürün bari ilgisizliğimi
bu konyak niye çok pahalı, ben bu orospuyla yattım diye mi, ayıp
çok ayıp! hem birazdan gene yatacağız, öyle değil mi sevgilim

siz şu hesabı getirin hele, ben böyle kalçalar görmedim ne zamandan beri
gülmeyin canım! şu hayvan suratlı adam bize bakıyor da ondan, kızıyorum
bu turunç likörünü kim içiyor sabah sabah? demeyin, sahi ben gene mi yalnızlıyorum
gene mi, ah niye ağlayamıyorum bu güneşli istanbul vakti
hani ben böyle istiyorum da, bırakın böyle olsun, öyle mi.

olsun. herkes ne güzel kıyılarda ne güzel ayaklarına bakıyor
bir gökyüzü dinleniyor içimizde, bir huysuz at, bir soru, derken bastırıyor o böceğin vızıltısı
gittikçe bastırıyor, iyi bastırıyor şimdi, örneğin ben o vızıltısıyla uyanıyorum sabahları
ne gelirse yapıyorum elimden – duymamak için – sanki bir
dilim ekmeği bir yıl kadar uzatıyorum

sanki bir istasyona vuruyorum ilkin, şöyle bir ilk çağa vurur gibi. iyi mi?

ya da bir tren geçiyor da az ötemden, ben o trenin doğu yolcuları
bir süre değişik, bir süre anlamamış, giderek tam eskisi gibi kendime bakıyorum
dedim ya, ne gelirse yapıyorum elimden – unutmak için – ah şu böceğin vızıltısı
bastırıyor durmadan. bense yalnızlığa daha bir yalnızlık koyuyorum, hepsi bu
yani bir böcekte yaşıyorum – dersem inanın – onu deviniyorum hep, bilmem ki..
bilmem ki.. üstelik sevmiyorum da, neyi sevmiyorum, yalnızlığı, öyle mi
kim bilir belki de, bütün gün sesleniyorum çünkü – nereden
örneğin bir sonbahar sözcüğünden, bir dilbilgisi yanlışından,
bir satır başından belki. belki de...
bir doğu kentinden, bir ölü gömme töreninden, sesli bir
manastırdan az çok, bin adet bir ak güvercinden
kendimden, yanlış ve eksik olan bir yerden; bir nymphe
masalından sanki: korkuyla sinen, şehvetle yiten, ses
olan doygunsuzluğuma, benimle eşitlenen
her şeyden, ama her şeyden; değil bir eşkıya çatışmasından
yalnız, kuru bir dereden, dural bir kargadan, ölümün yepyeni bir sözlüğünden
yepyeni bir sözlüğünden. ölümün. o yılgın silahlardan. yani
bir şiir parçasından belki. bir sokak kargaşasından
cinsel bir çekişmeden
arta kalan bir yerden: bitkisel gözlerinden, katılmış
içlerinden, o kansız evrelerinden, sürekli hüzünlerinden
bilmem ki neden. işte bir çocuk durgunluğu gibi. ama tam
öyle gibi. önce bir sorguya takılı: uyumlu, ürkek,
bitimsiz derinleşen
ve içsel bir bulantıdan. ve çirkin bir gülüşten. ve güçsüz bir
atılımla belirsiz bir av hayvanının döllerinden
gelince birden gelen; nedensiz bir üşüntüden, kıyısız bir
denizden, ışıksız bir lambadan, az konuşkan, iletken
onların dillerinden, onların kuşkusundan, onların her
şeyinden, dışardan hiç bilinmeyen
sinsi pis çentiklerden. sanki bir tortu gibi. arınmaz kirler
gibi, gelişen artan, kendini biriktiren
nedense biriktiren. sonra hep dışa vuran. birden. öyle bir
pas lekesi. gibi. kararsız sözlerinden, dengesiz
aşklarından, tanrısız ellerinden
yenilgin. ve karşıt bir yörüngeden: dualarda eriyen, kuytularda direnen, içkilerde küçülen
atılgan bir duruşla o sonrasız, edilgen
böyle hep seslenirim ben. duyan kim? ama ben seslenirim – nereden
nereden? – baktıkça üreyen, saydıkça çoğalan, vardıkça yetişilmeyen
seslenirim kendimden: öyle soy, öyle güzel, öyle çekici
vardır ya, sirenler gibi işte: “size ben öğreteceğim dünyanın gizlerini!”
gel gör ki anlatamam, vardıramam sözlerimi. bildiniz, hep o böceğin vızıltısı
durmadan bastırıyor. kötü bastırıyor şimdi. örneğin ben o
vızıltıyla bakıyorum yanıma yöreme
bakınca bir baş dönmesi – o kadar hızlı ki her şey – bir
kalın testere bir gökyüzünü kesiyor tam ortasından
bir katılık bir katılığa yapışıyor. bir çark dönüyor iç mavileriyle. şu, bu..
bir çocuk ip atlıyor. biri bir tel çekiyor karşıya. bir mağaza
vitrini gürültüyle duruyor anlatılamaz
ha babam yazıyor biri. bir haham tevrat’ı dört dönüyor – yahu bu sokaklar da kim
yapmayın, meyhanedeyim ben, çok kadehten bir kadehim yok benim
o kadar hızlıyım ki başım dönüyor – bari şu vızıltı olmasa
iyi ya, belki de yalnız değilim – değilim de – durmuşum bir yalnızlıkta
durmuşum, bunu anlıyorum, duyurmak istiyorum üstelik
istiyorum – duyurmak – düşmeden bir kayıtsızlığa


