20100916

/ karmaşa

uzun süredir bir şeyler yazmadığımı fark ettim. ne değeri var, bilemiyorum. nedense artık "önemsemiyorum". şimdi, bütün edebi saçmalıklardan ya da kaygılardan sıyrılarak, birkaç şeyden bahsetmek istiyorum. ve bütün bu sözlerimin kayda geçirilmesini. beni sonra istedikleri gibi yargılayabilirler. öncelikle merhaba. ben ezgi. kimliğimi ifşa etmek ya da etmemek gibi dertlere sahip değilim. zaten böyle bir dünyanın varlığından haberdar olan kişiler, zaten böyle bir dünyanın neden var olduğunu ve ne amaçla sahiplenildiğini, ne anlatmak istediğimi anlayabilmiş olan kişiler, kim olduğumu benden iyi biliyorlar ve adımın ezgi oluşunu ya da diğer bütün detayları önemsemiyorlar bile. öncelikle merhaba. ben ezgi. bu kelimeleri yazarken ellerim üşüyor, kıçım donuyor. içtiğim bir ton sigara sonrası çok hoşuma giden o dumanaltı dünyadan sıyrılabilmek adına pencereyi açtım çünkü. içinde bulunduğum oda büyük. süngerleri kaymış en az on senelik kırmızı koltuklar, bir kavga esnasında ayağı kırılmış ve tamir edilmeye üşenilmiş masa, yalnızca bir yerlere sertçe vurulduğu süreçlerde çalışan bir kumanda, yıllar öncesine ait gazeteler, hiçbir zaman sevemediğim yapay çiçekler, bir köşede öylece kalakalmış ve çok uzun zamanlardan beri kullanılmadığı üzerindeki bilmemkaç cm'lik toz tabakasından belli olan zigonlar, çıkarılıp atılmış pantolonlar, çiftleri esrarengiz bir şekilde tarih olmuş terlikler, kimsenin oturmaya gereksinim duymamasına rağmen odanın büyük bir bölümünü işgal eden sandalyeler, en ortada da eski bir halı... burası benim evim ama hiçbir zaman benimmiş gibi hissetmedim. nedeni bütün çıplaklığıyla ortaya serdiğim bu kusurlar ya da dahası değildi. nedeni benim hiçbir şeye kendimi ait hissedemeyişimdi. di diyorum çünkü artık bir önemi yok benim gözümde bütün bunların. ama eskiden büyük, çok büyük bir sorundu aidiyetsizlik. göçebe bir ruh. eşyalara, bedenlere ya da değer yargılarına değil, sadece yollara, izlenimlere, mimiklere, kelimelere verilen değerler. nedense hep bir sınır oldu aramızda. nedense hiçbir zaman aşılamadı. pisliğin tekiyim. pisliğin tekiyim çünkü önemsemiyorum. artık verilen hiçbir tepkiyi, artık duyulan hiçbir sözü. sadece kendime kalarak yaşamak gibi bu. ama bencilce değil. ama onlar'ın temel alındığı bir yaşamak bu. ama asil. ama aptalca. yine de anlatabileceğim her şeyi anlatmak isterdim bu dünyaya. ama fark ettim ki, anlattıkça daha da karışıyor. daha büyük açıklamalar, daha büyük yargılar bekliyor seni ve sen daha da kötü hissediyorsun. olduğundan, olman gerektiğinden çok daha kötü. pisliğin tekiyim. çünkü değer veriyorum. çünkü anlatmanın mümkün bile olamayacağı hisler besliyorum insanlara ve yaşamlara karşı. pisliğin tekiyim. çünkü unutamıyorum. çünkü doyum sağlamıyor hiçbir şey. yürümek, konuşmak, yemek yemek. içimden sürekli şehirler geçiyor. sürekli insanlar ve öyle şeyler