20100927

2709.

dünyanın sonundan bahsediyoruz sanıyordum.


ihtimaller, çıplak bedenler, ucuz sigaralar ve en çok da kalp kırıkları, birbirimizi anlamaktan en uzak olduğumuz zamanları yaşarken devrik cümleler ve yönetim şekilleriyle, belki de yalınayak ezip geçtiğimiz düşüncelerimizle mavi bir boşluk yaratıyorduk hayatlarımızın en orta yerinde. kimdik? soru işaretleri ve çığlık çığlığa çırpınışlarımız. sevişirken sahip, yaşarken köle. özneleri eriten milyarlarca düş, yıkıp geçen milyarlarca düş, adlarımızı ve en çok da ayak parmaklarımızı unutuşumuz ve dönmeyişimiz bir daha geçmişte bulunduğumuz yerlere. aynı hayatları yaşamamak için. aynı hataları yapmamak için ve kimdik? soru işaretleri. sahiden unuttuk.

bizse karşılıklı oturuyor, sigaralarımızı yakıyor, rakı kadehleri çarpışırken birbirine en öfkeli halleriyle, bütün parçalar dağılırken avuç içlerimize, pekişmiş şekliyle kanarken dört bir yana, dünyanın sonundan bahsediyorduk. karşılıklı oturuyor olmamızın bu hikayede önemi büyüktü. hiçbir insanın anlayamayacağı biçimde, hiçbir insanın anlatamayacağı şekilde bir yaşama ve algılama bozukluğuyken çırpınışlarımız, belki de birbirimize ettiğimiz küfürlerden aldığımız zevkler ve ellerinin uzanıp bacaklarımı okşayışı, daha sonra bacakarama doğru meyledişi ve bundan alamadığım bütün zevklerle onu, yalnızca karşımda oturuyor olduğu için seviyordum. 

kimbilir. ucuz bir yaşama şekliyken acıçekiyorolmahissi, içimde duyduğum kocaman boşluk, içlerde duyulan kocaman boşluklar ve roman sayfaları. kimbilir hangi elin "yanlışlıkla" çarparak bir kadehe, kırmızı bir şarabın eskimiş ve sidik kokan sayfalarda bıraktığı "yanlışlıkla" izleri. hiç bilmiyorlardı ki geri dönmeyecektik. hiç bilmiyorlardı ki geriye dönülmüyordu. en azından bu düzende. en azından bu yönetim şekillerinin kölesiyken. -sevişirken sahip. kimlerdi ki onlar? onlar ve soru işaretleri. belki de devrime buradan başlayabilirdik. soru işaretlerinden vazgeçerek. ve sonra büyük harfle de başlamazdı cümlelerimiz. ve sonra bir noktaları da olmazdı çünkü sonsuzdular. çünkü bir anlamları yoktu ve özneleri eriyordu gitgide milyarlarca düşle, yıkıp geçen milyarlarca düşle. düşle. kırmızı bir hayatı. minik eldivenler ve yalın halleriyle birbirimizi sevme şekillerimiz. yalnızca karşı karşıya oturuyor olmaktan ileri gelen. yalnızca yıpranmaktan, fazla kilodan ve yıllardan yırtılmış, artık kullanılması imkansız, artık bir bahartemizliği sonrası, aynı bizim gibi, aynı biz gibi çöplere atılmak üzere ayrılmış ve kimbilir hangi marketten alınıp da oraya buraya birgünelbetkilazımolur diye sıkıştırılmış torbalara atılan lanet olasıca elbiseler. belki de küfürden ötesi çıkmazdı bir daha dudaklarımdan. belki de öpüşmek için bile kullanmazdım onları ve en isterik ruh hallerimle ben, bir rahibe gibi kapanırken mahremiyetime, dokunulmaz olurdum ve bu kaldırılamazdı! 

seksi seviyorum. 

eylül ve 27. birbirine yakışmadıkları kesin. en az kullanılmış peçeteler, en az içinden kıl çıkan ensevilenyemekler kadar, en az sen ve ben kadar, en az diş gıcırtıları ya da mantarlı bir ayağa giydirilmiş lanet çoraplar kadar. iğrenç mi? ben böyle söylemezdim. işin sonrası eylül. başı 27 ve bu rakamı sevmedim hiçbir zaman. bu bir rakam olmasa bile. sevmedim hiçbir zaman. halbuki bir kızçocuğu olsun istiyordu. onun kızçocuğu bana anne desin istiyordu. elbet ki beni tanımıyordu ve tanımak da istemiyordu. acı çektiğimi duymak istemiyordu ve ben de onu. ben de onu istemiyordum. paranoyak yaşama şekilleri. benden kızçocuğu isteyen ve beni gerçek manada seven bir adama sahip olmadım hiç. dedim ya. eylül ve yirmiyedi. bensevemiyorum.