yani ben böyle istiyorum, bırakın böyle olsun
diyorum – pek uzaktan – sevgilim, boş geçirmeyelim mi geceyi
ben o senin omuzlarını düşündüm, bundandır, şimdi gözlerim beyaz
benim gözlerim beyaz – hem nasıl – bilmiyorum, ya seninkisi
ne dersin, hayır mı, boş geçirmeyelim mi geceyi
kapasak mı pencereyi acaba
geçiyor – anneniz mi – eskimiş yün kazaklarla
babanız – daha erken – gelmeyen babanızla
gelecek! – annenizdir – çoğalan gözleriyle kapıda
gelmiyor – babanızdır – bulunmuş eşyalar arasında
ağlıyor – annenizdir – yok canım, biraz oyalansanıza!
gibi oyalansanıza
girerekten mutfağa, soraraktan o kalaylı taslara
çünkü o baş dönmesi ya orda, ya yukarda tavan arasında
güveler, hep güveler, bir delik, bir delik daha
biraz oyalansanıza!

bir oyun başka olamaz oyundan gibi
bir söz başka olamaz bir sözden gibi
bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
ne gelir elimizden insan olmaktan başka.

ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da .




~Edip Cansever

20100604

sikko.

bir erkeğin sigara içişine aşık olmak da neyin nesiydi ki böyle.
sanırım artık çok daha katı kurallarım var.
ya da aslında hiçbir kuralım yok, hiçbir şeye dair.
böylesi çok güzel.
her cümlede bir entıra tıklamak da ayrı bi güzel.
hayattaki en amaçsız insan olduğumu düşünüyorum.
ve bir de bir karar aldım.
bundan sonra, karşıma çıkacak ilk adama, kitap soracağım.
kitap okuyor musun?
kimleri okuyorsun?
kimleri seviyorsun?
yanıtı umrumda bile olmayacak herhangi bir soru.
aslına bakarsan, böyle bir soru sormayacağımı bile biliyorum.
karşıma bir adamın çıkmayacağını bile.
sonra kararsızım ben.
ne yapacağımı bilemeyecek kadar da boş hissediyorum.
bütün bir gece, bir tv ve dvd eşliğinde, elimde bulabildiğim herhangi bir yiyecek, dexter izliyorum ve bir gün biterse ağlayabilirim sanırım.
öyle çok benziyoruz ki.
öyle hissizim ki.
söylesenize, siz kimdiniz?
bu tarih ne ara bu hale geldi.
bu şehirler, bu adamlar, bu kadınlar
bu eller, bu olunamayanlar.
söylesenize, hangi çağa aittik biz?
kimlere, neylere aittik ve hani
hani tanrımız nerede?
ellerin diyordu adam. ellerini neden aldılar senin
suçluydum dedim, çünkü ben bu insanları çok sevdim.
diyor iç ses. iç ses hiç susmuyor ve
biz çok hüzünlü kadınlardık.
kalçalarımız oynamazdı, sevişemezdik ve çirkindik bile
adımlarımız yanlış yönlereydi her zaman
gözlerimiz yanlış adamlar üzerindeydi ve umutlarımız
köreldi yaşamdan uzak kaldığımız her bir zaman diliminde
köreldik yaşayamadığımız onca zaman diliminde
neden diyordu, neden, neden, neden
sus demek geliyordu içimden. bağırmak ve sadece susması için yalvarmak
bu sözcük içimi parçalıyordu
neden diyordu
sus diyemiyordum
ve evet, içim parçalanıyordu
sonra bir yolda buluyorduk birbirimizi ve kestirmelere yönelir gibiydik
bazı yolları öyle çabuk aştık ki
ve bazı yerlerde öyle çok takılı kaldık ki
insanlarla çağlar girdi aramıza, yaşamlar ve siz/sız ekleri
sonra neden diyorlardı
ellerinizi neden aldılar sizin
çünkü diyorduk. çünkü ve konuşmak için gücümüz yetmiyordu artık
artık sadece susar gibiydik
söylesenize, biz kimdik
hangi çağdaydık
hangi tarihte, hangi şehirde
ve sahiden biz kimdik
biri bana bir şeyler söylemeli.
biri sahiden kurtarmalı beni ve neden sözcüğü eşlik etmemeli cümlelerine
çünkü demeli. çünkü. neden değil
sonrası bir yatak-dexter döngüsü
tanrım, sevişmek istiyorum.