fısıldıyorlar ki. "yazmasam ölürüm" diyorum. yazmazsam ölürüm. ama yazdıkça daha da batıyor sanki. ya da hayatımı engel gibi çekiyorlar her şeyin önüne. ya da ardına koyuyorlar. "kötü" şeyler yazdığımı, çünkü "kötü" şeyler yaşadığımı söylüyorlar. ya da "kötü" şeyler yazdığım için "kötü" hissettiğimi ya da yaşımı duyduklarında, "yaşım gereği" böyle olduğunu ya da öyle de böyle. sonuç olarak kaybediyorum. ama nedense içimi dökmek istiyorum bu kez ve "önemsemeyerek" yapıyorum bunu. şimdi, bu bir duvarsa eğer, yani milyon tane insandan duyduğum "önce kendini önemse" türünden lafları "mutlu olmak adına" gerçekleştirebilmem gerekiyorsa eğer, elime bütün geçmişimi alarak yıkabilmeliyim önüme çıkan her şeyi. sonra da belki çocuklarla çıkarım, kafelerde sürterim, elbiseler alır, cebimdeki para kadar susar cebimdeki para kadar öterim. böylesi daha mı işlerine gelir? belki. ya da kimsenin umrunda olmaz ama rahat bırakılırım en azından. yapabilir miyim? bunlar çok mu "kötü" olan şeyler? yapmak için bütün ezgiyedairleri ezip geçmem gerekir -ki bu bir katliamdır- ve bunlar çok "kötü" şeylerdir. en azından benim yazdıklarım kadar "kötü". bunları sadece kendimi rahatlatmak adına yazıyorum. sadece kendim için. bir gün geberip gittiğimde, bir gün bir şeyler yazmayı başarabildiğimde ilk olarak, anlatmak istediğim şeyleri bir kişiye dahi olsa anlatabilmiş olmayı umarak, sadece gözümü kapattığımda içim rahat olsun istiyorum. sadece hani şu gökyüzüne baktığımda, sadece sanatsal zırvalardan bile soyutlanmış olarak, lanet olasıca başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, içim rahat olsun istiyorum. bir kere bile rol yapmadan, bir kere bile kendim olarak, huzur duyabileyim istiyorum. bu ruhuma bahşedilebilsin. nedense bu ara çok "garip" hissediyorum kendimi. hayatımda ilk defa, birilerine gerçek manada "kötü" davranıyorum. ya da bana "kötü" davransınlar diye bekliyorum ki ben de cevap verebileyim. ya da bir şeyler olsun işte ve. ve ne ezgi? bilmiyorum ezgi. bilmiyorum. sanki koşturdukça, oradan oraya savruldukça, içimdeki bu saçmasapanlık daha da sıkışıyor. sanki üzerine düşünmedikçe, baş edilmesi daha büyük bir sorun haline geliyor ve ben sürekli olarak yargılanırken, var olabilmek adına sürekli olarak, herkes gibi ve herkes kadar savaşırken, nedense gitgide yoklaşıyor gibi hissediyorum. sanki yok ediliyorum. sanki kendimi yok ediyorum ve bu canımı acıtıyor. bütün olanlardan, bütün olmuşlardan ayrı olarak. nasıl anlatsam, sahiden bilemiyorum. sahiden kafam karışık. yazmak istiyorum. ama izin vermiyorlar. yazdıkça daha bir iyi hissediyorum çünkü. insanlar biliyorlar diyorum, anlamasalar da anlattım en azından ve belki biri bile olsa anımsıyor beni şimdi. inanın ki bu varlığıma müthiş bir güç veriyor ve ben yaşıyorum işte. çünkü gündelik bir hayat biriktiremiyorum kendime. çünkü nebileyim, sabah kalktığımda, gün