seksi sevmiyorum.

artakalan tek şey anılar. yüzyıllar öncesine ait sigara dumanları. yıldızlı gecelerde gökyüzüne atılan heyecanlı bakışlar. kayan yıldızların ardından tutulan ve hiçbir zaman gerçekleşmemiş dilekler. hiçbir zaman gerçekleşmeyecek dilekler. umutsuz muyduk? kendimizi bırakmıştık belki de. yeraltı edebiyatına sığınıyorduk. kafelerde değil sokak köşelerinde, her zaman için farklı bir yerde, buluşuyorduk ve yerlere yatıyorduk. diğer insanların ezip geçmeye ve ikinci bir an dikkat etmeye değer görmedikleri yerlere cennetimiz gibi tapıyor, başlarımızı buralara gömüyor ve acıyan yerlerimiz konuşmayı kesene dek -çünküçokbağırıyorlardı- burada kalıyorduk. birahanelere gidiyor, ucuz ya da çalıntı sigaralar içiyor ve yemek seçmiyorduk. bir kuru ekmek, iki de zeytin. yaşayabilecek kadarı. farklı bir dilden konuşuyorduk başbaşayken. türkçe ya da birbaşkamilletçe diller değildi bunlar. ezgice ya da o'ncaydı ve bunu seviyorduk. dilimiz döndüğünce edebildiğimiz küfürler ve cinsiyetlerimiz. ben bir kadındım belki. isterik. seksi sever ve sevmezdim ve tutturmuşken devrim de devrim diye, bütün sağ eller görünürdü havada birden. havada suçlamalar uçuşurdu ve nefretler. düşüncelerimiz için birbirimizden nefret ederdik. eylemler için bile değil. 

tek bir şeyden emindim. kaybedebileceğimiz hiçbir şey yoktu. her şeyi yapabilirdik ve yapıyorduk da. zarar vermiyorduk. arada bir ot içiyor, belki ezgice zamanlarda saçmalıyor kalanındaysa gayet iyi-insancıklar oluyorduk. şiirler okuyor ve romanlardan alıntılarla konuşuyorduk. dilimizden dostoyevski, dilimizden kafka, dilimizden bukowski ya da dilimizden k.iskender düşmüyordu. bu adamlarla sevişmek istiyorduk. duyulan zevkler ya da canyanmaları için değil. hanelere bir kaç sayı daha yazmak ya da listelere eklenmek için bile değil, sadece kelimeleri için bu adamları içimize ve dünyamıza her şeyleriyle almak istiyorduk. keşke yaşıyor olduğumuzun farkında olsalardı diyorduk. keşke belki de geberiyor olduğumuzun farkında olsalardı ve bu noktada prozac götlerine girebilirdi! bu noktada delilikleri ve inanamazlıkları, bütün o çözüm yöntemleri ve sorunları. en çok da soruları. neden, neden diye çırpınışları. bir etbedenle ömür çok çabuk tükeniyordu. 

aslında bir biz yoktu. aslında hepsini yapan ben'di. o kimdi?
-dünyanın sonundan bahsediyoruz sanıyordum.

23.

sen beni öpersen ben hiçbir şey olmam.
"belki de" bundan korkuyorumdur.

