20121125

06:03

elinde kırmızı şarap şişesi. kabalığına eğreti ince bir şarap kadehi önünde. sarhoş olmuş. gülüyor, konuşması bozuk. "daha fazla içme" diyor ve şarap şişesini elinden alıyorum. arkadan bir kadın sesi, kızgın, "yeter" diyor "her gün sarhoşsun bak üzülüyor" diyor beni işaret ederek. adam gülüyor. "sizi rahatsız mı ettim" "neden üzülüyor" diyor neden üzülmüş olabileceğimi gerçekten anlamadığını hissettirerek. aslında üzüldüğüm falan yok. bu kez bundan söz ederken "bak beni umursamıyor bile" diyor. umursamadığım falan da yok. ama bundan bahsetmek zor geliyor. "tamam" diyorum. "şarap şişen mutfakta ve musluğun yanında, dilersen gidip alabilirsin, karışmam" diyerek odama geçiyorum. saat erken. hayatım yormuş beni. aldığım sekiz kilo uykularımı kaçırıyor. sağlığımın bozulduğunu ve giydiğim şeylerin yakışmadığını hissediyorum. sigarayı da azaltmam gerek. her gün yapmam gerekenleri düşünerek uykuya dalıyorum ama her uyandığımda dün ve bugün çok farklı olmuyor. okuduğum kitapları, izlediğim filmleri unutturacak bir hastalık sızmış beynimin içine. ağlamak geliyor böyle düşündüğüm gecelerde. yatağıma süzülüyor sessiz. dokunuyor bana ama pek başarılı da olamıyor. sınırımı bilmiyorum. sınır diye bir şey tanımıyorum. çünkü korkmuyorum. çekinmiyorum. kendi hayatımı düzeltemiyorum ki başka hayatlara etki edeyim. elinde sekiz liralık kırmızı şarabı, o da bana baktığında aynı cümleleri aklından geçiriyor. karşılıklı, hayatımızdan mutsuz, hatalarımızın farkında, günden güne daha kötüye gittiğimizin bilinciyle, yine de gitmeye devam ediyoruz. aramam gereken insanlar, görüşmem gereken insanlar, yazmam gereken insanlar, ilişkilerimi düzeltmem gereken insanlar, borçlu olduğum insanlar, hakkımda üzülen insanlar, hakkımda düşünmeyi bırakmış insanlar olarak biz. eve yeni çiçekler gelmiş. salonun en güzel köşelerini kapmışlar ve ölmek üzere olduklarından habersiz. bu eve gelen her çiçek öldü diyemiyorum karşılarına geçip. bu onları acıtırdı çünkü yapabilecekleri kısıtlı. en iyisi gidip su vereyim. ne tarafından sarsılmayı beklediğimi sorsanız bilemezdim ama kendimle ilgili olduğu muhakkak. ben biraz sert bir kadınım içimse alabildiğine yumuşak. sigara seni de öldürüyor beni de. ama içerken sınır bilmiyorsam sebebi sensin. adam gibi içebiliyorsam da sebebi sensin. kendimi umursamadığım gibi umursamıyorum aslında seni. bir şey demediğim iyi olmuş. çünkü ben yalanları.. hayat dediğin iki ve ikinin toplanma şekli. şimdi oturmuşuz ben ve vücut hatlarım, ben ve turuncu saçlarım, ben ve gri çoraplar, mutlu bir pazar gününü düşüncelerime bölüyoruz. bugün iki ve ikinin toplamı dört etmiyor. çünkü artı sekiz. kilo ve lira.
 

20121109

kirli kasım

"ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak" der edip cansever bir şiirinde, bir gün. ya bu adamı ne güzel yapmışlar. düşünüyorum. nasıl bir tutkudan böyle bir adam doğar? hangi sevişmenin sonucudur böyle bir adam? söyleseler bana. keşke edip cansever benim babam olsa. keşke sevgilim. keşke ardım olsa keşke yanım başım. düşünüyorum. belki de senin yüzündendir her şey sayın cansever. sen bana dokundukça ve seviştikçe biz, işte böyle, işte kelimelerle, senin en güzel bildiğin şey olmanın vereceği mutluluk, işte böyle doğuruyoruz biz sancılarla günler süren acılı haykırışlar eşliğinde mi, belki de dakikalar süren bir şehvetin sonucu, on bir mi dakika, günler mi bitmiş, benim babammıydı ki o kim, bir gün canseverle yürüyoruz, güneş vuruyor gözlerimize, o benim elimi tutmuyor o bana hiç dokunmuyor, gözlerine bakıyorum gözleri yok bir gün, bir günse var, içim dışım oluyor sevgimse yok, bıraksak diyoruz biz şu dağları, biz şu dağlardan hiç söz etmişmiydik, belki de bir satır arası, hayır hiç yoktu öyle şeyler, bir gün şu kadın diyoruz bir gün şu adam, evet onlar üzerine saatlerce. sonrası kısacık bir şehvet anı dokunuyor en kadın yerlerime, çünkü biz kadınlar, dokunuşlarla yoğu var ederiz, bizde yok var olur dokunuşlarıyla. nasıl mı sevmek ki seni hani bir kitap gibi. hani bir kitabın en sevilen karakteri. ama o kadar popüler değildin sen. daha arkalarındaydın en uzun sıraların. ekmek alıyordun mevsim kıştı. adımı anıyordun bak ezgi diyordun. canseverdin sen sokaklarda yürüyordun sonrası turuncu sokak lambaları. ben bir adamdan hiç bahsetmedim. sanki hep vardın ben yok olduğumda da. sanki hep varsın ben yok olduğumda da. bak koşmuyorum, kimseye yanaşmıyorum, basit şeyler üzerine konuşuyoruz bak iki çay bardağı. ikisini de ben içtim birini senin birini onun yerine. sevgimi bölüşüyoruz sevgimse hep yabancı. tedirgin olamadık tedirgin olmaya vaktimiz yoktu öyle koştuk en korkulası yerlere bizi bu cesaret yordu. vurdu daha doğru bir kelime. nasıl mı mutluyuz biz birlikte? keşke duysalar sesini. sesin diyorum sesine inanıyorum. başkaları tanrıları konuşuyor ben cansever'i anlatıyorum. bıraksak diyoruz biz bütün insanlar adına hani. birileri adına yapılan yapılabilecek şeylerin yanlışlığı üzerine. zamanıysa tutamıyorsun saniyeleri başına dertler açıyor. saniyeleri seni yıkıyor bir ölüm haberi almalarının. ah diyorum şimdi gitsem sarılsam. ben sarılsam ne olur? hiç bir boka yaramam. bok diyorum sayın cansever lütfen beni hoşgörün. küfürler ediyorum ağır şehvet anlarından söz ediyorum. lütfen dokunmayın. bırakın sansınlar. bırakın en kötüleri olalım bu dünyaların. lar ler diyorum sayın cansever. hadi beni öpün şimdi biraz. biraz daha yaklaşın tenime bakıl usulcacık. büyüyorum yürüyorum ölüme yakın. hızlı yaşadık da bir bok oldu. bakın bok diyorum sayın cansever ölüme daha yakın. bir kadına yakışabilecek şeyler çiçeklerden ibaret değildir. bir kadın kısacık elbiselerin, pembelerin tasviri değildir. bir kadın ne kadar narindir sayın cansever. teni kırılır içiyse beton gibi. bir kadının istemeyerek sevişmesi. bir kadının aklındaki binbir şey sayın cansever bakın yazdıkça yoruyor beni. en iyisi söz etmeyelim. annelerin ellerinden öpelim en sıcak duygularla. ben annemin elini öpmüş müydüm, ben kimin elini. bayram bana gelmezdi ben bayrama gitmezdim. sonraları yazdı önceleri güzeldi. biz iki kişi yürüyorduk aklımsa edip cansever, o beni öpmek istiyordu bense canseveri, kimbilir kaç kişiyi aldattık bizlerse kadınlardık. biz narin değil biz kırandık. döküldü saçlarımız tenimizi yaktı güneş. ceninler olduk içimize kapandık aman bizlere vurmayın. aman dokunmayın bakın kırılacak. bakın kötü konuşuyor ama kırılacak aman kadınları sevin çiçekleri sever gibi. kadınlara basmayın çimenlere basmadığınız gibi. incelin daha da. inceldikçe yok olun. eksilmeyin ama eksilmek kötüdür. kadınlar çiçek midir kadınlarla sevişilir. kadın sevişmek için midir kadın öpülmek. kadın koklanmak için midir kadın bir çiçek midir. bakın dokunmayın kırılacaklar. bakın bekleyin onları biraz yorulmuşlar. adamlar diyorduk adamlar. aşık olunanlar bakışı güzel olanlar bizi sarıp sarmalayanlar. bir kadın korunmak mı ister bir adamsa korumak? inanmadığım dinler gibi inanmadığım laflar. adamlarsa güzeldir adamlarsa iyi. adamlarsa her şeydir. sarılmak istenir belki bir omzuna yatmak. aman diyim. kadınlara dikkat. bir günahtan kaçar gibi bir kadından kaçmak. bir adama sığınır gibi bir limana sığınmak. bakın denizler geçiyor. bakınız deniz'ler geçti. seviyoruz mu denizi. bak biz deniz'i çok. bundan mahrum orta avrupa ülkeleri gibi. gelişmiş ama yoksun. hadi diyoruz kaçalım ardımıza bakmayarak. insan her yerden kaçar ama kendinden kaçamaz. unutalım diyoruz bakın hayatsa güzel. bakın diyoruz şu geçen kadın güzel. bakın şu adamın gülüşü. hadi biraz daha cinsel olalım biraz daha şiir. ben edip diyorum sense cansever. ne güzel yaratılmışız bak birbirimiz için. hadi gel çocuğumuz olsun biraz da. biraz da evler alalım döşenelim. kalbimiz ikili koltuk gözlerimizse gümüşten vazolar. hadi hastayım bugün sevişmeyelim. hadi gidelim başkalarıyla. hadi benim karımın yanı hadi benim kocamın kolları. hadi bırakalım biraz üşüyoruz. hadi çocuklar şimdi sıra mı sizde. bakın sakın şunu yapmayın bununla konuşmayın. bak ezgi sigara içiyor onunla arkadaş olmayın. ağzı da pis. hem o ne biçim konuşuyor öyle sevişmekti, canseverdi, hadi görüşmeyin bidaha onunla açın ödevlerinizi yapın. nasıl mı seviyorum seni cansever? tutup da ölümden koparacak kadar. ya da ölümün içine koyacak kadar kendimi! 

güzel uyu be adam. güzel uyu.

20121103

5 ve 8 ya da 3

bir cumartesi sabahı daha manidar olamazdı. ez az üç gündür toplamda 5 kabus. kahve fincanı içindeki su, peçetelerden küllükler ve kore sigarası. kapalı perdeler ve evde yalnız kalabilmiş olma hissi. uçuşan bir sinek ve dağınık bir ev. aramanız gereken insanlar ve halen uyuyor olabilmelerine duyduğunuz imreni. bir sabah bu denli benim için yaratılmış olamazdı. mutluyum.

birazdan sigaram bitecek, bir müzik açacağım. yavaşça soyunacağım. duşa gireceğim sonra. uzunca orada kalacağım. sonra çıkıp ortalığı toplayacağım. perdeleri açacağım. cağım. cağım. test çözeceğim. ceğim.

her şey çok fazla değişecek değil mi. bir insanın kendine yaptığı en büyük saygısızlığı kendime yaptığımdan söz etti annem birkaç saat evvel. ne de haklısın dedim azıcık bi hüzünle. farkındalık insanı boğar, cehalet iyidir dediler sonra geçen bir günde. yok dedim. farkındalık farkındalıktır. cehaletse cehalet. kime dokunsam içine gömülüyorum. kendimi yarısı kopmuş bir sekize benzettim dün gece. boşluğu buldurabilmiş herkesin içime nasıl da bu denli sokulabileceğini aslında. bi boşluğa sahip değilmiş gibi davranmamın temelinde yatan. buymuş. bu yüzden mi şimdi hayatımda kimse yok. hayatımı kira sözleşmesi bitmiş ve içi boşaltılmış gibi hissetmem alelacele. camında acilen kiralık ya da satılık yazan. altına numara eklemek unutulmuş. kırtasiyeden alınan en ucuz kalemle bantlar sökülürken yırtılan a4 lerin üzerlerine eklenerek. bakınız ezginin yarı hissesi a kişisi. b kişisinde bir başka hisse. kimse bu evi satın almak istemez çünkü derdi çok. en güzeli daha sorunsuzu. bizim evde balkona çıkmak büyük bir dikkat gerektirir. dengenizi kaybettiğiniz anda tutunabilecek bir demiriniz yoktur çünkü. belki de elli yıldır vardır o demirler. çürümüşlerdir dışları lacivert boyalı. bizim evde tutunmak yasaktır. kira için gelmişken bunu belirtmemişlerdi.

ama her şey çok fazla değişir di mi. şimdi bir cumartesi sabahından aldığım mutluluğu bana ben bile veremezdim. salonun ortasında tekli bir koltuk pencereye dönük. bu eve giren bir yabancı için çok garip olurdu. küsmüş bir koltuk gibi. üzerinde hediye gelmiş bir türk bayrağı. eve gelmiş bir yabancı içinse çok milliyetçi. hemen sağında bir ezgi. eve gelip de girmiş bir yabancı için.. evet ezgi

en güzeli ne, puslu kıtalar atlası'na devam etmem. turuncu saçlarımla.



hem belki bir gün yeniden yazarım, ne dersiniz



20121018

11

"sanırım olması gerekeni yaparsan hakkındaki, kaçındığın çok şeyle birlikte olmaya başlayacaksın. işte her şey çevrende dönüp duruyor olacak. sen üzerine düşünmesen de. aslında çoğu şeye anlam veremesen de o yapman gereken şeylerde, her şeyin nedenini bir şekilde biliyor olacaksın. roth gibi. büyük harflerle: 'kendin'

bu içinden çıkabileceğin bir döngü değil"

20121012

yazmak, konuşmak yerine

bir insanın "yerine" yapılan bir şey.

ne zamandır dinlemek istediğim bir şarkıya rastladım. benim "yerime" bulmuş birileri. benim "yerime" koymuş öylesine rastgeldiğim o yere. benim yapmaya üşendiğim bir şeyi benim "yerime" yaptığı için şimdi o şarkıyı dinleyebiliyorum. o şarkıyı dinlerken buraya birilerinin "yerine" ben yazabiliyorum. ama yine de ona teşekkür etmeyeceğim. benim "yerime" yaptığı bu şeyi benim için yapmadı. benim dünya üzerindeki varlığımdan haberdar bile değil. zaten ona teşekkür etmek aklımın ucundan geçmez.

(eylemin içinde insan körleşen bir şey gibidir. eline, önüne geçmiş her şey sanki onun elde ettiği bir şeydir. hayır. hayat bize sunulanlar ve bizim sunduklarımız arasında gidip gelen bir şey. bu iki seçeneği de içinde barındıran bir şey.)

beynimin içi insanların hikayeleri. insanların acıları, insanların başarıları, insanların zayıf yanları, insanların mutlulukları. beynimin içi cinsel hikayeler. beynimin içi yorgunluk. beynimin içi matematik. beynimin içi felsefe. beynimin içi edip cansever. beynimin içi kaçırıldığı için üzüntü veren bir dizi. beynimin içi sigara. beynimin içi dikkatsiz bir el hareketi sonucu küle bulanmış bira. beynimin içi şiir. beynimin içi politika. beynimin içi karşı balkonun oradan oraya zıplayan beyaz tavşanı. beynimin içi insani yanlarım. beynimin içi şampuan kokusu. beynimin içi sevdiği kızın saçları. sevilen kızların saçları. beynimin içi kavram. beynimin içi yıkanması gereken bulaşık. beynimin içi benim "yerime" o insanların yaptıkları şeyler. ve benim "için" o insanların yaptıkları.

işte kırılma noktası.

sanki bir bıçak darbesiyle açılacak küçücük bir delikten bütün o iç organlar fışkıracakmış gibi. ne zaman elim kesilse sımsıkı tutuşum bu yüzden. kendime karşı, otokontrolümü yitirdiğim o an işte, işler değişiyor. 

bir odadayım. ben bu masada oturuyorum. ben bu masada oturmuş oluyorum. bu masa bu hayat demek. içeri birileri giriyor. o birileri hayatımın fonu oluyor. o insanların hayatımda bir geçerlilikleri yok. ben hayat dediğimde o insanları algılamıyorum. oturduğum masayı ve içinde bulunduğum odayı, ben "bu hayat" kavramımla yalnızca "kendi çemberimdeki alanları ve insanları" kastediyorum. bu güneşin yalnızca sizin için doğması ve dünyanın yalnızca sizin için dönmesi gibi bir şey. insanlar egoist olmadıklarını vurgulasalar da, "hayattaki acılar" televizyonda görülmüş "üç beş üzücü haber", orada burada anlatılmış "birkaç ibretlik hikaye" ve şans bulunduğunda dinlenmiş "bir iki etkileyici deneyim" ve hayatındaki "insanların dertleri" ve en önce de "kendi acıları"ndan ibaret. ben, bir insan olarak, hayatımdaki insanları, onları düşünmediğim sürece "bir akış"a dahil hissetmiyorum. işte ben burada oturuyorum. ama hayatımdan çıkmış a ya da b'yi düşündüğümde onun da şuanda muhtemel olarak bir şeyler yediğini, konuştuğunu, sigara içtiğini, duşa girdiğini, tv'nin karşısında oturduğunu, okuduğunu düşündüğümde, içime bir tanıdıklık hissi ve hatta her ne yaptığını bilmesem de kesin olarak yapacağı (insani gereklilikler) şeyleri bildiğimde bir haz duyuyorum.

insan tatlı bir şey. değişik bir şey. değişen bir şey. ama yüzeysel algılardan yola çıkıp çok felsefik bir boyuta ulaşmış insanlar, doğanın en yabanıl yaşamlarından gelip en ileri teknolojileri keşfedip de bundan haz duymayıp yine doğaya dönen insanlar gibi.


insanın kusurlu yanını düşünürken aklıma birden bunlar geldi, ha, zihinlerde oluşmuş bir yanılgıyı da böylece ortadan kaldıralım:

ben mutlu kişiyim. yüzümü rüzgara döndüm. 





20121007

çıkış noktası

insan yapmayacağı bir şeyi, hiçbir koşulda yapmaz. iyi, kötü, belki de en kötüsü olduğunda dahi. insan bir şeyi yapıyorsa, onu yapabilecek biridir. sadece o şartın gerçekleşmesi gereği söz konusu. belki ondan önce değil ama o sınırda 'bunu yapabilecek birisi'. ve bunun bir savunması yok. birini öldürmeyecek biri birini öldürmez. "ama şöyle, ama böyle"ler bunun bir gerekçesi olamaz. şimdi, yüzeysel konuşmalarda dahi insanın verdiği insani tepkilerle bütün bunlar ölçülebilir. "bütün bu pislikleri toplayıp yakacaksın, asacaksın, keseceksin" tarzı cümlelerin herbiri de bir hitler'in çıkış noktası. "ama onlar şöyleler, böyleler"li hiçbir başlangıç ardından gelecek eylemleri doğrulamıyor.

siyasi noktalara değinmek bir süredir uzak durduğum bir konuyken. hümanistim adı altında saat 3 sularında pastanelerde toplanıp kahve içen, türlü şekerlemeler yiyen bu insanların, iyide iyi, kötüde kötü oluşları beni çok güldürüyor. insan, kendiyle çelişmemeli. ortadaki yanlışı, o şeyi yok ederek ortadan kaldıramazsınız. o insanı, o maddeyi, o şeyi yok edersiniz yalnızca. fikirler orada öylece kalırlar. fikirler kaldıkça büyürler hatta. bir şeyleri değiştirmek mi istiyorsunuz? zihinleri değiştirin. eğitin. okullarda yalnızca matematik ya da din öğrenilmesin. bakalım, eğitim neymiş. "bireyin davranışında, kendi yaşantısı yoluyla, eğitimin amaçlarına uygun ve kasıtlı olarak istenilen yönde değişme meydana getirme sürecine eğitim denir. eğitim bir süreçtir. eğitim sürecinde, kişinin davranışlarının istenilen yönde değiştirilmesi amaçlanmaktadır. eğitim süreci yaşam boyu süren bir öğrenim sürecidir. davranışlarındaki değişme kasıtlı olarak gerçekleştirilmektedir. eğitim sürecinde bireyin kendi yaşantıları esastır." gibi gibi. çok hümanistsiniz. insanı seviyorsunuz. böyle cicibici laflar ediyorsunuz. ha o zaman: silahla değil, kitapla savaşın. ki güldürmeyin onu bunu. ya da ben faşistim deyin. insanları çelişkilerinizle yormayın.

birini aldatan biri. birine yalan söyleyen biri. kaçan biri. kovalayan biri. umursamaz biri. çok umursar biri. hiçbir şey öznel nedenlere bağlı olarak gelişmiyor siz kalkıp da "bakın ben bir şeyim" dediğinizde, gerçek manada o şeyseniz, hiçbir şey bunu etkilemiyor. ama kalkıp da beylik laflar etmek yerine, her öznel durumda bambaşka biri olan, her kapı aralığına sıkışabilecek türden biri olmayı da göze alabilirsiniz. bakın size daha kolay bir yaşama şekli.

ben artık "birşeyistim"lerle "şunubunustumlar"la bir yere varılabileceğine inanmıyorum. insanlar insandır ve başkadırlar. başka düşünürler, başka yaşarlar. aynılık formalardır, kesilmiş sıfır numara saçlardır, giyilen postallardır, takılan armalardır, verilen selamdır. ama farklılık zihindedir. o aynılık, vatan aşkıyla tutuşup kendini buna adamış, buna dair her şeyin zerresinden mutluluk ve gurur duyan insanı da barındırır, orduya, millete, devlete inanmayan bir anarşisti de. bırakın artık şu insanın kandırılma isteklerini. bir zayıflıktır bu, gerçekle yüzyüze gelebilecek cesarete sahip olmayıştır. tarafından aldatıldığım bir eş, bir sevgili, bunu bana söylemeli. söylesin. keşke söylese. ben de bunu bilir ona göre alırım kararlarımı, bunu bilir ona göre hareket ederim. görüşünü benden saklayan biriyle ben aynı masada oturuyorsam, ben görüştüğümü sandığım kişiyle değil, bambaşka biriyle o masada oturuyorum demektir. o anda o masada olmamız hiçbir şey ifade etmez.

farklı görüş kötü, farklı yaşayış kötü, farklı millet kötü. farklı hayat kötü. bir tek siz güzelsiniz, bir tek siz cicisiniz zaten. bir tek onlar bok zaten. bırakın artık şu katı hayatları. reddetmeyin, yok saymayın diğer seçenekleri daha fazla. sıkıcı oluyorsunuz. eşçinsel biri eşcinsel biridir. adam öyleyse sana ne zararı var. senin onunla ettiğin arkadaşlığa ne zararı var. ama ona zararı var bu reddedişin. insan neden kendi olamasın! insan neden söylemeyesin içinde biriken şeyleri. bırakın artık şu ayakları. sizin dininiz sizin dininiz. sizin siyasetiniz sizin siyasetiniz. ha çok dediğim dedikseniz, ha çok inanıyorsanız görüşlerinizdeki mantığa, paylaşın onları, ama suçlayarak değil, yok sayarak değil, "ben böyle düşünüyorum" "sen ne düşünüyorsun" diyerek ikna edin birbirinizi. bana sorsanız ben ikna etme girişiminde bulunmam. dokunmam insanlara. bırakın dokunmayı, sizin gibi hırpalamam. yok etmem. öldürmem.

kaç kişiyi öldürüyoruz bu yüzden. kaç kişi olduğu kişiyi bastırmakla, gizlemekle uğraşarak ömürler tüketiyor. o adamları içinize aldığınız gibi, o kadınların içine girdiğiniz gibi, girin o hayatlara ya da bırakın girsinler hayatlarınıza. cinsel bağlamda sevimli olan eylemler, o farklı bedenlerle bir olma hissi nasıl hoş görünüyorsa, işinize gelmediği ölçüde hem de bu da böyle olmalı.

ben çok sıkıldım artık.




20121003

dream your life, live your dream

melabalar.
rutine bağlayabilecek bir hayata dönüş yaptığım için yeniden, inanılır olmayan bir şekilde mesudum. sabahın bir körü uyanıyorum. çay demliyorum. sırf kahvaltı etmek için kahvaltı ediyorum. giyiniyorum. buna çok özen gösteriyorum. saçlarımı uzun uzun tarıyorum. test kitaplarımı alıyorum. dersaneye yürüyorum. dersaneye girmiyorum ama, önünden geçiyorum öyle çok başka yerlere giden insanlar gibi, bir ya da iki sigara yakıyorum bir sokak arasında. şanslıysam oturuyorum. geleni geçeni izliyorum. sonra dersaneye giriyorum. "günaydın" diyorum. "günaydın" demiyorlar genelde. herkes kendi halinde oluyor sonra ben gülümsüyorum. yerime oturuyorum. test kitabımı açıyorum, soru çözüyorum. bu böyle gidiyor. tek başımayım ama bir topluluğa dahilim. ben konuşmuyorum ama birileri birileriyle konuşuyor ve bütün bunlar beni mutlu ediyor. çünkü "bir hayat"ım olduğundan söz edebiliyorum artık. "şunu bunu yapıyorum" diyebiliyorum. o arada kalmışlık, o sıkışmışlık hissini üzerimden kazıyorum resmen. sonra neşeli şarkılar dinliyorum. sigara yakıyorum, kendi kendime dans ediyorum. sonra kahkaha atıyorum bu durumuma. "iyi bok" diyorum. yalnızlığın çılgın bir mutluluk olduğunu diğer insanlar da keşfetsin istiyorum. sigara dışında para harcamıyorum. zaten sigara için gereken para denkleştirilmesi gereken bir şey benim adıma. arkadaşlarım arıyor sonra. onlara çözdüğüm sorulardan bahsediyorum. o kadar çok soru var, o kadar çok kitap diye düşünüyorum, ilk defa gözümde büyüyor çünkü ilk defa bu işi yapmaya hevesliyim, buradan bunu çıkarıyorum ve bu bile beni mutlu ediyor. hoşlandığım bir adam yok. sevdiğim bir adam yok. herkesle iyi geçinmek gibi bir çaba da göstermiyorum çünkü zaten bunu çok rahat yapabiliyorum. ehliyet almayı kafama koymuştum ve bugün öğrendim ki bunu da başarmışım sorunsuz şekilde. şimdi iki büyük planım var ki. bundan birbuçuk sene evvel kafamda oluşmuş dört büyük idealden ikisini başardığımı görüyorum. kalan ikisini de halledebildiğimde, sanırım artık ben de uçabilen kuşlardan olacağım. birden aklıma halukbilginer geldi. oğuz atay'ı kötülediler bugün, hemen yanıbaşımda. önümdeki sıraya eğik gözlerim dikildi birden. konuşmaları dinledim ama hiç kendimle bağdaşmayacak şekilde sustum da hiç çaba göstermeksizin. sonra anladım ki ben büyümüşüm. hem de ben güzel büyümüşüm. en basiti, kötü biri olamayacak biri olarak büyümüşüm. bütün bunlar büyük şeyler. ha o mu? o bir başkasını seviyor zaten. onun yerinde olsam ben de bir başkasını severdim zaten. bence bütün platonik aşıkların kurabileceği cümleler olmalı bunlar. yani, nebileyim, öyle işte. benim bir hissim yoktu gerçi, benim bir düşüncem vardı. ne adamım. haha. şöyle yazdıkça kendimi iyi ve daha iyi hissediyorum. gerçi hala uyuyamıyorum. uyuma eylemi bana zevk vermiyor. buna kendimi zorluyorum. çünkü hayal kuramıyorum artık. birkaç yılı doldu bunun da. olsun. her şey değişir. her şey güzelleşir de zamanla. yani. şarap mesela. insanlar mesela. yaşlandıkça güzelleşen şeyler. bir de çok sinsi bir kedim olsun isterdim. bir de birileri çıkıp bana rilke hediye etse bence ben çok fazla mutlu bir insan oluverirdim. ama işte. her şey olmuyor bir şeyler olabilecekse de. sevdiğim herkes istanbul'da, ankara'da, orada burada. ama özlemiyorum onları. yani bir eylem olarak özlemiyorum en azından. otursam şimdi, içime baksam, çok fazla şey görürdüm orada ama bunu yapmadıkça hayat cedric'in 8 yaşında oluşu ve kalışı gibi bir şey. sorgulama, inan, olsun bitsin. hayat güzel mi? hayat güzel.

öptüm sizi,
çok narin.

20120918

20120912

ben, hiç

aklımı karıştıran şeylerin varlığı mesela. meselalar. meseleler.


basit şeyler. den söz edesim. var. aklımdan geçen her şeyi bir bir yazasım. neden mi? konuşabilmek için. belki de. onları anlatmamak için biraz. biraz da kendimden bahsetsem. çok mu. dur ki. bir insanın. kendini yaşıyor olması. yaşamaya çalışacak olması.

varoluşun sancılarının üzerinden belki de iki yüzyıl geçti. bu iki yüzyıl herhangi bir şey düşünmeden, herhangi bir yere temas etmeden, zamanı tutarak saçlarının en diplerinden, öylece geçti.

yaşamamış hissettin. olmamış hissettin.

yaşamadı sanki kimse sen onları düşünmeyi bıraktığın her an. sanki olduklarını düşündüğün yerlerde öylece hareketsiz ve donuk
kalakaldılar.
bu düşüncenden bahsettin birkaçına.
normal biri olmadığından, hayatı çok dallayıp budakladığından
en kötüsüyse
zorladığından söz ettiler.

bunlar da geçti.
senden de geçti.
sen de geçtin zaten

bir gün. zamanın en orta yerinden. adının ağırlığını taşıyarak
köşebaşlarında yüklerini salarak en pisi de olsa o yerlerin
yüklerinden kısa süreliğine de olsa kurtulmanın rahatlığına vararak

çok düşündüm seni. yaşamını düşündüm. yaşayışını. en çok da gözlerini
sevmedim de hiç.

göğüslerim vardı benim de halbuki. bacaklarım. ellerim vardı. bileklerim. yanaklarım
biraz da kalbim vardı
birazcık

ruhumu yaşaması için sokağa salardım
insanların arasına
eline köşedeki bakkaldan alınmış sarı bir top tutuşturarak
çocukluğunun en ince yerinden öptüm ben seni
ama sevmedim de hiç.

üzülmeseydin keşke. her ne olduysa. olmuş olsaydı ve yürüyüverseydin
üç beş kısa adım atarak
bambaşka bir sokağına saparak
bu küçük şehrin

unutuverseydin.
sevmedim çünkü ben hiç.
seni
gözlerini
de

20120911

-den beri

breaking bad'le geçen bir ömür değil ama. bir ömürlük yaz. ne yapsam nerelere gitsem diye düşünürken. öylece. geçiveren bir yaz koskoca. kendimi şiirlere mi versem. birilerine mi adansam. birkaç yaşama şekli daha. insanlar çok konuşuyorlar. ben de az konuşmam. biraz bi' değişik bütün bu olanlar. şimdi bekliyorum. pek gelesi olmayan bir şeyi, pek geleceğine umudum olmayan bir şeyi. yeni bir hayat gibi bu mesela. yeni birileri gibi, yeni bir şeyler gibi. bir şey'i her çoğul kullanışımda kırmızı bir çizik atardı edebiyat öğretmenim. bazı şeyler dememin gereğinden söz ederdi. ben hoşlanmam ki bazı şeyler'in kulaktaki o tınısından. bazı şeyler. bu çok daha derin kavramların gerektirdiği bir ikileme gibi. bu bir ikileme de değil. beynimi yaşıyorum. bir edebiyatı bir dili bir anlatımı yaşayamasam da. balık falan yiyorum. balık falan gibiyim halbuki. hangi denize yüzsem fark etmeyecek gibi. öyle uçsuz bir ikilem. üçlem. dörtlem. böyle şeyler de henüz türemedi. halbuki birileri hayatını keşfetmeye adamış. yeniden elektiriği. yeniden yerçekimini. yeniden aşkı keşfetmeyi, yeniden kendini. banaysa her şey uzak geliyor. biraz da burnuma yanık kokusu. çürüyoruz diyor çok sevdiğim bir arkadaşım. burada oturmuş ve öylece. çürüyoruz. manalı geliyor kurduğu cümleler. halbuki manasız biri. en az. benim kadar. belki. senin. kadar. halbuki noktalardan vazgeçmiş olsaydım çok önceleri. her şeyin bitmesine anlam veremeyebilirdim. ama noktaları ben koydukça, sizleri de, yazmayı da, hayatımı da bir yerlerde, dünyanın belirli noktalarında(yine bir nokta, yeni bir nokta) öylece bitirdim. biraz da domates kesmeli. domates'in o 'z' tınısı kelimeler cümleler arasında kaynayan. arada kaynayan birçok insan gibi. arada kaynayan birçok harf. ses. seks. yok. oralara girmeyelim. oraların ötekileştirilmesi. ötekileştirilmek. böyle bir terimin varlığı.yla tanışmam. çok seneler.önce. halbuki yıl'a sene demeyi sevmem ben. bu ılgıt'a ezgi demek gibidir. bazen de ezgi'ye ılgıt demek gibi. her şeyin ne kadar 'değişik' olduğunu anlayabilmeni çok isterdim. bu kelimeyi neden bu kadar çok ağzıma aldığımı da.(ağza almak deyiminin erotikliği.ayıp.ama) biraz erotizm koksam biraz edebiyat. biraz da iyilik belki biraz da. biraz da. oralara girmeyelim oralar tehlikeli.ötekileştiren.bir ezgi. ya da. bir. ılgıt'tır. belki. bunu. yazan.

hem kim beni tanıdığını iddia edebilir?

20120827

63.gün

insanın aseksüel olabilitesi.

20120805

04:30

                                                 b.t.'ye. yeniden ve sonsuza dek

"peki ya bu şarkı ne zaman bitecek?

hayatın kaygıları adına, seni içlerine alan kadınlar, hayatına girdiğin kadınlar, tarafından mutlu edildiğin birileri

peki ben ne kadar daha bekleyeceğim seni?

yıllar geçiyor. üzerimdeki kıyafetler değişiyor. cebimdeki para azalıyor, cebimdeki para artıyor. tırnaklarım uzuyor. büyüyorum. konuştuğum konu, kurduğum cümle değişiyor. kilom değişiyor. evim değişiyor. uyuduğum yatak, yediğim yemek, okuduğum kitap değişiyor. beynimdeki düşünce büyüyor. küçülüyor. kavgalar ediyorum. birilerini kaybediyorum. bir şeyler kazanıyorum. mutlu oluyorum.

her şey gidiyor.

aynı renkleri sevmiyorum artık. aynı adamlara aynı açgözlülükle bakmıyorum. aynı sevişmiyorum. aynı müzikleri dinlemiyorum mesela. aynı şiirleri okumuyorum.

peki sen her zaman neresinde kalıyorsun hayatımın? her sürecinde, her gittiğin yerde, her geldiğin yerde. peki nasıl şeyler oluyor da, birilerini bir şekilde sevmek her zaman mümkün olabiliyor?
daha ne kadar bekleyeceğim seni. üşüdüğümde mi geleceksin. yoksa sıcaktan bunaldığım bir günde mi?

beni beklediğin bir yer vardır belki, bir ülke. hiç bilmediğim yerlerin adlarını sırasıyla kazıyorum zihnime. bir bir. burada bulamıyorum seni. belki oradasındır. birinin gitmesi gelebileceği anlamına gelir. geleceği anlamına diyemiyorum. ama oralarda bir yerlerde olduğun muhakkak. saat 3'ü geçiyor. hayır 9'a daha yakın. zamanla baş edememiş insanlar. onu ölçebileceklerini varsaymışlar. halbuki seni görebileceğim düşüncesi saatlerimi saniyeler gibi yiyiyor, seni göremeyeceğim düşüncesi beni bir saniyenin içine hapis kılıyor.

anne, seni çok özlüyorum

seninle gitmediğimiz yerlerin listesini tutuyorum. her seferinde liste o kadar uzuyor ki. görmediğimiz sinemalar. sana varlığından haberdar olmadığın kitaplardan bahsetmek istiyorum. sana jane'i anlatmak istiyorum, beni nasıl etkilediğini, hayatımın nasıl değiştiğini gör istiyorum.
ellerimi sevmezdin. neden böyleler derdin her ilgini çekişinde. hoşuna gitmezdi bu. küçükler derdin. sanki sen hiç büyümeyeceksin ya da insanlar büyüdüğünü kabullenmeyecekler sırf da bu yüzden, hiçbir zaman. hoşuma gitmezdi bu.
arıyorum seni. bütün kombinasyonları değiştirerek, bilmediğim numaraları arıyorum. belki sen çıkarsın diye. belki tanırım seni. sesin değişmemiştir. hem değişse bile ben anlarım. bilirim kiminle konuştuğumu. "anne" derim. "neredesin söyle, ben gelir alırım seni" çok uzak ülkeler söylesen de bana, çok yüzyıllar öncesinde ya da sonrasında olsan da, bulurum yolunu, gelir ve alırım seni. saçlarına dokunurum.
anne ben neden saçlarına dokunmadım hiç senin?
yeni diller öğrendim. yeni yemekler. yeni insanlar tanıdım. bana iltifatlar edildi anne. bana küfürler söylendi. sen olsan, nerede duracağımı daha iyi bilirdim. böyle sevişmezdim belki anne. varlığın benimle olsa. böyle sevmezdim belki de.

şimdi döngünün çok dışındayım. artık bu oyun onların oyunu anne. onların birileri var. aşkları var, sevgileri var, nefretleri var, okulları var, işleri var, karıları kocaları var, paraları var, onların ya da herkesin bir hayatı var anne. bense bu döngünün dışına fırlatılmış gibiyim. sanki benim için bir şeyler çok önceden bitmiş. sanki birileri benim yerimi de uygun görmüş kendi yerinin yanına, kendime ait bir alan bulamıyorum içinde yaşayabileceğim. küçük bir kutum var. kırmızı bir kutu. belki hayatımı bunun içine sığdırabilirim demiştim ama düşüncelerim öyle büyük yerler kaplıyor ki, hiçbir hacim bunu içinde barındıramıyor. vücudumu bu kutulardan herhangi birine sığdırmak, ya da hırsımı, ya da isteklerimi, beni bir yerde yaşıyor kılamıyor anne. ben de bıraktım kırmızı kutuların peşini. hayatı kovalamayı bıraktım sırf yaşayabilmek adına. öylece durayım dedim. öylece izleyeyim olanı biteni. bir şeyler olsun. birileri ölsün. birileri sevsin. birileri gelsin birileri gitsin. ben şimdi öylece bakar oldum anne. beni ittikleri çekiştirdikleri yerlerde bulundum. ama orada olamadım anne. sanki bir tecavüz gibiydi olanlar. herkes ne istediğimi sormadan işini bitirdi ve çekip gitti. ve ben hissizlikten ölebileceğim duygusunu çok tattım. beni çekmiyordu olan bitenlerin hiçbiri. ben bu eylemlerin öznesi olabilecek biri değildim. sorundu bu anne. beni döngünün dışına fırlatıp atmalarını sağlayacak bir şeydi bu, kullanılmayan ya da işe yaramayan bir çöpün bir yerden aşağıya ya da bir çöp kutusuna atılması gibiydi. sanki eti yenmiş tavuk kemiklerinin, tabaklardan arta kalan salçalı sosların, eskimiş, pis bir temizlik bezinin, içi boşalmış konserve kutularının, ıslanmış kokuşmuş bir karton kutunun yanında yer alan bir şeydim öyle, herhangi bir fark olmaksızın. hissettiğim boşluğun değerini biçemedim ki birilerine gidip ne kadar derine inebildiğimden söz edeyim. bunu yapabileceğimi duymaları, köstebek olmamı gerektirirdi. ya da çok profesyonel bir dalgıç. ki bir şeyler verebileyim onlara. çok nadir bulunan bir deniz altı bitkisini ya da bir köstebeğin çok derinlerde yaşamasını normal kılabilecek bütün göstergeleri. insan mezara yaşamını gömemez anne. ölüsünü gömer. şimdi ben senin yaşamını arıyorum orada burada. boş tiyatro salonlarında, rus edebiyatında, televizyonda çıkan çok popüler bir dizinin figüranlarında, masalarda ellerdeki iki çarşaf okunan gazetelerin arkalarında arıyorum seni. yürüyorum bunun için anne. bakıyorum bunun için. ayı biraz daha görebilmek için daha çok eğiliyorum penceremden. belki oradasındır. saçlarını tanırım çünkü ben senin. çok uzaktan da olsa. dokunamadım ya. ben tanırım.

mezarına gitmedim anne. mezarına gitmem. beynimin içinde yaşıyorsun, öyle filmlerdeki gibi güzel elbiselerin de yok, bulabilsem şimdi seni, cebimdeki son liraları, oraya buraya sakladığım, koyup da unuttuğum bütün bozukluklarımı çıkarırdım şimdi, sana kırmızı bir elbise alırdım. etekleri dizlerinin üzerinde. bileklerini görmeliydi insanlar anne. bu bilekler kimseyi öldüremezdi çünkü. bu bileklere aşık olunurdu. iyi bir insana aitti böylesi. kahverengi saçların senin ve senin esmer tenin. biz birbirimize hiç benzemedik anne.

öldürme beni de bu gece. hadi bak bu şarkı da bitti.
seni sonsuza dek seviyorum. sonsuza dek, önce ve sonra.

kızın"





20120727

7

merhaba, bilmiyorum bugünlerde nasılsın
bugünlerde kimsin ya da
bilmiyorum
günlerden hangisi
hangimiziz

-hem artık hayattan da korkmuyorsun.

gel biraz yazar olalım

http://fizy.com/#s/1d38sl

20120707

insanın canı neden sıkılır?
vol 1.
bir şeyler hisseder olmuşum. bir hayattan diğerine. bir sonraki. bir sonraki.
insan güzel şeyler de yapabilir. hayaller kurar. birilerini tanır.
içinde yaşadığım döngüyü yırtmışım, alabildiğim ilk nefesle ağzımdan boğuk sesler çıkmış, birilerine konuşmuş, kimilerine kusmuşum. her şey dönmüş. aynı sandığım bulutlarsa çok başkalar. zaman geçmiş çünkü birileri gelmiş ve birileri gitmiş. güzel şeyler olmuş sen yokken. kelebekler ölmüş. çiçekler büyümüş. insanlar yaşamışlar.
sonra bir yerlere geri geliyorum. bir yerlere gitmek fiili bana ileriyi değil geriyi çağrıştırıyor ve böyle bir yarışta iddialı olmayışımın ikinci sebebi. biraz kırılıyoruz.
nasıl da mı rahat bir insan oldum. saçlarımı kırmızı yaptım çünkü önce. hayatımın bir yılını çok uzakta yaşadım. kilo da aldım. insanlar "çirkinsin" diyecekler sanırdım. "güzelleşmişsin" dediler. biraz kalakaldım.
nasıl mı sorun değil artık hiçbir şey.
bir şeyler daha olacak blog. birileri daha gelecek birileri daha yazacak sana. yine aynı adla. yine aynı bedenin elleriyle uzanarak. ama ne çok şey değişecek.
sen orada çok duruyorsun.
halbuki içimden bir aşk geçmiş.
casper gibi. süzülüvermiş. hissedememişim varlığını.
seniyse ne çok yaraladılar.
ben yokken buraları aradılar.
çekmecelerini boşalttılar
yasaklı kelimeleri yasaklı kitapları ayıkladılar
seni her sevdiğim anı bana bir bir suç yazdılar

bense seni hoş buldum be blog. insanın canı da bu yüzden sıkılır. canı sıkılır ya. o yüzden
öperim en ikincil yerinden

20120703


ve Jude döner

-Türkiye!

20120301

ironi

bir paket sparta. bir buyuk de kozel.

caninin nasil yandigindan bahsetti biraz. sustu sonra. her seyin her seyden bagimsizligi gibi. uzerine cokmus kokularindan arindi once.
biraz da yalan soyledi. insanin kendine uzakligini sordu sonra. aynalar da olmasa insan en cok kendi yuzune hasret kalirdi. ama simdi de dogru bir acidan degil.
kendini herkesin gordugu sekliyle gormeyi bir turlu basaramiyor. cunku insan oldugunu biliyor ve bunun ne kadar acittigini. bir gun bir bara oturuyor. biranin ucuz,
insanlarin suratsiz oldugu ve herkesin gelen yabanciya degisik gozlerle baktigi. derin bir cukura girmis gibi hissediyor kendini.
ama artik eski korkulari yok. artik cok bir seyden cekinmiyor.
annesini ozlemiyor o digerleri gibi. bir sekilde kendini sevdirmeyi herkes icin basariyor. ayakta kalacagi kuskusuz.
sadece birazcik cani yaniyor ve birazcik da yalan soyluyor.
ama ruyalar goruyor. herkesin gorduklerinden cok farkli degil. herkesten cok farkli hicbir sey yapmiyor zaten o. cunku herkes gibi ve herkes kadar oldugunu biliyor.
insanlarin hayatinda buyuk izler birakmiyor. insanlari kendine hayran edemiyor.
tanrinin onu bir yerlerde birakip sonra kalan islerine bakip unuttuguna inaniyor. cunku mistik herhangi bir deneyimi yok.
karanliktan korkmuyor, karanligin getirebilecegi seylerden de, cunku dusundugunde aklinda hicbir sey canlanmiyor.
sadece biraz huzunlu. halbuki kucuk seylerden mutlu olmayi da biliyor, insanlari sevmeyi de. o an geldiginde her seyden vazgecmeyi de.
 butun bunlari cok duygusuz yapiyor ama cok duygusal en aslinda. sadece kendi yuzune hasret.
sonra yetiniyor. avuciclerine bir goz atiyor once.
herhangi bir hastaligi oldugundan hicbir doktor bahsetmedi. once beynini, sonra ic organlarini, en son da rahmini
inceleyen hicbir doktor, ona olumcul bir hastaligi oldugundan, cektigi sancilarin sebeplerinden, varligindan dahi bahsetmedi. tibbin henuz bu kadar ilerlemedigine
inaniyor 21.yy da yasasa dahi. ama sonra yetiniyor. bildikleriyle ve bilecekleriyle. insanlarin ne dusunduguyle ilgilenmiyor, insanlarin nasil yasadigiyla ilgileniyor
o sadece. sonra kucumsuyor. elinde olmadan, bilinc disi bir seyleriyle. halbuki freud'a inanmiyor. nietzche'i var onun kuskusuz. ama yine de ondan uzak durmakla
iyi ediyor. ondan ogrenebilecegi seyler yeni degiller. beyninden cok onceleri gecmis, kendini hangi cukurdan dogrultup da buralara vardirdigina kendi bile inanamiyor.
insanlari sasirtmadigi olcude sasirtici biri aslinda. ama onunla kimse ilgilenmiyor ve bu onun icin olusabilecek en rahat yasama sekli. herkesten uzak, herkese yakin
oldugu olcude. elini uzatsan dokunabilecegin bir yerlerde olur hep ama, kimse onun nerelerde iz surdugunu asla bilemez. bir gizemdir o cok insan icin. insanlarin
metafizik olculerde, yatakta alabildigini alip, diledigince kullanip, sabahinda cekip gittigi ve bir daha ihtiyac duyana dek aramadigi biri. halbuki o kirginlik ya da
utanci hicbir zaman tasimiyor. bir seyler hissedebildigi her ani, insan olabildigi icin kutsuyor. ki buna en cok aci dahil. ve cok zamandir mutlu ya da mutsuz herhangi
bir his duymuyor. boyle zamanlar onu korkutuyor. cok baska bir boyutta hissedebiliyor o korkuyu. kendine disaridan biri gibi bakabildigi, ama kendini bilen biriymis
gibi bakabildigi zamanlarda. hicbir zaman icinde bir seyler olusmuyor, sadece genel yasamak, onu acidan korudugu gibi, gercek manadaki bir yasama fiilinden de uzak
tutuyor.
-burada bir dip not dusmek gerek. insanin hayatindan duydugu kuskudan once, insanin varligindan duydugu kusku gelir. sen yoksan, hayatin yoktur, hayatina
giren insanlar yoktur. bunlar hakkinda hissettigin seyler, bunlarin sana hissettirebilecegi seyler yoktur. insan varligindan kusku duyarsa, hayati altust
olur. boyle biri hayatin gerekliligi varsayilan duzenden, duzenin getirdigi yasama seklinden uzaktir, boyle biri bu hayatta tutunamaz. hukuk kurallarindan,
trafik kurallarina dek, bir insana duyulabilecek icten duygular haricindeki, yeri geldiginde yapilmasi gerektigine inanilan o tavirlar, yapmacik, yapisik,
tiksinc sahte herhangi bir sozcuk ya da bir gulucuk, bu insan butun bunlari yapamaz. bunlar icin cabalamasi bile, dunyadaki en yorucu seydir.-


kendini anlatsaydi, boyle anlatirdi G. yazarlik adina bir egilimi ya da bir yetenegi yoktu. yani bunun uzerine hic dusunmemisti ya da hic yonlendirilmemisti.
okudugu kitaplardan oykunmelerle, farketmeden biriktirdigi alinti cumlelerle. yapabilecegi sadece buydu. butun bu cumleleri karaladigi kagidi saatlerdir
elinde tutuyor ve korku dolu gozlerle, bazen de huzunlenerek sadece bakabiliyordu. bir kadini boyle hayal etmek. kendiymis gibi, kendini anlayabilirmis gibi hayal
etmek, kendi yasadigi gibi, kendi hissettigi gibi, gibi gibi'lerle birini kendine benzetmek, dunyanin bir kosesinde, ayni kendi 'gibi' birilerinin de olabilecegini
hayal etmek onu cok milimetrik anlarda dahi olsa iyi hissettirebilen tek seydi. alkolun verdigi etkiyle ve hayati uzerine yogun dusunmenin verdigi bulaniklikla
birlikte yuzunde garip bir ifade olusmustu ama bu ifadenin saatlerdir sahibi oldugundan haberdar degildi. yarattigi o kadina sahip olabilmek icin neler vermezdi.
ayni umutsuzlugu tadan, ayni mutsuzlukta yasayan iki insanin diger insanlarla kurabilecegi imkani olmayan birlik, simdi, bu iki kisi icin ne kadar ideal ve ne kadar
mutluluk verici olurdu. ama oyle biri yoktu. belki de vardi. dunyanin herhangi bir kosesinde, belki de, o da ayni seyleri hayal ediyor, o da yasadigi hayati bir
kagit parcasina -kelimeleri sece sece, yanlis anlasilmalara musaade etmemek adina uzerinde dura dura, kalemi gucsuz bir elle tutarak, ve belki de o da kozel icerek-
dokuyor ve 'belki de'.. aptal olduguna inandigi bu dusunceyi yarida birakti ve bir kufur savurdu. oyle bir hayat yoktu. oyle bir hayat varsaydi da cok uzaktaydi.
ulasamayacagi kadar uzakta. diger insanlarin karakterleri hakkinda dusunuyordu. insanlar ya titiz ya da temiz olabiliyorlar, ya hircin ya da uysal davranabiliyorlardi.
kendini dusundugunde herhangi bir sifata ulasamiyordu. kotu dusuncelerden cogunlukla uzakti. yani etik olarak bir kotuye kotu olarak yaklasip bunun hakkinda duyulan
kotu hisleri paylasmasi disinda, akliyla herhangi bir yere varmiyordu. kiskandigi, tiksindigi, nefret ettigi ozel birine sahip degildi. bunun yaninda, sahip olmak
istedigi, ona mutluluk veren, onu guvende hissettiren herhangi biri de yoktu. insanlari neyle ve nasil kucumseyebildigi uzerine dusunmeye basladi bunun sonrasinda.

20120206

sunset 28


aslinda dokundu.
kimilerinin gelebilecegi yerlerden gayretle, insanin insana uzakligi, insanin insana ihtiyaci tanimlanir gibi degil, sen ve ben gibiler icin bile. aslinda dokundu. biraz. hayatin insanlar adina korkutuculugu, anne-baba-ev kavramlarindaki once bedenini, sonra cevreni, aslinda hayatini cevreleyen duvarlarla sokaktaki kotuluklerden, soguktan, geceden, ayyaslardan, sarhoslardan, kotu adamlardan, bicak kesiklerinden, kursun yaralarindan, tinerden, baliden, evsizlerden, aclardan, dinsizlerden, siyasetten, seksten, yabancilardan, dinden, adaletten, intihardan, siirden, senin gibi dusunmeyenlerden korundugun bir yasama seklinden tek basina, eline, iki uc sokak otedeki pasajin, demirleri pas tutmus kapisindan girerek, kucuklukten ve yoksulluktan sikis tikis bi dukkanindan baba parasiyla aldigin ucuz bavulunu takarak, icine sicak yaz gunlerinde ve soguk kis gecelerinde giyebilecegin turden butun giysilerini doldurarak, sokaga, kotuluklere, yabancilara, parasizliga, yalnizliga, soguga, karanliga gidisin. kimseye guvenmemen ogretilmistir sana. "aman kizim" denmistir, "dikkat et o'na". bir yerden sonra ogretilerin bir anlami yoktur. bir yerden sonra hicbir seyin bir anlami yoktur. insanlara guvenirsin, insanlara guvenmemen gerektigini ogrenirsin. ama hayatin her zaman icin senin yasadiklarindan ibarettir. televizyonu acar, acilara bakar, uzulur, huzunlenir, dusunur, dusler, sonra bir isin ciktiginda ya da artik uyuman gerektiginde televizyonu kapatir, kendi hayatina donersin. izledigin sey bir gercekten daha cok huzunlu bir filmin bitmis olmasi gibidir. bunun gercekligini kendi hayatinda tatmadikca hissedemezsin. baskalarinin acilarina bu yuzden dahil olmak, baskalarini anlamak, baskalarina yardim edebilmek turden seyler sadece insanin insani ve insanin kendini kandirmasi gibidir. insan dedigin yalnizdir cunku.  insan dedigin bir erkegin ve bir kadinin zevk ihtiyacindan dogan bir seydir cunku. insan dedigin hayatina girilebilecek bir sey degildir, hayatina eslik edilebilecek bir seydir yalnizca. bunu bazen bir anne yapar, bazen bir baba, bazen bir arkadas, bazen bir es, bazen bir yabanci, bazen bir cocuk. bu yuzden gittiklerinde, bu yuzden gidildiginde, hayatin uzerine kurulan cumleler, hayatin anlami ya da anlamsizligi uzerine yazilan siirleri hep garipsemisimdir. ben elimdeki kirmizi cirkin bavulumla once odamdan, evimden, sonra sokagimdan, ilimden, ulkemden giderken, sadece gitmis oldugumu hissetmistim. ne yaptigimi, neden yaptigimi bilmiyordum, ucakta, yanimda hic tanimadigim ve hic tanimayacagim iki adamla birlikte otururken. iki uc saat sonra her sey muhtemelen bitmis olacakti ve ben de hic bilmedigim bir ulkenin sokaklarinda yuruyor olacaktim. neden bu yolu secmistim? neden hayatimi en karmasik haliyle birakip cekip gitmek kendim adina en adil olaniymis gibi gozukmustu? neden isleri daha da karistiracagini bile bile elime o kirmizi cirkin bavulu takip buralara gelmistim? aklim bir bosluktan ibaretti. kendimi buyuk bir caresizligin icinde hissetmis ve gitmekten baska bir carenin kalmadigini cok derinimde hissetmistim. insan dedigin olurdu de, yasadigi gibi. butun kurallardan, normlardan, klasiklerden, bicimlerden, kaliplardan uzaga, cok uzaga yasamak gibi. hayatimi mahvederken bunu en bilincli halimle ve en her seyi goze alabilecek cesaretin sahibiyken yapiyor oldugumu biliyordum. sonradan adinin pavlo oldugunu ogrendigim italyan bir cocuk karsiladi beni. gulumsuyordu. yolculugumun nasil gectigini soruyor ve bana yardimci olmaya calisiyordu. ve yine sonradan adinin duncan oldugunu ogrendigim -digerini bir daha hic goremedigimden adi hakkinda hicbir bilgim yoktu- iki hongkonglu cocugun yanina gittik. birlikte az biraz konustuk. musluman olup olmadigim sorulmustu -simdi nedenini hatirlayamadigim bir konudan gelinmisti buraya- saliyesel bir tereddutle "hayir" derken bu cevabimla kendimi daha iyi hissetmistim. havaalaninin onunde, bavullarimizin uzerinde oturuyor ve cevreye merakla karisik bir sakinlikle bakiyorduk. gozlerindeki o parlak isigi gordugumde -umutlar, beklentiler, hayaller demekti bu- kendi gozlerimde de ayni isigin olup olmadigini merak ettim. cunku icim bir bosluktan ibaretti, ayni aklim gibi. sadece dusunemedigimi hissediyordum cok dusunuyor gozuksem bile. koyu renklerde, dar bir kotum, acik gri sandaletlerim ve siyah kisa kollu bir tisortum vardi uzerimde. saclarim kahverengiydiler ve belime dek uzaniyor ama belli bir sekli ya da modeli olmadigindan sikici gorunmuyorlardi. katka adindaki cek kizin icten tavrindaki sicaklik, her seyin daha iyi olacagina inanmamda bana yardimci oluyordu ve bes kisilik bir grup olarak mavi bir taksiye bakiniyorduk. bana cok uzun gelen bir bekleyisten sonra taksimiz geldi ve Prag sehri hakkinda yuzeysel bir fikir edinmemizi saglayan yolculugumuza basladik. sokaklarin boslugu ve gordugum manzaralar bile zihnimde herhangi bir dusunce olusmasina yardimci olmuyordu. kendimi akisa birakmistim ve simdinin birkac dakika sonrasi hakkinda herhangi bir tahmin yurutemeyecegim yeni hayatima baslamistim.

butun bunlarin uzerinden ne kadar cok zaman gecmisti halbuki. bircok insan, bircok millet, bircok dil gormus, bircok adam tanimis, ikinci bir sampuan almaya ayiracak para bulamayacagimi bildigimden sampuani idareli kullanmis, sadece "garip" olarak nitelendirilebilecek bir disiplinin altina girmis, yanlis olarak nitelendirilebilecek seyler yapmistim. meksikali, silili, kanadali, japonyali insanlarla ayni masada ayni anda cok kereler oturmus, ayni seylere gulmus, ayni seylere kizmistim. hayatimda anne-baba-ev kavrami yoktu artik. okul-sinav kavrami yoktu. toplum-insan kavrami da. ozgurdum. garip nitelikli disipline edilisim haric -programimin muduru benim gibi birinin bu disiplin altinda yasamasi gerektigini, ileride, bulundugum konumdan ust insanlarin kuracagi cumlelerden, yaptiracaklari seylere kadar her seye aliskin ve hazir olmam gerektigini soyledigi icin, ne kadar "mutsuzum" desem de "hayatin boyunca mutlu olamazsin ezgi" diyebildigi icin, kendimi siniyor ve daha cok sey ogrenmek adina her seye katlanmaya calisiyordum- yine de mutsuz bir hayattan gelmisseniz ve bu cumleyi cok baska bir ulkedeki cok baska bir hayatinizda dahi duyabiliyorsaniz, bu duruma once guler sonra da her seyi kabullenip bir sekilde hayatinizin ancak boyle yasanabilecek bir sey olmasi gerektigine falan inanabilirsiniz. zaman, dusundugunuzde, "agir gecen ama sonradan donup baktiginizda "cok cabuk" olarak nitelendirebileceginiz" bir seydi burada. insanlar sizin hakkinizda cok fazla dusunuyor, fikirler yurutuyor ve orada ne yapiyor oldugunuzla gereginden cokca ilgileniyorlardi.

bu kadar kisa surede kazandiginiz bu seyleri, bu kazanirken bile onlari cok kisa bir sure icinde kaybedeceginizi bildiginiz seyleri hayatiniz boyunca unutmayacaginizi her seyden daha iyi biliyordunuz.