20100618

olala.

kaçıncı şişe bilemiyorum, bu gece en çok bana gelsin bu şarkılar


selam blog, selam millet, selam içdünya, selam ezgi, selam dünya
bu gece öyle güzel ki kafam. sana içimden geçen her şeyi bir bir anlatacağım. lanet olsun, umrumda değil.
öyle çok etrafa, öyle çok insanlara odaklandım ki. halbuki bu lanet "ben"lik dramı değil mi. kendimi neden anlatmayı seçmedim hiç bugüne dek? lanet. nedenini biliyorsunuz. nedenini biliyorum. kaçtım. olduğum kişiden, olduğumu sandığım kişiden, benim bile hayallerim olabileceğinden, ihtimallerimden kaçtım. lanet. ne önemi vardı ki? neden dökemedim şu lanet içimi. kendimi bi katle sürüklemek miydi amaç, zaten yapayalnız olan yaşamımda, anlatabileceğim sınırlı yanlarımı yok etmek miydi? kaçıncı şişe bilemiyorum. bu gece öyle güzel ki kafam. umrumda değil.
selam dünya. ben ezgi. 93 yılının 31 temmuz'unda, sanki çok bir bokmuşum gibi getirivermiş annem beni dünyaya. başlarda gayet sevimli, şirin falan bir hatundum. hep küt saçlarım vardı. küt saçtan nefret ederdim ama kendimi bildim bileli öyleydi saçlarım. babam abimi berbere götürürken beni de götürürdü çünkü. halen kadın kuaförlerinden tiksinirken, erkek berberinde geçen saatlerimi özlüyorum. kendimi on bin, yüz bin tane görmeyi, sonra her seferinde acayip derece kaşındıran şu fırçamsı aleti, boyum yetmediği için kıçıma konulan tahtayı, ya öyle bir özlüyorum ki. her neyse. abim benden 1 yaş büyük. abi dediğim falan yok da işte tanıyın diye. ahaha siz kimseniz. harbi, siz kimsiniz? bana ne ki. tanısanız ne olucak hem. neyse, umrumda değil, sadece içimden geleni yazıyorum. öyle. ozanla kanka gibiydik hep. mahallede oynadığı erkek grubunun tek kız üyesi bendim. ozandan torpilliydim. hep kaleci olurdum. top sektirmeyi bi türlü beceremezdim çünkü. çöplüğümüz falan vardı. orada ev inşa etmiştik. haftalarca uğraşmıştık ama içine giremeden yıkılmıştı. neyse, öyle hüzünlü bir çocukluk çağı. bir gün ozan orta okula geçti ve ona şöyle söylediğimi hatırlıyorum gözlerim yaşlarla dolarak: "şey, sen şimdi büyüdün ya, artık bizimle oynamayacak mısın ki?" ahah, dünya üzerindeki en masum şeymişim ben o an. tabii ki de ozan artık bizimle oynamayacaktı. tabii ki de ben onun kadar büyümüş olmasam da, onun kadar büyümek zorundaydım. bu hep böyle olmuştu çünkü. yarım kalan her haltı benim tamamlamam gerekmişti hayatım boyunca, birilerinin eksik bıraktığı her yanı ben doldurmuştum. öyle. çok sıcak bi hatundum. herkesçe sevilirdim, falan felan bilirsiniz öyle tipleri. güleryüzlüydüm. samimiydim her bir hareketimde. sonra büyümek zorunda kalışlarımla, yaşadığım birkaç haltı da eklersek, ortaokul sıralarında bir şeyler oldu bana. en arkada ve köşede ve yalnız oturuyordum ve etrafıma şöyle bakıyordum: "ben neredeyim?" "ben kimim?" "bu insanlar ne yapıyorlar böyle?" "tüm bunların anlamı ne?" ahaha öyle gerizekalıymışım ki. çevremdeki kişilerden soyutlanmaya başladığımı, yavaş yavaş ayrıldığımı hissediyordum ama tüm bunları düşünmek için henüz sahiden de erkendi. tamam dedim, bak ezgi, zaman geçiyor ve bizler elbet büyüyoruz. (memelerimden utandığım zamanlardı, düşünün) ağzımda üç beş kelime pelesenk olmuştu, umut derdim mesela. hayatımda hiçbir kimseye hiçbir sırrımı henüz vermemiştim ve niyetim de yoktu. içime kapalıydım dışa dönük olsam da. her insanın her haltını bilirdim ama konu ben olunca işler değişirdi. bir sınır vardı ve bu aşılamazdı. o ayrılık duygusu bunu daha da yoğunlaştırdı. gitgide, iki kişi olmaya başladık benle ben. bilirsiniz, türlü saçmalık ve işler 8.sınıfın yazında