20100603

çıldırtan denge.

hayatlarında, sadece bir alana yönelmiş olan insanlara tapmak istiyorum. müzik, edebiyat, spor, aile, iş, eğitim. hiçbir zaman tekil olamadı bu benim için. kendimi bir şeye odaklanmış hissedersem, boğuluyordum ve değeri yitiyordu. bir şeye zorunlu hissedersem, bitiyordu o işte. ve benim içimde sonsuz bir çatışma oldu her zaman. dışa karşı hep güçlüydüm ve içime girmesine -kimsenin girmesine- izin vermedim bugüne dek. bu blog tam da bu yüzden var. hayatımdaki hiçbirinin, buradaki hiçbir şeyden zerrece haberi yok ve olmayacak da hiçbir zaman. çünkü yapamıyorum. ne hissedersem hissedeyim, bunu yansıtamıyorum. bu çok fazla bencilce geliyor, anlıyor musun. her neyse. içimde güçsüz yanlar gizli. kendimden bile gizli bunlar ve ben bile kendimi tanımıyorum bu yüzden. üzgünüm bunun için. ama henüz zamanım dolmadı. henüz ölmeyeceğimi biliyorum. bu çok uzun sürmeyecek, bunu da biliyorum ve inan bana önemi yok bebeğim. bütün bunlar his meselesi. bir şeyin gerçek olmadığına mı inanıyorsun, o şey gerçek değildir. olamaz da. her şey bir bakıma ellerimizde ve bunu bilmek, bunu fark edebilmek sahiden de hoş bir duygu. her neyse, ne diyordum. bir şeylere zorunlu hissetmek. ben her zaman kendimi bir şeylere zorunlu hissetmişimdir. bu yüzden yaşamım hiçbir zaman istediğim şekillerde olamadı. yani bir adamlaysam eğer, hangi duyguyu hissediyorsam hissedeyim, sırf onu düşündüğüm için kendi yaşamımdan vazgeçebilirim. hak etsin ya da etmesin. yani öyle etik bir çaba içindeydim ki, şimdi bu dünyadaki en aptalca şey gibi geliyor. çünkü gerçek manada, kimse hiçbir şeye değmiyor. ve her ya da hep diye bir seçenek yok. her şeyin bir sonu var ve biz bunu bile bile yalanlara kanıyoruz, ya da ağzımıza aldığımız cümleler aslında çok başka insanlara ait. peki ya neden? ne gereği var? yani söylesenize, neden evleniyor bu insanlar? herkes birbirini sonsuza dek yanında olmayı dileyecek kadar sevemez ki? niye bazı şeyler düz mantık dahilinde işlemiyor? neden bu kadar duygulu görünen şeyler aslında içinde hiçbir duygu barındırmıyor? istedikleri kadar aykırı bulsunlar beni, istedikleri kadar kötü ya da bok kişi olayım. bütün bunları yüzlerine vurmaktan çekinmeyeceğim. bu yanılgılar canımı sıkmaya başladı çünkü. bir gün beni gerçekten biri yeniden kandırabilecek mi, işte onu öyle çok merak ediyorum ki. yıllar sonraki ben, sana sesleniyorum, umarım deli ya da ölü değilsindir. seni seviyorum. daha doğrusu seni sevmek için elimden gelen her şeyi yapıyorum. hoşça kal.

belki.

hiç unutmadığım bazı görüntüler saklı hafızamda. önceleri bu kadar belirgin değildi. öğrendim ki, unutmak isteyince daha çok hatırlıyormuş insan. daha çok deşiyormuş bir şeyleri. sonra devrik cümleler bile kuruyormuş böyle. çevresindeki kişileri yoruyormuş. sadece konuşuyor, başka bir işlevi de kalmıyormuş hayatta. bütün gücünü şu hiç unutulmayan görüntüleri, şu unutmak isteyip de daha çok hatırladığı şeyleri hafızasından geri dönüşümsüz bir biçimde silmek için kullanıyormuş.

şimdi aklıma bir bayrampaşa günü geliyor. küçüğüm. halbuki kendimi çok büyük sanıyorum, aynı şimdi olduğu gibi. aynı daha sonra da olacağı gibi. bir tünel gibi. yürüyorum. yalnız gibiyim. ya da birileri yanımdalar ama yoklar da aynı zamanda. istanbul'u bu yüzden seviyordum ben. bayrampaşa yüzünden. bir eve gidiyordum. her seferinde aynı oluyordu bu ev ve oradan metroyu izliyordum. aptal bayırları vardı buranın ve bir saat bile almıştım oradan. pembe ve dijital bir saatti bu. hayatımda para bayıldığım son pembe şey. annem beni tedavi ettirmekten söz ediyordu. istanbul'a gidip tedavi olacağımdan, ve artık geçeceğinden söz ediyordu. istanbul beni iyileştirsin istemiyordum ben oysa. ona böyle anlamlar yüklemek istemiyordum. böyle sorumluluklar. ve olamayacak şeylerin vaatleri. bir şeyi bundan daha kötü kılamazdı hiçbir şey. bu yüzden kabul etmedim. bu yüzden kendim aşmak istedim bir şeyleri ve bunu başardım da. ama her zaman bir bayrampaşa günü gizli kaldı hafızamda. ve yanımda gerçek manada kimse yoktu. ve ben o küçücük yaşımda bile sadece bir metro görüntüsüne takılıp kalıyordum. beni sadece bu doyurabiliyordu. beni sadece bu yaşatabiliyordu.

düşündükçe anlıyorum ki. aslında her şey yıllar, yıllar önceden beri üzerine yapışıp kalmış bir hüznün beraberindeydi. sadece, anlamak için zaman gerekliydi. rutinlerden ya da kalıplardan sıyrılmak ve tamamen duru bir halde gözlerini açmak bu dünyaya. sanırım bunu yapıyorum. sanırım bu beni hissizleştirse de, bu yaşamam için gerekse de, ileride mutlu bile hissedebilirmişim gibi. bir gün bu da olabilirmiş gibi.

şimdi, hayatındaki en kıytırık, en inciğinin cinciği insanı bile unutmayan ben, şimdi, varlığına şahit olduğu her nefesi taparcasına seven ben, unutmak için çabalıyorum. belki, bir gün olur bu. ve susar iç ses. 

du hast.

bu sabah okula yürüyordum, önümde de bir hatun kişi vardı. öyle bir kıvırtıyordu ki, hiçbir zaman bir kadın olamayacakmış gibi hissettim kendimi. hiçbir zaman böyle yürüyemezdim ben çünkü. odunun biriydim işte. küfür eden, saçmalayan, garip, felsefik bişey. 

nedense çok hüzünlendim bu sabah ben. öyle etrafıma bakındım sonra. her şey çok başka, bambaşka şeyleri çağrıştırıyordu. sorun o kadın değildi. o kadının oradan oraya gidip gelen kıçı bile değildi sorun. sorun bendim. bunu hep biliyordum zaten.

bir gün düzeleceğim. bu biraz da çirkin betty kıvamında bir hikaye olacak. yani müthiş bi değişime uğrayacağım ve sonra insanların karşısına çıkacağım. tabii bu arada o hatunu bulmam ve bana da öyle yürümeyi öğretmesi için ikna etmem gerekicek. ama olsun.

olala blogçum. değişim, beni en çok bu heyecanlandırıyor.
zaman diyorum. zaman. ve bırak, aksın gitsin.
3 Haziran 2010. biri bana tüm bunların şaka olduğunu söylesin.

conscience.

aslına bakarsan, hissettiğim hiçbir şey için kendimi suçlamıyorum. olan oldu. belli şeyler yaşandı ve hiçbirinin zerrece önemi yok. buna takılan sensin. en azından hislerime bir suçlu yamamak elbette işine gelirdi. ama endişelenme artık. ben gülüyorum. ben sahiden gülüyorum ve bu içimden gelmese de, görüntüm mükemmel. her şey gayet normal gibi ve inan bana sorun çıkmayacak. kimse, gerçekte ne ya da kim olduğumu hiçbir zaman anlamayacak ve sakın üzülme. hissettiğim hiçbir şey için seni de suçlamıyorum çünkü. bir gün yaşadıklarıma değil, yaşayamadıklarıma ağladığımdan bahsetmiştim. oysaki çok küçüktüm ve böyle dememem gerekirdi. saçma sapan şeyler düşünmemem ve aslına bakarsan, unutmam ya da üzerinde hiçbir şekilde durmamam gerekirdi. hiçbir zaman gerekeni yapmadım ben hayatımda. her zaman iyiler ve kötüler vardı. doğrular ve yanlışlar. ve ben içimden gelen şeylerin doğru ya da iyi şeyler olması için kıçımı yırttığımı hatırlıyorum. herkes kadar insan olduğum zamanlardı bunlar. ve sonra büyüdüm. herbirini unuttum. şimdi, hatırladıkça komik geliyor ve biliyorum ki artık hiçbir şey doğru ya da yanlış, hiçkimse iyi ya da kötü olmayacak. bunu bilmek beni rahatlatıyor. şimdi keskin virajlar almıyoruz biz bu yolda. ya da uçurumlar beklemiyor yolların sonunda bizleri. biz sadece gidiyoruz. belki şimdi amacımız kalmadı. belki hiçbir zaman bir amaç olmayacak ama en azından attığımız bu adımlar tüm bu saçmalıklardan defalarca gerçek. en azından kendimizden eminiz ve evet, bu böyle sürüp gidecek. ama endişelenme artık. geçti. artık, geçti.

öylesine.

abi naber ya? özledim saçmalamayı. bu aralar çok amaçsız bi yaşamım var. yani sınavlara girip çıkıyorum, dexter falan izliyorum. öyle, sıkıcı. bazen gelip buraya bir şeyler yazıyorum ama çoğunlukla siliniyor herbiri. yani biri bir gün şu taslakları temizlemeli. çok uzun iş. bu arada turkcell sms paketimi yenilediği için artık nereme sokucağımı bilemediğim on bin adet sms'im var. az sövmedim. yine de sorun değil. aslına bakarsan artık hiçbir şey sorun değil sevgili blog. yani öyle bir yerdeyim ki (ahmet kaya geldi lan aklıma, neyse) kaybedebileceğim hiçbir şey kalmadı elimde. daha dün gece, kararlı adımlarla, anneme doğru yürümeye başladım. "ben yardım almak istiyorum" demek üzere ağzımı açmışken, öyle saçma sapan olaylar oldu ki. hay ben böyle işin diyerek bundan da vazgeçtim ve amaçsız hayatımı sürdürmeye karar verdim. yalnızlığın da ayrı bir tadı varmış lan blog. bi seni seviyorum ben zaten. bi sen varsın çünkü. (duygusal anlar) şimdi gidip yarınki (hiçbir bok bilmediğim) almanca sınavına çalışmak yerine, vicdanımda azıcık bir sızlanma olmaksızın dexter izlemeye devam edeceğim. bu herif aynı ben lan. (gerçi o bi seri katil) yine de hissiziz biz. bazı şeyleri hissedememek aslında beni daha güçlü kılıyor. sevinmeliyim bu yüzden. neyse blogçum, dönüşüm muhteşem olur herhalde. şimdilik yoksay beni. öperim.