içinde, yemek yerken, test falan çözerken ya da müzik dinlerken ya da yatarken, kendime ait bir dünyam olmuyor benim. insanlar oluyorlar. insanların sesleri, insanların kelimeleri, insanların hissettikleri. bu yüzden unutamıyorum ya. bu yüzden sabit kalıyor ya her şey. yine de bundan başka bir hayat çok anlamsız görünüyor bana. çünkü "iyi niyetlerle" ve yaşamak adına uğraştığım bu seçimlerimi, aslında bir yandan kendime dair her şeyi evrenselleştirerek, hiçbir şeyi arkamda bırakmadan yaptım ve bu yüzden şimdi kendime dönemiyorum. şimdi kendime sahiden de dönemiyorum. bu yüzden değişimi bekliyorum. bu yüzden hayatımı yeniden geri kazanmamı sağlayabilecek, yeniden "benim hayatım" diyebileceğim bir hayatın bana bahşedildiği bir zamanı bekliyorum. benim zamanlarımı. benim gülümseyişimi. çünkü unuttum. mutlu, hani sadece mutlu anların nasıl şeyler olduklarını unuttum. kötü şeyler yaşamaktan değil. hiçbir şey yaşamıyor olmaktan unuttum. bunu açıklayamıyor olduğum için üzgünüm. bunun çeşitli etiketlerle insancıl raflara sürüklenip kategorilere sokuluyor oluşundan da nefret ediyorum. mutsuzsan mutsuzsundur işte. mutlu olamıyorsan olamıyorsundur işte. bu bir değerbilmezlik ya da "aa bak o şunu yaşadı sen yaşamadın o halde mutlu olmalısın" gibi saçmasapan bir şey bile değil. bu bir his. bu bir kayıp. bununla savaştıkça ne derece yararsız olduğunu görüyorsun ama savaşımın seni ayakta tutan yegane şey oluyor ve sen bunu açıklayamıyorsun da. sadece, yaşın ya da yaşamın ne olursa olsun, sabit ve bomboş gözlerle bakıyorsun hayata, dokunmadan. "dokunmadan". içinde yer almadan. yanından geçerek öylece. geçip giderek. halbuki iyi bir insan olmak adına çok uğraştım. sonra bu iyiliğin aslında bir değeri olmadığını gördüm. insanlar için yoktu en azından. ya da onların seçiciliğinin yönettiği bu dünya için. sadece bedenlerin önemli olduğunu gördüm. sadece ceplerdeki paraların, sahip olunan mevkiilerin. sadece giysilerin. sadece "o bana bunu dedi ben de ona bunu dedim"lerin. sadece saçmasapan her şeyin değeri olan bir dünyayı gördüm ben baktığımda. denedim. denedim. denedim. iyi niyetlerle yaklaşarak iyi olması için çabalayarak, kendime dair her şeyi ortaya koyarak bir bir hatta ve hatta kendimden vazgeçmeye hazır olarak denedim. ama olmadı. gerçekten. şimdi anlatmanın mümkün olmadığı milyon tane şeyden biri de bu işte. nedense önemsemediğim şeylerden biri de bu işte. başım ağrıyor. kendi dertlerimden bahsetmekten nefret ederim. ama bu bir durum öyküsü olsun ve kuralları sikeyim. önemsemiyorum. şimdi de konudan konuya atlayalım ve insanların iyice mideleri bulansın. beni okumaktan vazgeçsinler ya da kafamın güzel olduğuna falan inansınlar ya da bu saçmalığa daha fazla katlanamayacakları için sağ üstteki güzelim çarpıya tıklayıp kaçsınlar. ben de kaçmak istiyorum. ama kendime tıkılı bir haldeyim. arka fondaki müziğe gelirsek. bu derece kafa sikici olabileceğini düşünmemiştim hiç. yine de hoşuma gidiyor. hoşuna gitmeyen insanların bana çok sövdüklerineyse eminim. sorun değil. yine de özür dilerim. niye özür diliyorum? olmayan insanlardan olmayan şeyler için mi? ihtimaller için mi? bu da benim temiz yanım işte. temiz? kime ya da neye göre bilemiyorum ama öyle işte. bir sigara daha. ucuz sigaralar. tanıdıklardan çalınıp çırpılan. bir değerlendirme yaparsak:
-aylardır alkol almıyorum.
-hukuk kazanabileyim diye test çözüyorum.
-battlestar galactica izliyorum ve her nedense starbuck karakterini kendime acayip benzetiyorum.
-konuşabileceğim insanlara ihtiyaç duyuyorum.
-şuan için tek kaçış noktam oğuz atay'ın tutunamayanlar'ına gömülmek.
-insanlar hakkımda endişeleniyorlar ve ben nedense bir otobüse binip cam kenarına oturup başımı bulabildiğim her yere dayayarak ve bomboş gözlerle dimdik süzerek herbirini, çoğunlukla rahatsız ediyorum çoğunlukla rahatsız edildiğimi hissettiğim için.
-karmaşık ve saçmasapan cümleler kurarak gittikçe daha da kilo almış olduğumu fark ettiğimden diyet yapıyorum.
-ne alaka bilemediğim bütün bu saçmalıkları yazıyorum ve kendimi daha iyi hissediyorum.
buralarda çok saygı duyduğum adamlarla tanıştım. 25 yaş üstü bütün bu insanlar bana kırılgan bir şeymişim gibi yaklaştılar önce. sonra nedense yaralarımı sarmak istedi birçoğu ve her şeyin geçebileceğine dair o müthiş umudu salıverdiler sonra. yapmayın demek istedim. bozulmasın bu düzen ama yine de arkadaş kalalım bizler. çünkü konuşabiliyoruz. hakkımda ne düşündüler diye düşünemedim bir yerden sonra. önce anlattım. sonra sustum. böylesi her zaman için daha kolay olmuştu çünkü. aynen şimdiki gibi. önce anlatıp sonra da susacak olduğum gibi. önüme hedefler diktiler. bunu başar dediler. bundan sonrası sana çok bundan öncesi sana az. bense tutunamıyorum. tutunamadığım için kendimle gurur da duyarak bir yandan, yine de insanlara içimden gelerek olmasa bile gülümsüyorum ve bütün o mutlu-insanlardan çok daha fazla iyi niyet barındırıyor bu gülüş içerisinde. nedense bir gün bütün bu insanlarla buluşmak istiyorum. herhangi bir yerde olmak. kendimizi çok daha iyi hissedebilelim diye sıcacık ve ucuz bir yer. ellerimizde kadehler, hiçbir yere takılmadan ve sonsuzca konuşalım istiyorum. kendimizi duyamayacak kadar birbirimizin kelimeleriyle sarhoş olup bütün o kadehleri hayata ve olmuşlara ve olacaklara kaldırıp "mutluluğa" diyebilelim istiyorum. nedense birbirimizin gözlerine bakarak susalım istiyorum. aşık bile olmadan. sadece hissederek. sadece duyarak. sadece anlayarak. yaşayalım istiyorum. ve evet çok şey istediğimi biliyorum. yine de başarabilirim bir gün. belki de sahiden başarabilirim ve bu yazının bütün bu çırılçıplaklığı ve kendim-dışı birçok kişi içinse karmakarışık olduğu için de hepimizden hepinizden özür dileyerek. önce konuşup. sonra susuyorum. bu arada merhaba. ben ezgi.

pisliğin tekiyim.

7 yorum:

Hegesias dedi ki...

Siz pisliğin tekisiniz, ben pisliğin tekiyim ve evren pisliklerle dolu. Yine de bir blog açmak ve oraya bir şeyler yazmak nedense bana hep çok hüzünlü gelmiştir. Sorasım gelir: Bu nasıl bir çaresizlikltir? Bu ne yüksek perdeden bir imdat çığlığıdır?
Sözümü Anathema kesti; iyisi mi susayım.

Jude dedi ki...

"Bu nasıl bir çaresizliktir? Bu ne yüksek perdeden bir imdat çığlığıdır?"

bunu duydunuz mu sevgili hegesias. çok fazla fısıltı var. insanlar sürekli konuşuyor olsalar da. bu yürüyenler arasında birileri sürünürken.. belki de çok eksik bir geceyle uyuyoruz çok eksik bir sabaha.. anlatmak istesem, her şeyi daha da batıracağını bildiğimden.. halbuki şimdi sussam öylece. bildiklerimle ölürüm. hayatta bi ayrıntı, cümlede bi virgül.. ötesi olmak istemedim hiçbir zaman. dahasını istemedim, hiçbir zaman. insan oluşa atılan en büyük kazık. insanlara atılan en büyük kazık. olmadığın gibi ol! en büyük kuralın ve kendinmişgibidavranma'ların tuzağına düşülür her seferinde. sonuç? düşülür. ah büyük kayıplar.. vaat bile edilemeyen gül bahçeleri, hayatın.. halbuki dürüst bir gülümsemeyle bekliyorum zamanın en ortasında. mışgibiyapmayan insanları. sözcükleri konuşanları. yalanları ya da doğruları bile değil.

ne acınası bir yaşama şekli.
sözümü anathema parçalıyor. iyisi mi susayım.
belki de. sonsuzadek.

Adsız dedi ki...

Bazen yazmamak, susmak en iyisidir. Çünkü anlatamazsın birilerine. Çünkü o birileri anlayabileceği kadarını anlar. Ne kadar haykırırsan haykır, o kulaklarını tıkar. Susmak iyidir. Öenmsememek de. Ben de yeni öğrendim bunu..önemsememeyi. Başarıyorum da. Hem önemsemiyorum hem susuyorum. Kimse ya da hiçbir şey umrumda değil. Çünkü yoruldum. Gücüm tükendi. Ve insanlar bu kadar kendilerini 'anlamamaya' şartladığı sürece ben susucam. Çünkü boşa çaba, boşuna.. Artık hiçbirinin önemi yok. Hepsi basit, hepsi sıradan.. Önemsiz.

Jude dedi ki...

sanırım aynı aşamalarda geziniyoruz. hayat buradan böyle görünüyor. ve bu birçok kez kendini yineliyor. birçok kez aynı suskunluk, birçok kez aynı dayanamayışlar ve sonrası hep karanlık bir dehlizde yüzüyor olma hissi. belki de sahiden de bomboştur. belki de anlamlandırmaya çabaladığımız her şey. neden cümleler bu derece tıkanıyor bilemiyorum. belki de önemi yoktur, ne dersin? şimdi bu cümleleri kurmamın, şimdi susmamın ya da sonsuza dek konuşmamın bile. belki de bir şeyler oluyor ya da olmuyordur. belki de bir öte yoktur ve bizim acı çekiyor olma sebebimiz. olmayan anlamları anlamsız her şeye yüklüyor olmaktan ileri gelen. harflerin bile dahasını konuşamadığı sürreel bir kayboluş.

'çünkü yoruldum'

maviboşluk dedi ki...

evet o bendim. nickimi yazmayı unutmuşum :)

- çünkü çok yoruldum.

crazywomenrosemary dedi ki...

Canımsın ya.. yine, ne güzel aktarmışsın duygularını.. aydınlık, net, tam da ezgi gibi olmuş,biliyormusun yazılarını hep bir nefeste okuyorum..
Sana uğramadan geçemiyorum..:))

Jude dedi ki...

teşekkür ederim.. beni tanıyorsunuz gibi hissettim bi an, sonra aslında yazdıklarımda salt kendimi, kendi dünyamı yazdığımı fark ettim =)

"aydınlık, net, tam da ezgi gibi olmuş" kısmı ayrı bi hoş =D ben böyle bir izlenim verebilmişsem.. vay be =)