tepetaklak oldu. artık çok keskin bir ayrım başlamıştı hayatımda. düşünceler, renkler, boylar, etik değerler, olgunluk. beynim parçalara bölünür gibiydi. kalbim de kırılmaya başlamıştı ve birileri için hala mükemmel sıfatına layıktım. saçmaydı, tüm bunlar en az diğerleri gibi, en az diğerleri kadar saçmaydı. o değil de, işin en kötü yanı, kendimi hiçbir şekilde kadın gibi hissetmememdi. ya da biri gibi bile hissetmiyordum. gereksiz hiçbir şeyi hayatımda tutmazdım, hiçbir düşünceyi ırgalamazdım. bu da onunla ilgiliydi. değer yargılarım aynalarla kesişmiyordu. insanlara baktığımda insan olduklarını görüyordum. siyasi ya da dini kimliklerini siklemiyordum. ama çok tartışıyordum. her konuyu, her haltı, her kitabı. elimden geldiğince ve acayip düşünüyordum. içimde çok uçuk yanlar vardı, hissedebiliyordum. ama bunu asla dışarı vurmuyordum. dışımda öyle iyi bir görüntü hakimdi ki, görseniz, inanın tanıyamazdınız beni. cici bici, sevimli, saygılı, bir aile üyesi. aman aman nasıl da iyi bir kızdır ezgi. ahaha. öyle çok gülüyordum ki ben bir şeylere kıçımla. zamanla yalanlara aldanmamaya başladım. dünyayı alıp ikiye bölüyordum, iyiler ve kötüler olarak ve iyi sıfatına layık olabilmek için elimden gelen her şeyden çok, çok fazlasını yapıyordum. o aralar tanrıya inanırdım, o aralar insanlara ve kavramlara inanırdım. yollarım vardı mesela ve elbet yürüyorduk biz. her neyse, soyut bir şekle bürünmeyeceğim ben bugün, bu yazıda. yıllar ve yollar ve yaşamlar geçtikçe düşüncelerim birer birer eylemlere döküldü. olduğuma inandığım kişiyi yaşamaya başladım. bilmediğim bir şey vardı, yaşamaya başladığım şeyler aslında ölümümün büyük bir parçası olacaktı. zamanla hiçbir şey hissedememeye, önümü bile görememeye başlayacaktım. her neyse, buna daha çok var. insanlar beni kendilerinden ayırmaya başladılar. ben olgun biriydim onlara göre. halbuki bu bir yanılgıydı. bu en az diğerleri kadar, bu her şey kadar koca bir yanılgıydı ama bunu onlara anlatamazdınız. kitaplara karıştım, sonlara karıştım, melodilere, filmlere ve hayallere karıştım. zamanla biri olmaktan çıktım. zamanla bir şey olmaktan bile çıktım ve evrenselleştim. artık uçabilirdim. artık aklınıza gelebilecek her şeyi yapabilirdim. çünkü ben bir hiçtim. bu bir kelime değildir. bu bir kelimeden ibaret değildir. bu gerçeğin ta kendisidir ve gerçek nedir, inanın bilemiyorum. şimdi dans edebilirim. şimdi sonsuzca, soyunarak, türlü deliliklerle, öyle hayat dolu olabilirim ki. size öyle büyük umutlardan, öyle güzel şeylerden bahsedebilirim ki. ama söyleyin bana, bunu neden yapayım. anlatabileceğim her şey zamanla yok oldu sanki. hep söyleyebileceğim birkaç cümle taşırdım içimde, şimdi zorluyorum, şimdi çabalıyorum ama aklıma tek bir harf dahi gelmiyor. sanki tükendim. sanki sahiden de tükendim ve insanlara anlatmaya çalıştığım şey tamamen bu. çünkü korkuyorum. çünkü bu öyle dipsiz bir kuyu ki, burada düşüşlerin bir sonu yok. hayır, hayır, bırakın şimdi olanları. bana yaptıkları hiçbir şeyin bir önemi yok, bizler büyüdük. bunu çoğunlukla bu tecrübeler sağladı ve şöyle haykırabilirim, eyvallah sevgili insanlık. eyvallah sevgili dünya. çok güzel bir ölümdü bu. ahah bırak bunları ezgi. kendine odaklan. ben garip biriydim, hep öyle oldum. belki tanısanız, sevmezdiniz beni. biraz sıkıcı birine dönüştüm son birkaç yılda. sürekli düşünüyorum. düşünmesem yaşayamam sanki. ama ne düşündüğümü bilemiyorum. hayır, deli falan değilim. ama olabilmeyi dilerdim. çünkü bu arada kalmak gibi, anlıyor musunuz? o insanlara uyum sağlayamıyorsunuz, yaşınızın