20100828

yaşayacağım.

20100820

bırakır hallerinden kaçarken gökyüzünün, bir sancıyla savaşırken en dizginlenmiş ruhların peşisıra koşarken ait olunamayan hayallerle, kırmızı parmaklarla gösteriyorduk birbirimizi. stresten, üzüntüden kemirilmiş tırnaklar yırtıyordu zihinleri ve elbet ki kanıyordu gözlerimiz. bir edebiyat sızısıyız diyorduk. baktığımız yeri görebilişimiz bu yüzden. bir sızıdan ötesi değiliz edebi ruh hallerimiz sadece bu yüzden. usul usul yağardı yağmur böylesi gecelerde. hani sanki bilirmiş gibi, hani sanki duyabilirmiş gibi bakardık öylece birbirimize. anladığımı hissederdim boş bir vaat gibiydi uzatılan her bir kadeh. hadi unut der gibiydi. unuturdum da zaten. çoğu kez unuturdum yaşamıma dair her bir ayrıntıyı. insanlar beni bana hatırlattıklarında, daha önce hiç duymadığım bir şeyi duymuş gibi bakardım gözlerine, adımı tekrarladıklarında. susun derdim. çok fazla bağırıyor bu harfler. hem gökyüzünden kim kaçabilmiş bugüne dek? hem kim kime sığınabilmiş o çok acı gecelerin berbat kadehlerine sığınır gibi hisler eşlik ederken ruhuna? kim asılı kalabilmiş zamanın tam da ortasında? kim ait olabilmiş ki bu yüzyıla, şimdi kemirilmiş tırnaklarıyla bu parmaklara ve en acı şekliyle parmakuçlarına asalım biz bu acıları?

hem ben. unuturdum da zaten. çoğu kez unuturdum yaşamıma dair her bir ayrıntıyı.
susun şimdi. çok fazla bağırıyor bu harfler.
susun artık.

sancı.

bu hayatta bundan daha iyisi olduğunu iddia eden varsa, duymak istiyorum.
insanlar ve ifadesizlikleri. tepkisiz, bomboş yüzler. ne mutluluğa ne hüzne çalan gözler. sadece yürüyen, sadece konuşan, sadece yaşayan "ölü" et bedenler. ki bir geceye ait birkaç şişe şarap eşliğinde, kadehlerin kaldırılma farkları bile içimi acıtır çokça. olmayan şereflere kaldırılan kadehler. olmayan ruhların hissetme adına uğraşıları. halbuki ne de komiktir, insanların, anlamını bile bilmeyerek kırmızı bir kadehi tokuşturmaları "şerefe" haykırışları eşliğinde... halbuki ne de komiktir, yüzlerindeki ifadesizlik... ruhlarının ölü oluşları bedenlerinin inadına yaşıyor oluşuna rağmen... halbuki ne de acınasıdır, bizlerin yüzlerine bakarkenki o acır halleri. bu hayatta bundan iyisi yoktur sevgili hegesias. hem boşalmış bağırsaklara kaldırılan kadehlerin ruha bahşettiği huzuru bir et beden ne bilir? 

"şerefe".

20100819

hayatımda belki de ilk defa bir insanın canını acıtmak için söylüyordum bir sözü. yumruklarını sıkabildi yalnızca. biliyordum ki, yerimde bir başkası olsa yiyebilirdi tokatı, biliyordum ki gözlerine dimdik bakacak kadar gururum olmasa, hani şu ettiğim lafları etmesem can yakmak adına da olsa, silinirdi gözünden onun bir anda. bense inandığım şeyi yapıyordum. her zamanki ezgiydi işte. inançları uğruna hayatı pahasına savaşan, hakkını savunan, savaşan ve yorulan ezgi. yorgun ezgi. yine de kendini yırtan, saatlerce konuşan, etmeyeceği lafları eden, yazılar yazan, acımasızca en berbat seçimlere sürüklenmiş yorgun ezgi. uyuyamayan ezgi. uyanamayan ezgi. düşünemeyen ezgi. çenesini kapatıp da susamayan ezgi. biliyordum ki o an çekip gitmese oradan, birbirimizi parçalayabilirdik duyduğumuz acıdan. insanlar bize bakarken ve biz gururumuz uğruna savaştığımızın bilinciyle bir an bile utanmazken. avuç içlerim kanarken artık tırnaklanmaktan ve onun gözleri acırken her gözlerime değişinde. ona doğru attığım her adımda benden bir adım uzaklaşırken. biliyordum ki bizler birbirimizin olmamalıyız hiçbir zaman. ben birinin olmamalıyım hiçbir zaman.
hem diyor ya sezen, bir gece yarısı, rakı kadehlerinde süzülürken öylece:
usul-yaklaş-çocuk-kalbin-kırılır...
anlatabileceğim her şeyi anlatmak istiyorum bu dünyaya. verebileceğim her şeyi vermek istiyorum. gidebileceğim kadar gitmek istiyorum. kalabileceğim kadar kalmak istiyorum. sevebileceğim kadar sevmek istiyorum. gözlerimi kapayabildiğim ölçüde kapamak istiyorum. bütün müzikleri dinlemek istiyorum. bütün kitapları okumak istiyorum. bütün şehirleri görmek istiyorum. bütün yollarda yürümek istiyorum. bütün yataklarda uyumak istiyorum. bütün adamları öpmek istiyorum. bütün kadınlara sarılmak istiyorum. bütün bir gökyüzünü incelemek istiyorum. bütün zamanları yaşamak istiyorum. bütün acıları, bütün mutlulukları tatmak istiyorum. bütün içkileri içmek istiyorum. bütün küfürleri öğrenmek istiyorum. koşmak istiyorum mesela. ayaklarım gidebildiği ölçüde koşmak istiyorum. gülmek istiyorum mesela. bütün insanları güldürebilene dek gülmek, sonsuzca. kıyılara köşelere sıkışmış insanları kurtarmak istiyorum mesela, yaşadıkları ne varsa, hiçbirini duymayarak ve duymak istemeyerek, sarılarak birbirimize, unutalım istiyorum mesela, yaşadığımız ne varsa. beraber şarkı söyleyelim istiyorum hiç tanımadığım insanlarla. yollarda görelim birbirimizi ve başlayalım danslara. şiirler okuyalım, nazım mesela. belki de bir cemal süreya. kaybedilen bir y harfinden söz etsek ya mesela. bir y harfinin varlığı ve yokluğu neyi ne derece değiştirebilir? bütün bir dünyayı değiştirebilir. cemal süreyya'yı cemal süreya yapan bir y harfinin kaybedilmişliği midir? keşke yalnızca bunun için sevseydik birbirimizi. bir y harfi için mesela. kimbilir yani. mesela. anlatabileceğim her şeyi anlatmak istiyorum bu dünyaya. heey diye seslenmek, beni duyup duymadıklarını merak etmek istiyorum mesela. hem şimdi ne yapıyor olurdunuz ki sizler? ben, tam da bu kelimeleri yazarken benim bile olmayan bir benliğe ait acılara bir yenisini daha eklerken ve saat sekizi bulmamışken henüz, hayatın beni zorunlu kıldığı her şeyden kaçarken kısacık bir zaman için de olsa, hem siz, sahiden, ne yapıyorsunuz? beni seviyor musunuz? ben seviyorum. ben hayatı seviyorum. ben insanları seviyorum.
peki ya kafayı bulmuşken saat hani sekizi bile bulmazken, beni gerçekten sevebiliyor olanlarınızın şöyle fısıldamak istiyorum kulaklarına:
ben hata ettim. özür dilerim. çok özür dilerim. büyük beylik laflarımla, inançlarımla ve vazgeçtiğim binlerce umudumla, kendimi hiç sevemeyişimle, insanlara verdiğim kocaman değerlerle, içtiğim sigaralarla ya da var olamayışlarımla, ben yaşımı, yaşamımı, yaşayamayarak ve yaşatmayarak kendime, çok büyük bir hata ettim.
küçüktüm, çok küçüktüm.
özür dilerim.
çok özür dilerim.
hiç tanımadığım bir adamla gecenin bir yarısı otururken hiç tanımadığım bir kumsalda, elimde sigara, kucağımda bira, yüzüne bakmıyordum bile. nasılsa yanımda olduğunun bilincinde olarak, belki de bir insanı hissedebilmek sahiden de böyle bir şeydir diye düşünüyordum. aklımdan şehirler geçiyordu, aklımdan geniş araziler ve minik adımlar geçiyordu. yanımdaki adamsa sanki gittiği her yere ayak izlerini bırakıyordu ve mevsim kış bile değildi. kar bile yağmıyordu. hiç tanımıyordum onu. hiç tanımıyordu beni. küçük, masum bir kız sanıyordu. ama gözlerinde bir şey var diyordu. gözlerinde bir şey var. insanın içini acıtan bir şey. gülüyordum böyle konuştuğu zamanlarda. neden güldüğümü soruyordu. gözlerimde bir şey var, evet diyordum.
-seni görebiliyorum çünkü.
ve diğerlerini.

gözlerimdebirşeyvar
tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak
zaman sadece geçiyor.

lanet.

çirkin sözcükler çıkıyordu ağzımdan. bütün bir dünyayı lanetliyordum ve küçücük bir kızdım o sıralar. 17 yaşımda bile yoktum ve insanlar artık beni sevmiyorlardı. adıma ettikleri bütün yeminler adına bakıyordum yüzlerine. artık hiçbir şeye şaşırmam diyordum.
zaten küçücük bir kızdım o sıralar, aptaldım.
bir hayatın kısacık bir sürede ne derece değişebileceğini, umutların ne derece körelip, insanların bir hayatı acımadan, gözlerini dahi kırpmadan ne derece mahvedebileceğini öğrenmeden çok, çok önceydi.
17 yaşında bile yoktum ve insanlar beni zaten sevmiyorlardı artık.
sorun da değildi ya.
artık ben de sevmiyordum ve hiçbir şeyin sandığım ya da gördüğüm gibi olmadığını kısacık bir süre içinde öğrendiğimde, yaşamım adına bütün uğraşılarım ve savaşımlarım midemi bulandırdı.
cümlelerimin özneleri değişti.
eylemlerim ve nesnelerim.
yeniden var olmak? yeni bir insan olmak? yeni bir aile, yeni bir çevre, yeni bir hayat?
bakış açıları. sigara.
saatlerce konuşurken o çok iyi tanıdığım ve hayatımda belki de ilk defa dürüstçe davrandığım adamın önünde, ellerimi savururken anlattığım şeylerin coşkusuyla ve ağlarken ve elime ne gelirse fırlatırken oradan oraya, gözlerimi yumduğum an bütün var oluşlarıma ihanet ettiğim gerçeğini saplarken beynime ve şimdi gelebilecek her yanıtın canımı yakacağını bilerek, duyduğum o sözler:
-ezgi, bunu kendine yapma
hiç beklemediğim yerlerimden vurdu beni. başımı önüme eğdim ve vazgeçtiğim her şey adına suçluluk duydum. tenim renk değiştirdi bir anlığına da olsa ve bambaşka bir insandım yine. büyüyordum. büyütüyorlardı beni ve aslında olmak istediğim kişiye yönlendirerek benliğimi, kendimi ve diğer bütün insanlarımı da öldürebileceğimin bilinciyle bakıyorlardı gözlerime ve şöyle diyorlardı sadece:
-ezgi, bunu kendine yapma
insanlar beni seviyorlardı. insanlar beni sevemiyorlardı ve bir şekilde bir şeyler hissedebilmeye başlamışken ben, kendimi sevmek sadece kendimi sevmek istiyordum, bir kere olsun sadece kendimi sevebileyim istiyordum
ve bunu kendime yapmaktan vazgeçmeye, işte o hayatımı mahveden kısacık bir süre sonunda karar verdim ben
olamayacağım her şey olmaya karar verdim.

ve ezgi bunu gerçekten kendine yapmaktan vazgeçtiğinde, özneleri ve cümleleri değiştiğinde, ve yazarak tedavi ettiğinde ruhunu, kliniklerde ya da yalın delirmelerle değil, yapayalnız bir insanken çoktan 17 yaşını geçiyordu vakit.
kimbilir, belki bir gün sahiden de yaşayabilirdi.
öledebileceği gibi.
yaşayabilirdi.
hayat, gerçek manada yaşamaya değer bir şey, kimi zaman.
insanlar sıklıkla bunu soruyorlar, neyin var?
böyle sorduklarında sadece şu geçiyor aklımdan: asıl sizin neyiniz var?
bizler yaşıyoruz. şu ya da bu şekilde.
iyi ya da kötü olarak.
iyi ya da kötü davranarak.
iyi ya da kötü gibi kavramlara ait ya da sahip bile olamayarak.
insanlar sıklıkla yanılıyorlar. hem benim neyim mi var?
asıl sizin neyiniz var?
yazmak beni iyileştiriyordu. ruhum geziniyordu parmak uçlarımda ve süzülüyordu, çekip gidiyordu.
ama insanlara bunu anlatamazdınız.
anlamazlardı.

sadece yazmak beni iyileştiriyordu.

04.

hislerim üzerime yapışmış bir şekilde atarken adımlarımı, ruhuma kazınmış üç beş insan kalıntısı beraberinde titrerken kelimelerim parmak uçlarımda, sessizce, yaktığım bitmek bilmeyen sigaralarım bana tek bir şeyi anlatıyordu, o gece:
sana ne kadar aşık olduğumu.
ve yaptığım, yapabileceğim hiçbir şeyin geri döndürmeyeceğini seni bir daha.
ve bunu bilmenin, ve karşında durup sana sarılmamak için tırnaklarımı batırırken avuç içlerime
"sana sarılmamak için kendimi o kadar zor tutuyorum ki, ama tutuyorum" deyişini duyarken tam da o gece, isimsiz bir sahilin orta yerinde isimsiz acılar eşliğinde
gözlerimi yumdum ve sana sarılamadım.
ve
 sana
    sahiden
  de
sa rı la ma dım.
-hayatımı mahvettiler
neden böyle bağırıyordu ki. sesi bütün bir dünyayı ele geçiriyordu sanki. ruhum ezildi. ben sus diyordum
o ise hayatımı mahvediyordu