20101030

yeni hayatlar, endişeler, sorgular.

dün, biriyle tanıştım. on sekizindeydi. roman yazıyor olduğundan söz etti. bütün cesaretimi topladım ve "ben de bir şeyler yazıyorum" dedim. dikkatini çekmiştim. ne üzerine yazdığımı sordu. cevap veremedim. omuz silktim. "zaten önemli ya da profosyonel şeyler değiller" dedim. bunu söylerken kendimi çok bir bok hissettim nedense. eve döndüğümde bütün özgüvenimin sarsılmış olduğunu fark ettim. birilerinin beni "bir şey" olarak görmesini istiyorsam, önce ben kendimi "bir şey" gibi görmeliydim. yine de kendimi "bir şey" gibi görmek için, "bir şey" olmak gerekiyordu. ne yapsam, nasıl yapsam diye düşündüm durdum. en sonunda yazdıklarımı birilerine göstermeye ve tepkilerini değerlendirmeye karar verdim. bu düşünce beni heyecanlandırdı. hatta uyumama bir süre için engel oldu. verebilecekleri yanıtlar beni yıkabilirdi. her şey için hazırlıklı olmalıydım. çünkü huyumdu. bir işte iyi olmadığım sürece, o işi yapmam mümkün değildi ve yazmak da yaşamak demekti bir yandan. yani bu insanlar beni öldürebilirlerdi. yine de benim zaten kendime inanmıyor olmamdan ileri gelen güvensizliğimden ötürü, belki direnebilirdim. gerçekler yanılgılardan her zaman için çok daha iyiydi. odamda yüzlerce sayfa barınıyor şimdi. dokundukça ellerimin titrediği. herkesten kaçırdığım, en yakınlarımdan sakladığım kelimelerim. benim dünyam. bunu yapabilir miyim, kendimi, yeniden birilerine açarak, yeniden kendimmiş gibi davranarak, önlerinde çırılçıplak soyunabilir miyim? buna gücüm var mı? buna gücüm var. ama güvenim? o yok işte. sahiden yok.
merakla bekliyorum gelecek günleri. neler getirebileceğini.
ve hayatımda belki de ilk defa,
ölümden bu derece korkuyorum.

20101019

beş.

uyandım. adımın adının tam da üzerine çivilendiği sonsuzluk akşamları. gözlerimizin içi şarap kusmukları dolmuşken. her seçilmiş gibi götürüyorsa kendinden geriye kalanları. belki de birilerini suçluyor olmanın acizliği. belki de sonsuz bir haklılık hali. ve ne getirdik birbirimize götürdüklerimizden ziyade. sen senden ötesi olamıyordun nasılsa. binlerce potkal vursa da parmak uçlarına. en ıssız adalardan kalma. en acı dolu çığlıklarla. sen hiçbir şey yapamıyordun nasılsa.

uyandım. yalanlarla dolu bir gökyüzü. tutup savursak bütün düşleri yağmurlarla. adını adıma kattığım bütün sonsuzluk yılları. şimdiyse sadece düşülüyor. soğuktan titriyor kelimelerim. sevgi sözcükleri, iki dudağı arasında paslanmış bir adama dönükken bedenimin en açık seçik halleri. şimdiyse sadece sarılabilirim yokluğuna. beni sevmiyor oluşuna. nasılsa örterler üzerimizi seçkin topraklarla. nasılsa ölüm bırakmıyor öldürmeden. adını unuttum adımdan önce. kendime uyandım bu kez. uyandım.



uyandım. beni kurtarabilmeleri adına şans tanıdım insanlarıma. tiyatrolara gittim mesela. sigaralar içtim. yapabildiğimde ağladım ve kendimle uyudum en çok da. rüyalar gördüm ve aldandım.


uyandım. acınasıydı. acıyorlardı. parmaklardaki o şimdi yüzyıllar öncesine aitmiş gibi gelen yüzük izleri gibi. bırakıp gidişler gibi. mutsuz bir şarkının anlamsız sözleri gibi en çok da. size bir şey anlatmıyor olsa da gözlerinizin dolmasına engel olamazdınız. olmuyordu. başkalarının doğrularıyla yaşanmıyordu. çünkü uyandım. hayatımı çevirmiş bütün kara bulutların, bütün yanlış adamların ve adımların farkına vararak.


başkalarının sözcüklerini ağızlarına aldıklarında, hiç tanınmayan ve hiç tanınmayacak o adamların penislerinden aldıkları tat onları daha masum kılıyordu.


uyanmadılar.



birkaç küfür kazıdılar zihinlerine. birilerinin yobazlığını eleştiriyorlardı, hep aynı kelimelerle, tek bir adamın penisini ağzına almak gibiydi bu, vicdanınız rahattı damak zevkinize hitap etmiyor olsa da. sadık ve mutsuz. evli kadınlar gibiydiniz toplum içinde bir birey olarak var olmak istediğinizde. artık heyecan vermeyen sevişmelerde çok zevkliymiş gibi, çok mutluymuş gibi yapardınız. hep bir fedakarlık gerektiriyordu.

birkaç şiirle bunu halledebiliriz sandılar. gözlerini açmaları bu noktadan sonra imkansızlaştı. adlar kazıdılar avuç içlerine. birbirlerini böldüler, yaşamlarını sınırladılar ve bir şeylerin uğrunda savaştıklarına inandılar.

halbuki takım tutmak gibiydi bu. yenmek ya da yenilmek sizi o kadar ilgilendirmiyordu. oyunculardan ya da futboldan bihaberdiniz ama yine de bir takımı tutmaktan ve onu savunmaktan geri kalmazdınız hiçbir zaman. çünkü birileri böyle yapıyordu. çünkü birileri blimemnesporluydu, bir diğeri şunu tutuyor, biri onu yeniyor bir diğeri de yeniliyordu. insanlar bundan sanıyorum ki hoşlanıyorlardı. birileri onları özelliklerine göre gruplarına ayırsın ve kimse kimseye dokunmasın istiyorlardı. ya da aksine çok fazla dokunmak istiyorlardı. yaşamak için kendilerini kandırmaya ihtiyaçları varmış gibi görünüyordu böylesi bir durum dışarıdan.

aynı dinler gibiydi. okumadıkları kitaplara tapmaktan söz ediyorlardı. hiç aramadıkları, hissetmedikleri tanrıları ağızlarından düşürmüyorlardı ve neyden söz ettiklerini sorduğunuzda bunu cevaplamanın hatta sormanın bile ne derece yanlış olduğu konusunda diretiyorlardı. nedense başarısızdım. topluma ayak uydurmada. bir birey olmada. sorumluluk almakta. çünkü yapmak istemiyordum yapmamı istediklerini. onların okullarını, onların paralarını, onların kocalarını, onların evlerini, onların dostlarını, onların komşularını, onların arabalarını, onların cinselliğini, onların dinlerini. istemiyordum. bir gün uyandım. artık her şey için, bir şeylere dahil olmak ya da bir şeyleri kendime dahil etmek için çok geç kalmıştım. yalanlarla dolu bir gökyüzüyle karşı karşıyaydım. acı verecek denli beyaz. sonra bir sigara yaktım. kötü gidenler ve henüz kötüleşmemişler olarak sınıflanan hayatlarımı aldım en içerime. biri sarssın istedim beni kasıklarımdan. duymadılar.



zaman bir şekilde geçiyordu. buna mahkum gibiydik. şehirleri yaşıyor, zamanları bölüyor ve insanları parçalıyorduk. bizler müthiş katillerdik. bunu bir tek ben görebiliyor gibiydim. çünkü onlar halen kendilerini seviyor olmalıydılar. çünkü canları yanıyordu. bir yerleri kesildiğinde kanı durdurmak adına çabalıyor, yırtınıyor, yaralarını sarıyor, moralleri bozulduğunda sinemaya gidiyor, arkadaşlarıyla buluşuyor ya da kitap falan okuyor, kafalarını dağıtmaya çabalıyorlardı. bu insanlar hala uyuyorlardı ve kendilerini değerli sanıyorlardı. belki de diyordum. ben bir ruh hastasıyım ve bütün yaşantılarım benim kurgularım.



yine de bunu kabullenmek o kadar kolay görünmüyordu.



hayatımı düzene sokmaktan söz ediyordum sonra. konuşuyor, bağırıyor, deliriyor ve ihtiyaç duyuyordum. anlamaya. ağlamaya. sarılmaya. yürümeye. koşmaya. konuşmaya. yine de insanlar bana saydam bir cisimmişim gibi davranıyorlardı. benimle gerekmedikçe konuşmuyor, yanımdan geçerken görmüyorlardı ve benim de yoktu önlerine çıkmaya herhangi bir niyetim. yine de bu derece yalnız kalmışsanız, hani bu kadar seviliyor olsanız bile, kendinizi sevememişseniz bir kere bile, başaramamışsanız, bütün bunlar çok boktan ve gereksiz görünüyordu ve uyumsuz bir hiçliğin gökyüzüne aidiyeti geliyordu sonrasında. bir sigara yak mesela. fazla da konuşmamaya çalış. başka bir hayatı arzula ve yaşıyor sayılma. zaman geçsin. uyu. uyan. uyu. uyan. tik tak.


-nasılsa ölüm bırakmıyor öldürmeden.
uyandım.