20100916

/ karmaşa

uzun süredir bir şeyler yazmadığımı fark ettim. ne değeri var, bilemiyorum. nedense artık "önemsemiyorum". şimdi, bütün edebi saçmalıklardan ya da kaygılardan sıyrılarak, birkaç şeyden bahsetmek istiyorum. ve bütün bu sözlerimin kayda geçirilmesini. beni sonra istedikleri gibi yargılayabilirler. öncelikle merhaba. ben ezgi. kimliğimi ifşa etmek ya da etmemek gibi dertlere sahip değilim. zaten böyle bir dünyanın varlığından haberdar olan kişiler, zaten böyle bir dünyanın neden var olduğunu ve ne amaçla sahiplenildiğini, ne anlatmak istediğimi anlayabilmiş olan kişiler, kim olduğumu benden iyi biliyorlar ve adımın ezgi oluşunu ya da diğer bütün detayları önemsemiyorlar bile. öncelikle merhaba. ben ezgi. bu kelimeleri yazarken ellerim üşüyor, kıçım donuyor. içtiğim bir ton sigara sonrası çok hoşuma giden o dumanaltı dünyadan sıyrılabilmek adına pencereyi açtım çünkü. içinde bulunduğum oda büyük. süngerleri kaymış en az on senelik kırmızı koltuklar, bir kavga esnasında ayağı kırılmış ve tamir edilmeye üşenilmiş masa, yalnızca bir yerlere sertçe vurulduğu süreçlerde çalışan bir kumanda, yıllar öncesine ait gazeteler, hiçbir zaman sevemediğim yapay çiçekler, bir köşede öylece kalakalmış ve çok uzun zamanlardan beri kullanılmadığı üzerindeki bilmemkaç cm'lik toz tabakasından belli olan zigonlar, çıkarılıp atılmış pantolonlar, çiftleri esrarengiz bir şekilde tarih olmuş terlikler, kimsenin oturmaya gereksinim duymamasına rağmen odanın büyük bir bölümünü işgal eden sandalyeler, en ortada da eski bir halı... burası benim evim ama hiçbir zaman benimmiş gibi hissetmedim. nedeni bütün çıplaklığıyla ortaya serdiğim bu kusurlar ya da dahası değildi. nedeni benim hiçbir şeye kendimi ait hissedemeyişimdi. di diyorum çünkü artık bir önemi yok benim gözümde bütün bunların. ama eskiden büyük, çok büyük bir sorundu aidiyetsizlik. göçebe bir ruh. eşyalara, bedenlere ya da değer yargılarına değil, sadece yollara, izlenimlere, mimiklere, kelimelere verilen değerler. nedense hep bir sınır oldu aramızda. nedense hiçbir zaman aşılamadı. pisliğin tekiyim. pisliğin tekiyim çünkü önemsemiyorum. artık verilen hiçbir tepkiyi, artık duyulan hiçbir sözü. sadece kendime kalarak yaşamak gibi bu. ama bencilce değil. ama onlar'ın temel alındığı bir yaşamak bu. ama asil. ama aptalca. yine de anlatabileceğim her şeyi anlatmak isterdim bu dünyaya. ama fark ettim ki, anlattıkça daha da karışıyor. daha büyük açıklamalar, daha büyük yargılar bekliyor seni ve sen daha da kötü hissediyorsun. olduğundan, olman gerektiğinden çok daha kötü. pisliğin tekiyim. çünkü değer veriyorum. çünkü anlatmanın mümkün bile olamayacağı hisler besliyorum insanlara ve yaşamlara karşı. pisliğin tekiyim. çünkü unutamıyorum. çünkü doyum sağlamıyor hiçbir şey. yürümek, konuşmak, yemek yemek. içimden sürekli şehirler geçiyor. sürekli insanlar ve öyle şeyler fısıldıyorlar ki. "yazmasam ölürüm" diyorum. yazmazsam ölürüm. ama yazdıkça daha da batıyor sanki. ya da hayatımı engel gibi çekiyorlar her şeyin önüne. ya da ardına koyuyorlar. "kötü" şeyler yazdığımı, çünkü "kötü" şeyler yaşadığımı söylüyorlar. ya da "kötü" şeyler yazdığım için "kötü" hissettiğimi ya da yaşımı duyduklarında, "yaşım gereği" böyle olduğunu ya da öyle de böyle. sonuç olarak kaybediyorum. ama nedense içimi dökmek istiyorum bu kez ve "önemsemeyerek" yapıyorum bunu. şimdi, bu bir duvarsa eğer, yani milyon tane insandan duyduğum "önce kendini önemse" türünden lafları "mutlu olmak adına" gerçekleştirebilmem gerekiyorsa eğer, elime bütün geçmişimi alarak yıkabilmeliyim önüme çıkan her şeyi. sonra da belki çocuklarla çıkarım, kafelerde sürterim, elbiseler alır, cebimdeki para kadar susar cebimdeki para kadar öterim. böylesi daha mı işlerine gelir? belki. ya da kimsenin umrunda olmaz ama rahat bırakılırım en azından. yapabilir miyim? bunlar