gereğini asla yerine getiremiyorsunuz, üstüne bir de kendiniz olamıyorsunuz, üstüne bir de rolleriniz var. üstüne bir de yalanlarınız. herbirini yaşamak zorundasınız ama siz bir ölüden ibaretsiniz işte. daha bu yaşta idealleri, istekleri, her şeyinizi kaybediyorsunuz ama şu cümleyi de kurabiliyorsunuz: önemi yok. lanet olsun ezgi, nasıl bir önemi olmaz ki! nasıl hissedemezsin ki! öfkeni kus. yalanlarını takın. of yapamam. ne önemi var ki. nasıl önemi yok ki! ahaha bir de kendimle kavga edeyim. bunları yazabildiğime inanmıyorum. aslında inanıyorum. çok saçma. neden böyle cümleler kurar ki insanlar. sana ne ki insanlardan? gerçekten, bana ne ki. neden yoluma gidemedim hiçbir zaman. neden aynı sözcüklerde tıkılı kaldım ben. neden aynı yaşamlara takılı kaldım. yapma böyle ezgi, ne olur yapma ezgi. bak yalnız kaldın işte. kendini böylesi yalın, sen kıldın. üzgünüm ezgi, gerçek bu, gerçek böyle ve sadece üzgünüm. gerçeğin ne olduğunu sen nerden bilebilirsin ki lanet iç ses? sana bile yalan söylüyorum ben şimdi. haydi, sik beynimi, katlet ruhumu ve inan insanlar sana tapıyorlar. bense her seferinde senden iğreneceğim. bunu önemsemezdin ama dimi? olduğum kişiyi, olamadığım kişiyi, hislerimi, hissedemediklerimi, hiçbiri sahiden hiçbirinin umrunda olmazdı değil mi? neden olsun ki ezgi. nasıl olmasını bekleyebiliyorsun ki. bilemiyorum içses. keşke ölsen. keşke düşünmesem daha fazla ve her şey bitse. çünkü hiçim ben. çünkü bir öğrenci, çünkü bir evlat, çünkü bir sevgili, çünkü bir arkadaş, çünkü bir insan bile değilim. sana bunu anlatmam öyle zor ki. çünkü öyle şiirsel görünüyor ki bu eylemler, birileri buna ihtiyacım olduğuna bile inanıyor. bırakın şu somutlukları, herbiri bok yesin. şöyle haykırabilirdik, inancın ve tanrıların bile yoka vardığı bir akşamüstü, şimdi birkaç şişe ve kadehin beraberinde, şizofreni ve seks, yaşamımı kim inkar edebilir? bırak bunları ezgi. paran yok. yatağın yok. şişelerin bile tükendi ve ailen de yok. ve arkadaşların da yok. ve sen bile yoksun. sen neyden söz ediyorsun ki? sahiden, hala nasıl konuşabiliyorsun ki? nasıl buraya gelip bu salak şeylerden bahsedebiliyorsun ki? belki umuyorum. belki istiyorum. belki hala inancım, belki kıyıda köşede sıkışıp kalmış insan yanlarım var ve inan bana istiyorum. inan bana umuyorum. keşke kurtarsalar beni. keşke birkaç psikolog kartından, birkaç "geçer geçer" ya da zaman gibi iğrenç sözcüklere bulaşmadan beni kurtarmayı sahiden isteseler. ne yapabilirlerdi ki ezgi? ne olabilirdi ki? öyle körsün ki. öyle çıkışsız bıraktın ki yollarını. olmayan şeyleri bile var kıldın. ahah gülerim buna. ben bu değilim. benim ne olduğumdan senin bile haberin yok lanet olasıca. ne olduğumu ben bile bilmiyorum. tek bildiğim hatıralarımın olduğu. bir zamanlar iyi bir insan olmak için çok çabaladığım ve beni sevmişlerdi bu insanlar. bana olgun diyorlardı, yanılıyorlardı ama bu insan oluşlarının bir parçasıydı. şimdi neden yoklar? şimdi nerde herkes, şimdi nerdesiniz sizler? ben niye göremez oldum. ayak izleriniz yoksa, ayak sesleriniz nerde? ben neden duyamıyorum? depresif biri değilim ben. ergen değilim. o değilim, bu değilim. of, ne önemi var, söylesenize. sahiden ne önemi var tüm bunların. istediklerine inanabilirler. sahiden önemi yok mu? önemi yoksa neden acı çekiyorsun? acı çekmiyorum. bu sıfırın altına düşmek gibi. hiçbir şey olmuyor. bırak bunları ezgi, beni yoruyorsun. git ve aynaya bak. git ve dışarı çık. yaşama dön yüzünü. bunu nasıl yapabilirim? her şey çok iyiymiş gibi davranarak mı? insanın kendini aldatmasının yararı ne? sana ne söylesem, yüzümü ne yana dönsem, uyum sağlamak için kendimi becersem, yok, içim ölü ve hislerim bitik. bunun için beni nasıl suçlayabilirsin? sen kimsin? ben kimdim ve burada neler oluyor? of, ne önemi var. bi sapma yaşadık sanki. yollarımız bu insanlardan ayrıldı ve ne olduğumuzu unuttuk. şimdi sadece belirtilerle anlayabiliyorum. regl falan oluyorum, nefes falan alıyorum. arada birkaç bira. sonra yatağıma uzanıyorum. yüzümü pencereden dışarıya dönüyorum ve haykırıyorum: selam dünya! sizin iç organlarınızı görüyorum ben. öyle güzeldiniz ki herbiriniz, söylesenize, bu mutsuzluk niye? şimdi sevişin. şimdi becerin birbirinizi ve haykırın sevgilerinizi. selam ezgi! sense sabit kal. öylece yat orda ve bütün bir insanlığı sen kurtarabilirdin zaten, harikasın. ahah. çelişiyorum. zihnimde kocaman kadınlar var, kalbimde kocaman adamlar ve etkileri mükemmel. yanılgılarım için uğraşıyorlar en çok. seni bile kandırıyorum sevgili blog. selam blog. sen bile sahtesin gözümde. bu benim suçum olurdu. bu zaten benim suçum. peki kabullenemediğim yan ne? evet evet bir ara şirin bir hatundum. şimdiyse salt gerçeğim. peki gerçek ne? bilmiyorum. aynaya bile bakmıyorum ki öyle uzun zamandır. neye benzediğimi unuttum. sadece hatıralar var şimdi. hey, hey, durun. midem bulanıyor. neden birbirimizi bu kadar zorluyoruz ki. düşünsene, bir gün öleceğiz. öyleyse neden bütün bu entrikalar? of, bana ne ki. şimdi bir mezarlık vakti. selam ölüler, ben geldim. acaba nasıl insanlardınız siz? sana ne ki ezgi. kapa çeneni. haykır. kapa çeneni. haykır. hangisinin daha doğru olduğunu kim söyleyebilir? susmamam için yalvaran insanlar da tanıdım, ağzımdan çıkan her bir kelimeye lanet okuyan da. yordu beni bu ikilem. peki ben kimim? selam içdünya. sen bir gerizekalısın. yine de takdir duygum henüz yerinde. garip biriyim ben. bir anda, bütün bir dünyayı siktir ederek, unutarak bu insanları, öyle bir dans edebilirim ki. zıplayıp hoplayıp öyle sevgi ve yaşam dolu olabilirim ki. bunu sadece kendime odaklanarak yapabilirim. çünkü öyle kusurluyum ki. çünkü insan olduğumu ancak böyle anımsayabiliyorum. bu öylesine güzel ki. bir anda, öyle bir çökebilirim ki. üzerime şehirler yıkılmış gibi. üzerime yapışmış gibi bu insanların ayak izleri. öyle sabit durabilirim ki. yoruldum. hangisi daha önemli? hangimiz daha önemliyiz? önemin ölçütü ne? herbirimiz insanız işte ve yaşıyor ya da yaşamıyoruz. peki bu entrikalar. hey, bana ne ki. ben erken öleceğim. selam millet. ben ezgi. ve sizi seviyorum. ve seni seviyorum. kim ya da ne olduğunun ne önemi var? keşke aşık falan olsam birilerine. keşke kendimi herhangi bir şeye odaklasam. kaldıramayacağım bir yük taşıyorum omuzlarımda. bunu hiçbir insana anlatamam. sırlarım yok, yaşamıma dair her ayrıntıyı dilerseniz kazıyabilirim zihninize. konu bu değil sevgili blog. konu sensin. konu benim. konu bu özneler. bu eylemler ve bu öyle evrensel ki. inan bana anlatamam. şimdi şarkılar var, şimdi birkaç gitme isteği ve ben nereye gitsem sahiden gitmiş olurdum? işte onu hiç bilemiyorum. sadece bir omza ihtiyacım var. cinsiyetsiz, apolitik, suskun bir omuz istiyorum sadece. bir tanrıya bile inanmayan bir omuz. çirkin bir omuz. ve biz öyle güzel sevişebiliriz ki? neden soyutsun. kendimden utanıyorum. çünkü kelimelerim sonsuzluğa yuvarlanıyor. çünkü insanlar bunu hatırlayabilir. çünkü gerçeği öğrenseler, yüzlerine bakamam. peki lanet olası gerçek ne ezgi? bilmiyorum. sen kafayı yemişsin ezgi, sahiden yemişsin. ahah sevgili içses. seni bile seviyorum.

18 Haziran 2010, cuma günü. adım hala Ezgi. yaşamım basit, tekdüzeyim. 17'imde bile değilim ve evet, yaşama dair her bir umudum tükenmiş durumda. ben bir deliyim. bir ergenim ve mükemmelim. sürekli kafayı yiyorum, sürekli yemek yiyorum, ayı gibi oldum. müzik falan dinliyorum. merhaba dünya! ben çok zararsız biriyim. gelin ve dilediğinizi anlatın bana, sorun değil. hiçbir şey umrumda da değil. ben yolculuk yapıyorum. yol boyunca bütün bir dünyayı düşleyip düşünüyorum. evlere bakıyorum ve ardını görüyorum. insanlara bakıyorum ve acılarını görüyorum. bütün bunlar benim için çok önemli. merhaba insanlık! görüp görebileceğiniz en gerizekalı insan olarak, size sesleniyorum. çünkü inanılmaz bir şekilde varlığına şahit olduğum her insanı seviyorum. merhaba millet. sizi de seviyorum. neden böyleyim bilmiyorum ama canımın yandığı bir gerçek. ha bu arada, bugün ayın 18i. hazirandayız ve 2010 yılında. ne ara bu tarihe geldik, inanın bilmiyorum ve ben sabit kişiyim. bir güzel de içiyorum. iyi bir dinleyiciyim, kendimi bir tek ben dinliyorum. öyle güzel şeyler anlatıyorum ki kendime. bak diyorum, bak ezgi, öyle yalınsın ki. şimdi kaybedebileceğin ne kaldı? sus diyor sonra içses. ben de susuyorum ve karnım acıkmış durumda. regl bile oluyorum. sahiden bir insan ve bir kadın-insanım ben ve bunun önemi yok. neyin önemi var, işte onu bilmiyorum ama insanlara duyduğum inancı yitirdim. merhaba ezgi. merhaba içdünya. merhaba blog. şimdi, hiçbir şey hissetmiyorum. hiçbir şey.

bütün bunlara nedenler arayıp bulmak, çözümler üretmek ya da herhangi bir halt. yoruldum, istemiyorum. bundan sonrası için kapıma dayadıkları umutlara sesleniyorum, sizi sikeyim. çünkü ben vaat ettiğiniz vakitlere kadar da yaşıyor olacağım! ben yaşamak istiyorum. lanet olsun. ne bir para, ne bir adam, ne bir bok. hiçbirini istemiyorum. ben sadece yaşamak istiyorum! ben sadece ezgi olmak istiyorum. ben sadece diğer insanlar gibi yoluma gidebilmek istiyorum. peki bunları söylediğimde ben neden ergen, neden ruh hastası oluyorum. neden bu insanların eylemleri çok asil oluyor ama benim sorgularımsa çok basit? peki neden bu umrumda değil. of, bilemiyorum. yoruldum. şimdi ağlamak istiyorum ama ağlamayalı öyle uzun zaman oldu ki. giyinmem gerek. okuluma gitmem ve yüzüme bir gülümseme takınıp insanlara her şey yolunda izlenimi vermem gerek. ne olur nefret etmeyin benden. ya da edin. ne önemi var. ben kendimden geçmişim.

hoşçakal blog, hoşçakalın millet, hoşçakal içdünya, hoşçakal ezgi, hoşçakal dünya
kaçıncı şişe bilemiyorum, bu gece en çok bana gelsin bu şarkılar

Hiç yorum yok: