20100820

bırakır hallerinden kaçarken gökyüzünün, bir sancıyla savaşırken en dizginlenmiş ruhların peşisıra koşarken ait olunamayan hayallerle, kırmızı parmaklarla gösteriyorduk birbirimizi. stresten, üzüntüden kemirilmiş tırnaklar yırtıyordu zihinleri ve elbet ki kanıyordu gözlerimiz. bir edebiyat sızısıyız diyorduk. baktığımız yeri görebilişimiz bu yüzden. bir sızıdan ötesi değiliz edebi ruh hallerimiz sadece bu yüzden. usul usul yağardı yağmur böylesi gecelerde. hani sanki bilirmiş gibi, hani sanki duyabilirmiş gibi bakardık öylece birbirimize. anladığımı hissederdim boş bir vaat gibiydi uzatılan her bir kadeh. hadi unut der gibiydi. unuturdum da zaten. çoğu kez unuturdum yaşamıma dair her bir ayrıntıyı. insanlar beni bana hatırlattıklarında, daha önce hiç duymadığım bir şeyi duymuş gibi bakardım gözlerine, adımı tekrarladıklarında. susun derdim. çok fazla bağırıyor bu harfler. hem gökyüzünden kim kaçabilmiş bugüne dek? hem kim kime sığınabilmiş o çok acı gecelerin berbat kadehlerine sığınır gibi hisler eşlik ederken ruhuna? kim asılı kalabilmiş zamanın tam da ortasında? kim ait olabilmiş ki bu yüzyıla, şimdi kemirilmiş tırnaklarıyla bu parmaklara ve en acı şekliyle parmakuçlarına asalım biz bu acıları?

hem ben. unuturdum da zaten. çoğu kez unuturdum yaşamıma dair her bir ayrıntıyı.
susun şimdi. çok fazla bağırıyor bu harfler.
susun artık.

4 yorum:

piktobet dedi ki...

hayatın arka bahçelerinde küçük bir gezinti adına. savaşlara, felaketlere ihtiyaç duyanlar yok değilse de. gözlerinde perdeler olmadan bakabilenler için yaşama. doğmuş olmak bile yetiyor bazen. bu dünyadaki varlığımız, başlı başına büyük bir problem. altı yaşındayken bile. doğumla ölüm arasında gerilmiş huzursuz ruhlar için. hayat: en büyük anksiyete. otto rank'e selam olsun yeniden.

Jude dedi ki...

peki düğmeler hangi noktada yanlış iliklendi? bizler düz bir çizgide yürürken, ve adına yaşamak derken bir şeylerin, hani nefeslerimizi alırken, hani gökyüzüne bakarken bir öğlesonrası, hani sığınırken gecelere sıcacık solumalar eşliğinde, umutlar, sıfatlar.. işler ne noktada yanlış gitti de.. onlar ve bizler oldu konu? hani kendimizden bahsedemiyor oluşumuz.. hani ben bile diyemeyişimiz.. biziz biz işte. bizim duygularımız, bizim duyamadıklarımız ve ölülüğümüz.. yaşamımıza dair o sabit ölülük hissi. hadi anlatım bozukluğu yapalım şimdi. hadi öfke kussunlar üzerimize. şimdi birkaç etiket, şimdi ben küçük bir kadınken böylesi, şimdi belki de kötü bir insanken, belki de hiçbiri değilken bile, işlerin hangi noktada bizi onlara böldüğünü ya da bizi onlarla çarptığını bilmek istiyorum.

hayatın arka bahçeleri. yollar sürekli kayboluyor. sapaklar, dönemeçler, taşlar, tozlar. önümüzü görmekten bile acizken çoğunlukla, artık sabit kalayım istiyorum.

bu çok mu kötü, bilemiyorum.

piktobet dedi ki...

herhangi bir şeyi 'istemek' pek masum bir eylem değil belki de. çok kötü değilse de. ben de bir yorum yazdığımda "yorumunuz blog sahibinin onayından sonra yayınlanacak" türünden iletiler görmemeyi istiyorum mesela. bilmiyorum çok şey mi istiyorum. tarayıcı hata veriyor "fazla yazdın" gibi serzenişlerle falan. yorumun gönderildiğinden bile emin olamıyorum bu yüzden. captcha koruması yetmez mi diyorum bazen. argo küfür de kullanmam nah şu nimet çarpsın ki valla. argoyla küfür aynı şey değil öyle ya. argo özel bir jargondur iyidir bile aslında. yine de belli olmaz. işte yine oldu bak. yetkili kişilere sesleniyorum buradan.

Jude dedi ki...

gülümsedim nedense. yorum olayı için de bir şeyler yaptım ama, olmuştur umarım.

"dilimin ucunda küfre dönüşüyor her sözcük" istesem de susturamam...