çok mu "kötü" olan şeyler? yapmak için bütün ezgiyedairleri ezip geçmem gerekir -ki bu bir katliamdır- ve bunlar çok "kötü" şeylerdir. en azından benim yazdıklarım kadar "kötü". bunları sadece kendimi rahatlatmak adına yazıyorum. sadece kendim için. bir gün geberip gittiğimde, bir gün bir şeyler yazmayı başarabildiğimde ilk olarak, anlatmak istediğim şeyleri bir kişiye dahi olsa anlatabilmiş olmayı umarak, sadece gözümü kapattığımda içim rahat olsun istiyorum. sadece hani şu gökyüzüne baktığımda, sadece sanatsal zırvalardan bile soyutlanmış olarak, lanet olasıca başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, içim rahat olsun istiyorum. bir kere bile rol yapmadan, bir kere bile kendim olarak, huzur duyabileyim istiyorum. bu ruhuma bahşedilebilsin. nedense bu ara çok "garip" hissediyorum kendimi. hayatımda ilk defa, birilerine gerçek manada "kötü" davranıyorum. ya da bana "kötü" davransınlar diye bekliyorum ki ben de cevap verebileyim. ya da bir şeyler olsun işte ve. ve ne ezgi? bilmiyorum ezgi. bilmiyorum. sanki koşturdukça, oradan oraya savruldukça, içimdeki bu saçmasapanlık daha da sıkışıyor. sanki üzerine düşünmedikçe, baş edilmesi daha büyük bir sorun haline geliyor ve ben sürekli olarak yargılanırken, var olabilmek adına sürekli olarak, herkes gibi ve herkes kadar savaşırken, nedense gitgide yoklaşıyor gibi hissediyorum. sanki yok ediliyorum. sanki kendimi yok ediyorum ve bu canımı acıtıyor. bütün olanlardan, bütün olmuşlardan ayrı olarak. nasıl anlatsam, sahiden bilemiyorum. sahiden kafam karışık. yazmak istiyorum. ama izin vermiyorlar. yazdıkça daha bir iyi hissediyorum çünkü. insanlar biliyorlar diyorum, anlamasalar da anlattım en azından ve belki biri bile olsa anımsıyor beni şimdi. inanın ki bu varlığıma müthiş bir güç veriyor ve ben yaşıyorum işte. çünkü gündelik bir hayat biriktiremiyorum kendime. çünkü nebileyim, sabah kalktığımda, gün içinde, yemek yerken, test falan çözerken ya da müzik dinlerken ya da yatarken, kendime ait bir dünyam olmuyor benim. insanlar oluyorlar. insanların sesleri, insanların kelimeleri, insanların hissettikleri. bu yüzden unutamıyorum ya. bu yüzden sabit kalıyor ya her şey. yine de bundan başka bir hayat çok anlamsız görünüyor bana. çünkü "iyi niyetlerle" ve yaşamak adına uğraştığım bu seçimlerimi, aslında bir yandan kendime dair her şeyi evrenselleştirerek, hiçbir şeyi arkamda bırakmadan yaptım ve bu yüzden şimdi kendime dönemiyorum. şimdi kendime sahiden de dönemiyorum. bu yüzden değişimi bekliyorum. bu yüzden hayatımı yeniden geri kazanmamı sağlayabilecek, yeniden "benim hayatım" diyebileceğim bir hayatın bana bahşedildiği bir zamanı bekliyorum. benim zamanlarımı. benim gülümseyişimi. çünkü unuttum. mutlu, hani sadece mutlu anların nasıl şeyler olduklarını unuttum. kötü şeyler yaşamaktan değil. hiçbir şey yaşamıyor olmaktan unuttum. bunu açıklayamıyor olduğum için üzgünüm. bunun çeşitli etiketlerle insancıl raflara sürüklenip kategorilere sokuluyor oluşundan da nefret ediyorum. mutsuzsan mutsuzsundur işte. mutlu olamıyorsan olamıyorsundur işte. bu bir değerbilmezlik ya da "aa bak o şunu yaşadı sen yaşamadın o halde mutlu olmalısın" gibi saçmasapan bir şey bile değil. bu bir his. bu bir kayıp. bununla savaştıkça ne derece yararsız olduğunu görüyorsun ama savaşımın seni ayakta tutan yegane şey oluyor ve sen bunu açıklayamıyorsun da. sadece, yaşın ya da yaşamın ne olursa olsun, sabit ve bomboş gözlerle bakıyorsun hayata, dokunmadan. "dokunmadan". içinde yer almadan. yanından geçerek öylece. geçip giderek. halbuki iyi bir insan olmak adına çok uğraştım. sonra bu iyiliğin aslında bir değeri olmadığını gördüm. insanlar için yoktu en azından. ya da onların seçiciliğinin yönettiği bu dünya için. sadece bedenlerin önemli olduğunu gördüm. sadece ceplerdeki paraların, sahip olunan mevkiilerin. sadece giysilerin. sadece "o bana bunu dedi ben de ona bunu dedim"lerin. sadece saçmasapan her şeyin değeri olan bir dünyayı gördüm ben baktığımda. denedim. denedim. denedim. iyi niyetlerle yaklaşarak iyi olması için çabalayarak, kendime dair her şeyi ortaya koyarak bir bir hatta ve hatta kendimden vazgeçmeye hazır olarak denedim. ama olmadı. gerçekten. şimdi anlatmanın mümkün olmadığı milyon tane şeyden biri de bu işte. nedense önemsemediğim şeylerden biri de bu işte. başım ağrıyor. kendi dertlerimden bahsetmekten nefret ederim. ama bu bir durum öyküsü olsun ve kuralları sikeyim. önemsemiyorum. şimdi de konudan konuya atlayalım ve insanların iyice mideleri bulansın. beni okumaktan vazgeçsinler ya da kafamın güzel olduğuna falan inansınlar ya da bu saçmalığa daha fazla katlanamayacakları için sağ üstteki güzelim çarpıya tıklayıp kaçsınlar. ben de kaçmak istiyorum. ama kendime tıkılı bir haldeyim. arka fondaki müziğe gelirsek. bu derece kafa sikici olabileceğini düşünmemiştim hiç. yine de hoşuma gidiyor. hoşuna gitmeyen insanların bana çok sövdüklerineyse eminim. sorun değil. yine de özür dilerim. niye özür diliyorum? olmayan insanlardan olmayan şeyler için mi? ihtimaller için mi? bu da benim temiz yanım işte. temiz? kime ya da neye göre bilemiyorum ama öyle işte. bir sigara daha. ucuz sigaralar. tanıdıklardan çalınıp çırpılan. bir değerlendirme yaparsak:
-aylardır alkol almıyorum.
-hukuk kazanabileyim diye test çözüyorum.
-battlestar galactica izliyorum ve her nedense starbuck karakterini kendime acayip benzetiyorum.
-konuşabileceğim insanlara ihtiyaç duyuyorum.
-şuan için tek kaçış noktam oğuz atay'ın tutunamayanlar'ına gömülmek.
-insanlar hakkımda endişeleniyorlar ve ben nedense bir otobüse binip cam kenarına oturup başımı bulabildiğim her yere dayayarak ve bomboş gözlerle dimdik süzerek herbirini, çoğunlukla rahatsız ediyorum çoğunlukla rahatsız edildiğimi hissettiğim için.
-karmaşık ve saçmasapan cümleler kurarak gittikçe daha da kilo almış olduğumu fark ettiğimden diyet yapıyorum.
-ne alaka bilemediğim bütün bu saçmalıkları yazıyorum ve kendimi daha iyi hissediyorum.
buralarda çok saygı duyduğum adamlarla tanıştım. 25 yaş üstü bütün bu insanlar bana kırılgan bir şeymişim gibi yaklaştılar önce. sonra nedense yaralarımı sarmak istedi birçoğu ve her şeyin geçebileceğine dair o müthiş umudu salıverdiler sonra. yapmayın demek istedim. bozulmasın bu düzen ama yine de arkadaş kalalım bizler. çünkü konuşabiliyoruz. hakkımda ne düşündüler diye düşünemedim bir yerden sonra. önce anlattım. sonra sustum. böylesi her zaman için daha kolay olmuştu çünkü. aynen şimdiki gibi. önce anlatıp sonra da susacak olduğum gibi. önüme hedefler diktiler. bunu başar dediler. bundan sonrası sana çok bundan öncesi sana az. bense tutunamıyorum. tutunamadığım için kendimle gurur da duyarak bir yandan, yine de insanlara içimden gelerek olmasa bile gülümsüyorum ve bütün o mutlu-insanlardan çok daha fazla iyi niyet barındırıyor bu gülüş içerisinde. nedense bir gün bütün bu insanlarla buluşmak istiyorum. herhangi bir yerde olmak. kendimizi çok daha iyi hissedebilelim diye sıcacık ve ucuz bir yer. ellerimizde kadehler, hiçbir yere takılmadan ve sonsuzca konuşalım istiyorum. kendimizi duyamayacak kadar birbirimizin kelimeleriyle sarhoş olup bütün o kadehleri hayata ve olmuşlara ve olacaklara kaldırıp "mutluluğa" diyebilelim istiyorum. nedense birbirimizin gözlerine bakarak susalım istiyorum. aşık bile olmadan. sadece hissederek. sadece duyarak. sadece anlayarak. yaşayalım istiyorum. ve evet çok şey istediğimi biliyorum. yine de başarabilirim bir gün. belki de sahiden başarabilirim ve bu yazının bütün bu çırılçıplaklığı ve kendim-dışı birçok kişi içinse karmakarışık olduğu için de hepimizden hepinizden özür dileyerek. önce konuşup. sonra susuyorum. bu arada merhaba. ben ezgi.

pisliğin tekiyim.