20100605

ne gelir elimizden insan olmaktan başka.

ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.


hiçbir şey ! kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor
avuçlarım"
belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş, yaşıyorcasına
uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
olmalarıyla-
korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
bekçisinin
korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
sallanaraktan

bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
aranan
korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
korkunçtur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
ışıklarında
ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
olmalarıyla
korkunçtur korkunç!
diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca
neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
tüketen kim. hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
inceliği
ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi

bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
gibi
ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında
ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
vurmalar
ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
konuda
ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
sonsuzunda
bu kadarcık bir şey-iyi ya, peki, şimdi kim var sırada
sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
ne güzel ellerimizle.. başlayın, hadi başlasanıza
örneğin bir kahve falı ? az müzik ? diyorum biraz iskambil!..
ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım
ayrıca
- dört kişiyiz!
- hayır on!.
- bin kişiyiz!
- bana kalırsa..
ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
öyleyse başlayalım: koz kupa! ah şu sinek onlusu bire bir
unutulmaya
çayınız soğuyacak! çayınız mı dediniz ? ne tuhaf biraz
anlıyorum

- üç karo!
- pas diyorum!
- susalım baylar, dört kupa!
ah şu sinek onlusu! koz kupa! çayınız mı dediniz ? susalım!
susalım-niye susalım-anılar mı dediniz ? ne sesli bir
vuruşma!

ya sonra ? bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
ne güzel ağzımızla.. yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum-sahi mi- ama isterseniz siz olun
siz olun, biz olalım kim olacak ? -hep böyle oyalansanıza
yani "şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
gibi oyalansanıza
biraz oyalansanıza.

bir oyun başka olamaz oyundan gibi
bir söz başka olamaz sözden gibi
bir şey başka olamaz şeyden gibi
tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
ne gelir elimizden insan olmaktan başka

ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.


hiçbir şey ! kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
bir yaşlı kadın en erkek boyutunda


kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
hiç bilmiyoruz
diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
tam öyle gibi.. demeyin: eh, biraz yorulsak da
demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla


ıı.

ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
dedi ki: siz niye yoksunuz acaba

bilmem ki – doğrusu bilmiyorum – niye yokmuşum ben
sahi ben niye yokmuşum – öyle ya – elbette sordum ona
dedim ki – ne desem beğenirsiniz – iri bir top çekiyor gibi bilardo masasından
dedim ki, falan filan..
örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan
ölüversem şuracıkta
bakınca herkes orama burama
derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim
hey tanrım! ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına.

yani kim yaşamış kendi adına
vardır ya, hani hep görürsünüz, berber dükkânlarında
tam önünde kapının, beyazla kırmızı bir şey döner
döner de döner öyle; hani bir simge, bir şey
hani ne başlar ne biter
hani ne vardır ne yoktur
tanrısal bir harekettir din adamlarınca
bana sorarsanız büsbütün hareketsizlik
çıldırtır insanı, zorlanmaya görsün insan bakmaya
hem sonra şaşarım buna, niye olmalı insansak bu akıntıda
herkes gibi bir şey niye olmalı
bakınca işte şurdan şuraya
masalar, masada yazı makinaları
derim ki, niye olmalı
bu yenilgin elleri, düzensiz, ak kâğıtları
sürüngen parmakları
çağrısız yüzleriyle önce ve ıssız
hayata bir şey demeyen bu garip adamları
bu cami önlerini, bu mühür kazıcılarını
mühürlere yazılmış loş, kuytu, serin
yıllarca unutulmayan o kadın adlarını
ve duvar diplerini, kararmış, dik yakaları
bilmem ki niye
yani masalar işte, masada yazı makinaları
istemem, niye olmalı
evleri, evlerde kalmaların umutsuz şarkıları
devingen çocukları, kırılgan bardakları, kirli – mor balkonları
bakımsız avluları
avlular.. ve uzun ve esmer domino oyuncuları
sonra gene upuzun kahveye çıkmaları
öyle hep çıkmaları, güneşli, düz sokaklardan
bitmeyen bir zamandan devşirmek yaşlılığı
kadınsa – nasıl artık – seğirtken bir ürperişle
yeniden bir erkekle.. ama hiç ummadığı
öyle ya ummadığı, çünkü korkmakla bundan
nemli bir vücut gibi düşürüp yalnızlığı
ki sevinsin diyerek çardaklı kahvelerde
yaş masalar üstünde onların anlamadığı
derim ki, niye olmalı
niye olmalı bilmem
şöyle bir yol kenarında yerini sektirmeden
ölümsüz bir şey gibi sevimsiz dilenci suratları
ve akşamüstlerini, kıvrılan dudakları
değişmez bakışları
bir hüzün gibi değil, doğrusu değil
hüzünden daha fazla, ölümsüz duyguları
derim ki, niye olmalı
şu oynak bacakları, yıkanmış köpekleriyle yan yana
kadife ayakları
bir sarı yol üzerinde neşesiz kadınlarla
hep aynı çizgiyi peyleyen o yorgun çocukları
herkes gibi bir şey niye olmalı
varken kendini bulmak, bulmalı
hem nasıl bulmalı ki, çılgınca uzaklaşan
sizlere gelmek için, geçerek bir ot kokusundan
atlayıp bir çiti birden, okşayıp bir kediyi
ah nasıl istediğim, sizlere gelmeli belki
sizlere, sizlere gelmeli bitirmiş gibi bir şiiri
öyle ki, kalmadan artık yapacak bir şey kalmadan
üstelik – bilmiyorum ya – biliyormuş gibi en azından
ben sizin hangi ülkenizde olduğumu o zaman
o zaman şimdi ne zaman, iyi bilerek
gelirim de sizlere, alınınca odaya
şöyle bir köşeye oturuncaya
kadarki o sıkıntıyı geçerek
başlarım konuşmaya

derim ki, öksürmüyorum, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
tıraş olmuştum ayrıca
bu gömlek yepyenidir, bakmayın ucuzdur, kötüdür, dayanılmaz kokusuna
ya sonra kaç kere şaştım o tuhaf çarşılarda
aynalar, danteller, cins baharatlar satılan orada
bilseniz kaç kere duydum bir kızın neyi duyduğunu
bahçesiz bahçelerde, ağaçsız ağaç altlarında günlerce uyunduğunu
ya nasıl istedim ki, “çok iyi”, “ah ne güzel” dediklerini
kırlarda, ot yiyen bir tavşanda süresiz olmak gibi
ve nasıl yitirdim ben kendimi

durmadım, geldim işte, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
tıraş olmuştum ayrıca
gömlekten söz açınca aklıma geldi
ben omuzlarımı sevmem, o geldi birden aklıma
bir sürü kemiktir onlar, salt kemik, takır da takır boyuna
sevmiyorum ayaklarımı da
yok koyacak bir yer, bulamıyorum, gözlerim var iyi ki
çünkü ben mutsuz kişi, durmadan onları kullanıyorum
gözleri, göz bildiğim her şeyi
yazık ki bir fırtınayla her zaman kirleniyorlar
bir şehrin içinden geçen nehirler gibi
sürüyüp götürüyorlar olanca pislikleri
kaskatı bir intiharı, yok yerden bir cinayeti
bir sevişmeyi.. o benim yapayalnız gözlerime fırlatıyorlar

hıh!. işte bunlar da kendi gözleri
kızarmış aklarıyla kendi gözleri
her gün bir o kadar görmeyle kayboluyorlar
ve dalgın bir bakışta yansıtıp yüreklerini
kayboluyorlar bir bir
öyle ki – ben diyelim – yeniden bulmak için onları
yeniden bulmak için
çırpınıp duruyorum dört duvarında kendimin.

o zaman gelsin omuzlarım, gelsin ellerim
ayaklarım da
öyle bir üst kat manzarasıyla, bir vurgu gibi
takır da takır, takır da takır boyuna
yürüyüp gidiyorum onlarla
parklara gidiyorum üst üste niyetler çekmeye
ihtiyar kumruların ağzından
kocaman kamyonlara düzenle sıralanan
kutulardan birini
çekiyor gibi en altından
alışıyorum buna da, bu fırtınaya da
bir ellik, bir avuçluk, bir anlık bu avuntuya
çünkü bu hep böyle oluyor her zaman.

derken bir “hey!” çıkıyor çok kısık bir sesle ağzımdan
hey, sana söylüyorum, park bekçisi, serseri!
bir parça şarabım var altından
yaş desen kırkı bulmuş, ölümümden bir parça
yani bak kısa yoldan bir toplam
nasıl da çizgilendim, büsbütün aklaştı saçlarım
ve yorgun bir duman gibi savrulup çay ocaklarından
düzlere vursam düzlerden
dağlara vursam dağlardan
önce bir kendime doğru: kimsesiz, ince, sokulgan
sonra hep her şeye doğru, o denli hızlanaraktan
ve cansız, ve soluk kilise resimleri gibi
acılı, bungun, geçerim dalgınlığınızdan
öyleyse de bana, nasıl anlamam
tükenmiş sevgilerce mektuplarda bulunan
o “her şey” kelimesi gibi
anlamı bitmek olan
nasıl anlamam ben kendimi
işte hey park bekçisi serseri
bir parça şarabım var altından
çeksem diyorum kafayı, sen bari açma çeneni
açma ya, istiyorum, azıcık anlayıver beni

bilsen ki o enayi, hani cam tacirinin karısı
– hani ben memurdum yanlarında –
gelecektir birazdan. öff!. şimdiden ne sıkıntı ha
giyinmiş, sürünmüş, takınmıştır şirretliğini
geçecektir karşıma, bir beni süzecektir, bir elimdeki şişeyi
ama ne denir sanki, bilmez mi işte o da
her şeyi nasıl teptim, bilmez mi
oysa kaç kere yüz verdi, üstüme saldı gözlerini
baktı ki iş yok bende, üstelik aldırmıyorum
bir akşam yemeğinde, dostlarıyla beraber
eliyle dürterekten yanındaki erkeği
beni göstererekten: ha ha ha, hi hi hi..
gerçi sarhoştu biraz, bana ne onun sarhoşluğundan
sonra bilmem ki nasıl, öyle canlıydı ki elleri
durmadım, çıktım sokağa, sokaksa ne güzeldi
o cansız, o soluk kilise resimleri gibi
bir tanrı duruyordu, az ötelerde
mutluydum, niye mi? çünkü be yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi
ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam
ve hüzün... isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni


ııı.

ben sanki unuttum da yaşamakta olan her şeyi
acıyı, sevinci, aşkı, o her zamanki her şeyi
derim ki vakit olmayacak, olmayacak pek şimdi

hanlarda, ve pirinç karyolalarda, ve deliksiz uykularda gibi
tadarken bir ekmeği hep, kurarken bir cep saatini
tam öyle gibi, çok alıngan birinin doyumsuz yalnızlığında
o karanlık sözlerin daha bir kesinleştiği
gibi
vakit pek olmayacak şimdi

bir bir gezindim de ben bütün mezarlıkları
zakkumları gördüm ve erguvanları
ölüler gördüm ölüler, bir avuç kemikle o sonsuz
onlar ki ne yaparlar, hiç bilmem – ben sevmem omuzlarımı
ayaklarımı da
takır da takır, takır da takır omuzlarımı
ayaklarımı
ayaklarımı, omuzlarımı
içimde yürürler doldurup uykularımı
dışımda yürürler, ki benden değiller gibi kaskatı
ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
yaşarken olmadığını, sonra hiç olmadığını
ve nasıl isterim ki, açınca bağrımı birden
der gibi, diyerekten: ey lazar çık dışarı!
çık dışarı, çık dışarı!
oysa ne mezarlar konuşur, ne lazar çıkar dışarı
ne de bir ses olur ağzımda: kaygılı, titrek
göstermek için sizlere yaşıyor diye insanı
ne sanki bir böcek gibi olduğum yerde kurumak
süpürün kabuklarımı!
ne öyle balıklar gibi vurmak kıyıya
döndürmek için sulara bir balık boyu yaşamı
ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
yaşarken olmadığını, belki hiç olmadığını
ya sonra nasıl işte, kuşkuyla soraraktan
insan, insan, insan! ben miyim, başkaları mı
ben miyim başkaları mı – yani bin köşeli, bin kıyılı
bir kavrayışla
istesek bir şey değil
istesek daha fazla
takır da takır, takır da takır omuzlarıyla
ayaklarıyla
nedir mi insan? – ya nedir sahi, biraz anlatsanıza!.
hadi anlatsanıza!
- elbette anlatırız, niye anlatmayalım
- insan mı dedik, ne dedik? haa, tamam, bize kalırsa..
- evet size kalırsa
- hiç canım, biraz oyalansanıza


ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

hiçbir şey! işte çok beyaz yataklarda çok beyaz öğlen uykuları
bir suçun olmazlığı, bir elin çalmazlığı kapınızda
bir deniz – ta dibinden – süresiz duyduğunuz
kutsal ama din değil, bir tutku kafanızda

dersiniz: bir konser sonu, geçmekte yaz ikindilerinden
bir pencere sapsarı; ya sizden, ya müziğin renginden
dersiniz hiç çekinmeden
dersiniz: niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı
örneğin bir balkonu, oradan
balkona ekleyerekten bir dağ başını
sonra balkonla dağı
ansızın bitiştiren
öyle bir kuş sürüsü tek kuşa benzeyerekten
bir aşağı bir yukarı
niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı

niye kullanmayayım öylesi bir ustalıkla
bularaktan bir yüzü, okşayaraktan saçları
derim ki tam sırası, yakaraktan bir cıgara
üfleyip tutaraktan bir sürü akçıl dumanı
ve nasıl bir fiyakayla elleri cebe sokmalı
bilirim, böylece vakit olmalı

bilirim, böylece vakit olmalı
bir caddeyi kullanmalı az çok, bir göğü, bir kadeh siyah şarabı
denedim, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
yerler var, boyunca sokaklar, geçince çok duvarları
o duvarlar ki hep öyle: akasya, erzurum, askerlik fotoğrafları
ya kâğıtlar – ne de çok – çok gözlü bir deniz hayvanı kâğıtlar..
nerde bir alaska var, nerde bir alaska yok, işte onları
nerde bir afrika’yı
afrika.. ve akılda tutulan yerleşik insan kokuları
diyorum kullanmalı
o durmuş saatleri, baş başa evrensiz kalmaları
şehvetli çarşıları; çarşılar.. yağ, balık, gül yazıları
kocaman evleri sanki, bir kocaman anahtarları
bulanık bir göz gibi – tam öyle gibi – çok kaygan odaları
odalarda yan yana, erinçli, hür yatmaları
diyorum kullanmalı
“nereye? – bilmem ki..” işte o adamları
eskimiş kanları az çok, bir filmin koptuğu yeri, resimsi bakışları
peygamber soylarını, o uysal ateşleri, hurma şaraplarını
ve kutsal kitapları
öyle ya, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
bu ölümsüz kalmaları
yani bir sonsuza varmayı boyuna – biz ikimiz seninle
ama sen kimsin işte? bunu hiç sormamalı
bunu hiç sormamalı; bitmesin, sürsün diye
böylece, azıcık vakit olmalı

ıv.

korkunç, biz buna sonbahar diyoruz, oysa bir böceğin vızıltısı
bir yaşlı çocuktan azalan sesi dünyanın – bir böceğin vızıltısı
pis lokantalarda çekilmez akşamüstleri – bir böceğin vızıltısı
bilmem. kimi duymak istiyorum ben? sizi mi? – bir böceğin vızıltısı
ah şimdi o taş evin sıcağında – sanki bir anmak istediğim öyle uzak ki, nasıl
nasıl bir hüznün başkaldırışı – bile değil – bir böceğin vızıltısı
herkes ne çabuk göçüyor. azıcık korkuyorum. dün biri gitti
olanlar oluyor işte – ne yaparsın – bir böceğin vızıltısı
akşamları uykum kaçıyor. kaçsın – yaşlı teyzem diyor ki
diyor ki – vallahi anlamıyorum – bir böceğin vızıltısı
bir de hep unutuyorum – anlamadığımı – özürler diliyorum durmadan
ohoo!. teyzem mi? uyumuş oluyor çoktan – şu kantolar ülkesinde canım
eski bir üsküdar’da, bir gül kokusu ağırlığında dolaşıyor belki
hay allah! nereden çıktı şimdi? bu saatte kim olabilir ki
yani ben kimseyi tanımıyorum ki – kendimi bile – ah şu böceğin vızıltısı
bir gün kırmızı gözlü birinin gülbahar oynayışında beraberdik
her neyse, amcamın namuslu günleri
neden bana kız resimli çakısını vermedi acaba, bir türlü öğrenemedim
istemem düşünmeyi bile – yahu ben demin sokaktaydım, şimdi nerdeyim, meyhanede miyim
konyak mı içiyorum? niye mi sevmiyorum mısır ehramlarını, osmanlı tarihini
bu hangi şarkıcı – sıkıyor beni – kolyenizi sevdim nermin hanım!
bu kaçak tütünü niye mi içiyorum? bilmem ki.. hani bir sorguya çekseler beni
çeksinler, ne suçum var sanki, suçsuzum ben vallahi billahi
azıcık dalmışımdır – ha şunu anlasaydınız – bütün suç dalgınlığımda
polis mi? tutsak mıyım? ne adamsınız siz! götürün bari ilgisizliğimi
bu konyak niye çok pahalı, ben bu orospuyla yattım diye mi, ayıp
çok ayıp! hem birazdan gene yatacağız, öyle değil mi sevgilim

siz şu hesabı getirin hele, ben böyle kalçalar görmedim ne zamandan beri
gülmeyin canım! şu hayvan suratlı adam bize bakıyor da ondan, kızıyorum
bu turunç likörünü kim içiyor sabah sabah? demeyin, sahi ben gene mi yalnızlıyorum
gene mi, ah niye ağlayamıyorum bu güneşli istanbul vakti
hani ben böyle istiyorum da, bırakın böyle olsun, öyle mi.

olsun. herkes ne güzel kıyılarda ne güzel ayaklarına bakıyor
bir gökyüzü dinleniyor içimizde, bir huysuz at, bir soru, derken bastırıyor o böceğin vızıltısı
gittikçe bastırıyor, iyi bastırıyor şimdi, örneğin ben o vızıltısıyla uyanıyorum sabahları
ne gelirse yapıyorum elimden – duymamak için – sanki bir
dilim ekmeği bir yıl kadar uzatıyorum

sanki bir istasyona vuruyorum ilkin, şöyle bir ilk çağa vurur gibi. iyi mi?

ya da bir tren geçiyor da az ötemden, ben o trenin doğu yolcuları
bir süre değişik, bir süre anlamamış, giderek tam eskisi gibi kendime bakıyorum
dedim ya, ne gelirse yapıyorum elimden – unutmak için – ah şu böceğin vızıltısı
bastırıyor durmadan. bense yalnızlığa daha bir yalnızlık koyuyorum, hepsi bu
yani bir böcekte yaşıyorum – dersem inanın – onu deviniyorum hep, bilmem ki..
bilmem ki.. üstelik sevmiyorum da, neyi sevmiyorum, yalnızlığı, öyle mi
kim bilir belki de, bütün gün sesleniyorum çünkü – nereden
örneğin bir sonbahar sözcüğünden, bir dilbilgisi yanlışından,
bir satır başından belki. belki de...
bir doğu kentinden, bir ölü gömme töreninden, sesli bir
manastırdan az çok, bin adet bir ak güvercinden
kendimden, yanlış ve eksik olan bir yerden; bir nymphe
masalından sanki: korkuyla sinen, şehvetle yiten, ses
olan doygunsuzluğuma, benimle eşitlenen
her şeyden, ama her şeyden; değil bir eşkıya çatışmasından
yalnız, kuru bir dereden, dural bir kargadan, ölümün yepyeni bir sözlüğünden
yepyeni bir sözlüğünden. ölümün. o yılgın silahlardan. yani
bir şiir parçasından belki. bir sokak kargaşasından
cinsel bir çekişmeden
arta kalan bir yerden: bitkisel gözlerinden, katılmış
içlerinden, o kansız evrelerinden, sürekli hüzünlerinden
bilmem ki neden. işte bir çocuk durgunluğu gibi. ama tam
öyle gibi. önce bir sorguya takılı: uyumlu, ürkek,
bitimsiz derinleşen
ve içsel bir bulantıdan. ve çirkin bir gülüşten. ve güçsüz bir
atılımla belirsiz bir av hayvanının döllerinden
gelince birden gelen; nedensiz bir üşüntüden, kıyısız bir
denizden, ışıksız bir lambadan, az konuşkan, iletken
onların dillerinden, onların kuşkusundan, onların her
şeyinden, dışardan hiç bilinmeyen
sinsi pis çentiklerden. sanki bir tortu gibi. arınmaz kirler
gibi, gelişen artan, kendini biriktiren
nedense biriktiren. sonra hep dışa vuran. birden. öyle bir
pas lekesi. gibi. kararsız sözlerinden, dengesiz
aşklarından, tanrısız ellerinden
yenilgin. ve karşıt bir yörüngeden: dualarda eriyen, kuytularda direnen, içkilerde küçülen
atılgan bir duruşla o sonrasız, edilgen
böyle hep seslenirim ben. duyan kim? ama ben seslenirim – nereden
nereden? – baktıkça üreyen, saydıkça çoğalan, vardıkça yetişilmeyen
seslenirim kendimden: öyle soy, öyle güzel, öyle çekici
vardır ya, sirenler gibi işte: “size ben öğreteceğim dünyanın gizlerini!”
gel gör ki anlatamam, vardıramam sözlerimi. bildiniz, hep o böceğin vızıltısı
durmadan bastırıyor. kötü bastırıyor şimdi. örneğin ben o
vızıltıyla bakıyorum yanıma yöreme
bakınca bir baş dönmesi – o kadar hızlı ki her şey – bir
kalın testere bir gökyüzünü kesiyor tam ortasından
bir katılık bir katılığa yapışıyor. bir çark dönüyor iç mavileriyle. şu, bu..
bir çocuk ip atlıyor. biri bir tel çekiyor karşıya. bir mağaza
vitrini gürültüyle duruyor anlatılamaz
ha babam yazıyor biri. bir haham tevrat’ı dört dönüyor – yahu bu sokaklar da kim
yapmayın, meyhanedeyim ben, çok kadehten bir kadehim yok benim
o kadar hızlıyım ki başım dönüyor – bari şu vızıltı olmasa
iyi ya, belki de yalnız değilim – değilim de – durmuşum bir yalnızlıkta
durmuşum, bunu anlıyorum, duyurmak istiyorum üstelik
istiyorum – duyurmak – düşmeden bir kayıtsızlığa


yani ben böyle istiyorum, bırakın böyle olsun
diyorum – pek uzaktan – sevgilim, boş geçirmeyelim mi geceyi
ben o senin omuzlarını düşündüm, bundandır, şimdi gözlerim beyaz
benim gözlerim beyaz – hem nasıl – bilmiyorum, ya seninkisi
ne dersin, hayır mı, boş geçirmeyelim mi geceyi
kapasak mı pencereyi acaba
geçiyor – anneniz mi – eskimiş yün kazaklarla
babanız – daha erken – gelmeyen babanızla
gelecek! – annenizdir – çoğalan gözleriyle kapıda
gelmiyor – babanızdır – bulunmuş eşyalar arasında
ağlıyor – annenizdir – yok canım, biraz oyalansanıza!
gibi oyalansanıza
girerekten mutfağa, soraraktan o kalaylı taslara
çünkü o baş dönmesi ya orda, ya yukarda tavan arasında
güveler, hep güveler, bir delik, bir delik daha
biraz oyalansanıza!

bir oyun başka olamaz oyundan gibi
bir söz başka olamaz bir sözden gibi
bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
ne gelir elimizden insan olmaktan başka.

ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da .




~Edip Cansever

Hiç yorum yok: