20101109

7 dakika.

-sıradan bir gün daha.

sabahı zor etti. düşünceleriyle, hissettikleriyle savaşıyordu ve bir yere varması mümkün gibi görünmüyordu. her gece, yaşamından bir sonsuzluğu daha alıp götürürken, onun ölümünün üzerinden sadece birkaç gün geçmişti. yine de yıllar geçip gitmişti sanki. yine de çok yaşlı hissediyordu daha onsekizindeki bedenini. kaldıramayacağını düşündü. bir sigara yardımcı olurdu onu unutması için. belki biraz da viski.

telefonuna baktı. paranoyak bir en yakın arkadaşa sahip olmanın dezavantajları, telefonundaki yüzlerce arama ve binlerce mesajda gizliydi sanki. daha yorgun hissetti kendini. mutfağa yöneldi. bir zengin hikayesi değildi bu. hiçbir zaman kahve makinası olmamıştı. (su ısıtıcısı bile yoktu) tezgahın her yerini kaplayan kirli bulaşıklar arasından günlerce önceden kalma kahvenin dibinde artık katılaşmaya başladığı cezveyi buldu. bu kirle savaşamayacağını hissetti nedense. bu his gözlerini doldurdu. hayatındaki kir, insanların onu layık gördükleri hayat ve yaşadıkları öldürmüştü onu. dudaklarını ısırdı. öyle bir odaklanmıştı ki nefretine, kanın süzülüşünü hissetmedi bile. bir gün öleceğim dedi. şimdi henüz bir çocukken bile. bir gün ölebileceğim.

kapı çalmaya başladı. bundan nefret ediyordu. insanlar onu bir yüzyıl rahat bırakmalılardı ama öyle meraklı, öyle gösteriş tutkunuydular ki, hiç tanımadığı yüzler ona "vah vah" nidalarıyla acıyor, sımsıkı ve duygusuzca sarılıyor ve o bunların ve daha bir ton saçmalığın hepsine katlanmak zorunda bırakılıyordu. kapıyı açtı. paranoyak en yakın arkadaşı, ağlayarak boynuna atıldı ve henüz on saniye önce bomboş olan ev şimdi bütün tanıdık ve eskiden çok değerli görülen yüzlerle dolup taşmıştı işte. hepsi onun için kaygılanıyordu. ya da öyle görünüyorlardı. bunun üzerine düşünmek onu dipsiz bir kuyuya çekiyordu. dipsiz kuyuları düşündüğü anda aklına yeniden o geliyordu ve onu düşündükçe, dipsiz kuyulara daha da gömülüyordu ve gömüldükçe yine o... "mavi" dedi. -ona herkes mavi diye seslenirdi.- "şey.. seni merak ettik de biz. iyi misin diye. şey. şeyden sonra. hiç görünmedin ortalıkta. mezara da gelmedin. biz de merak ettik. çok merak ettik." karşısında bir yüz vardı. bu yüzde iki de dudak. bu dudaklar kıpırdıyordu. bunun bir anlam ifade etmesi gerekiyordu sanki, insanlar yüzüne odaklanmışlardı çünkü. dimdik bakıyorlardı, bir cevap istiyorlardı. bu anlamsız harekete aynı şekilde, aynı duygusuzlukla oynatarak dudaklarını, yüzünün en orta yerindeki dudakları inerek kalbine, bir şekilde değiştirerek iç organlarını, bölerek, parçalayarak, ses çıkarmaya çalışıyordu. yapamadı. ayağa kalktı. nedense çırılçıplak hissediyordu. tenine dokundu. teni soğuktu. nedense güzeldi böyle. çok güzeldi her hüzünlendiğinde. o böyle söylerdi en azından. dokunurdu sıcacık. canı yanmasın diye. hafifçe. hep dahasını istemişti. hep kusurlu biriydi. ve severdi kendini. yaşadığını söylediği ya da sandığı bütün zamanlar boyu. mutluydu. mavi'nin mutsuzluğuysa hep anlamsız gelmişti ona. ona özenirdi. ama şimdi anlamsızdı işte. o ölmüştü. mavi de ölecekti bir gün ve bu aptal insanlar ağlaşıyor, sarışıyor ve bağırıyorlardı. üstüne bir de sorular soruyor ve cevaplar istiyorlardı! çekip gitti aniden.

delinin tekiydi. bunu hepsi çok iyi bilirdi. ama insanlardan neden bu kadar uzak kaldığını, şimdi, çok daha iyi anlıyordu ve bunun için almış olduğu kararlara minnet duyuyordu.

bir yazardı o.
mutlu, yani kusurlu bir yazar.

düşünceleri, beynini delerken bir bir, pijamalarıyla yürürken hızlıca, mevsim kış, ayağındaki terliklerle, cebindeki son parayla sigara almak için girdi bir dükkana aniden. yaşlı bir dedeydi sahibi. "pall mall" dedi. hissiz, sorgusuz. anlamsız ve anlamaya çalışır gözlerle bakıyordu oradakiler ona. "boşuna" dedi. "o bile anlayamamışken beni, siz uğraşmayın, boşuna" şaşırarak bakıyorlardı şimdi. ağızları açık. birbirlerine. en son da ardında kapanan bir kapı bırakan ve adeta yok olan mavi'ye.

hızlandı. beş parası yoktu. dostu yoktu. ailesi yoktu. kimsesi yoktu. ciğerlerini dolduran bu dumandan başka. bir de seçenekleri. bir de mezar kalmıştı ondan geriye. bir de ceseti. nedense dokunmak istedi. sonra vazgeçti. ölümü kabullenmek yaşamı kabullenmekten daha kolay görünüyordu. gülümsedi. şimdi bu sözleri duyuyor olsaydı, saçmalıyorsun, der ve kızardı. kızsındı. umrunda mıydı ki onun ne hissettiği. belki. bir zamanlar öyleydi en azından. mavi, hala bir şeyler hissedebilirken ve insanlar arasındayken, arada bir sevişirlerdi de. sıradan bir gündü. insanlar yollarında yürüyorlar, evlerine, işlerine gitmeye çalışıyorlar, beraber gülüyor ya da konuşuyorlar, bir şeyler taşıyorlar ya da birilerine yetişmeye çalışıyorlar ya da yemek yiyorlar ya da pijamalarıyla ve elindeki pall mall'ıyla adeta koşarcasına yürüyen, masmavi saçlarıyla geçip giden kadına bakıyorlardı. güneş doğmuştu. güneşin doğuşunun çok güzel hisler çağrıştırdığı şairleri düşündü. mutlu insanları. sıradan insanları. özel insanları. ve onu düşündü.

şimdi ölüydü. şimdi benden daha ölü değil diyordu mavi. şimdi bir farkı mı var ki. geriye dönmek istemiyordu. ileri gitmek istemiyordu. olduğu yerde kaldı. sabit. bomboş. bir cadde ortasında. insanların her adımıyla ezilen yüreği. artık hiçbir şey hissedemiyor olmaktan ileri gelen. masmavi saçlarıyla bir kadın. eli karnına gitti. bir bebeği öldürmek,  bir bebeği doğurmaktan daha iyi bir şeydi. böyle bir hayata. ve böyle insanlara. masmavi saçları dolanırken yaşamına. yapabileceklerini. ve yapamayacaklarını. ve olacakları ve olamayacakları. ve olmak istedikleri şeyleri. olmalarını istedikleri şeyleri düşündü. o yaşasa şimdi, yapma derdi, maviyse deliydi, hiçbir zaman istememişti bir anne olmayı. bir bebeği, kendi elleriyle böyle bir boşluğa salmayı, sonra bağırmayı hadi tutun diye! hadi güzel diye yaşamak!

dalıp gittiği düşüncelerinden sıyrıldı. bir bebeği tutması için ona uzatıyordu bir anne, gülümseyerek ve iyi niyetleriyle. eli karnına gitti yeniden. hamile falan değildi. neden böyle delice düşüncelerle boğuşuyordu. oysa önündeydi işte. elinde iki simitle, yanına geliyordu ve bir babanın yokluğu. "yanlışlıkla" bir seksten doğmuş "yanlışlıkla" bir çocuk olmak mıydı bu paranoyanın sebebi. güldü. o yanına geldi elindeki simiti uzatarak. "neden gülüyorsun?" dedi.
mavi: -dönerek ona, tutunarak kahverengi saçlarına, "çünkü seni terk ediyorum"
donakaldı gülüşü. ölmek bundan beter miydi. yaşanmış olması istenen şeylerin yaşanamayacak olması. mesela mavi'nin onun hiçbir şeyi oluşu artık, her şeyi olmasını isterken. bir daha yiyemeyecekleri yemekler. bir daha dokunamayacağı teni. peki ya saçları? onlar kahverengiydi, ki hep masmavi olsun isterdi. yutkundu. kötü şairliği ve sahte mutlu sözcükleri bir boka yaramıyordu şimdi. parası, yakışıklılığı, hiçbir şeyi, kaybetmişti. ve kaybedecekti de.

bir kadınla evlenecekti ileride. parası bol, herkesçe arzulanacak denli güzellikte. yine de tükenecekti her şey. insanın kimyasıydı. her şey bok olana dek. çürüme devam ederdi. mutsuz olana ve mutsuzluk saçana dek. maviyse hep bir aşk olarak kalıcaktı yaşamında. bambaşka bir kadın. bir soluk. en deli sevişmeler. en mutlu saatler. idealle değil, saçmasapanla!

sıradan bir gündü, böyle delice düşüncelere daldığında. hiçbir şey olmamıştı ve olmayacaktı da. gözlerini kapadığında, saat 01:28'di ve yarın okuluna gitmek, çok normal bir insanmış gibi rol yapmak ve yazamadığı için mutsuz olmak zorundaydı. belki birkaç da şarkı dinlerdi. bob dylan mesela. one more cup of coffee? -neden olmasın.

ve ezgi, uyuyabildiğinde ve kabullenebildiğinde hayatını, saat 1'i ancak 35 geçiyordu. yaşamı bu 7 dakikadan ibaretti. öncesi acımasızca düş. sonrası acımasızca gerçek, sadece 7 dakika.

3 yorum:

piktobet dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Jude dedi ki...

woolf'u hiç tanımadım henüz.. :) benim her dakikam böyle çeşitli psikopatça düşüncelerle geçiyor sevgili piktobet. dinlemek isteseler anlatabilecek çok şeyim var =D

mutlu ve kusurlu. en çok böyle seviyorum insanları.

piktobet dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.