20131208

hayat bugün 7 ve 6 arası sıkışık bir trafik, acele bir ambulans, tedirgin birileri

"insanın hayata bakış açısı.

bugün, bir mezun olarak hayat bana sadece 7 görünüyor. 24 saatini doldurduğunda 6'ya dönüşecek olan bir 7. sadakatim mi sorgulanmalı, hayatın akışkanlığı mı?

daha çok saygı gösteriyorum insanlara. daha çok yer ediniyorlar daha çok yok oluyorlar. dedemin hep aynı kanala ayarlı radyosundaki karadeniz türkülerini özlediğim kadar özlüyorum insanların edindiği yerlerdeki frekansların tutarlılığını. daha pahalı hayatlar var sonra. daha çok sanatsal daha az işler şeyler.

sonra hayat daha da ciddileşiyor. yüzeysel şakaları kaldıramıyor. bazen ağzını bozuyor fener maçları izler bir hali var gibi. millileşiyor, politikleşiyor, cinselleşiyor. daha az gülüyor.

sonra hayranı da olunabiliniyor sevilenlerin sevebilirliklerinin. sevemezliklerinin. başarmaların, batıp da çıkamamaların. beyaz önlüklerin, rahatsız edici hislerin. basit pop müziklerin. soğuk bir havanın. hafifliğin. yasallığın ..."  

 16 Mart 2013, 19:16

20131126

mesela her şeye duyulabilecek türden bir uzaklık hissinin varlığı

kendimi inandırdığım şeyler adına konuşmak gerekirse, üçüncü bir şarkı ya da hasta bir boğazdan ötürü çok fazla da tat alınamayacak herhangi bir sigaraya fazlasıyla hazırım. bir de yazmaya, diye fısıldayabiliyor içses. içses'in dokunaklı yanı bir şekilde göz ardı edilebilirse, aslında haksız olduğu durumlar pek fazla değiller. şimdi, soğuk bir gecenin beraberinde getirdiği ve insana, herhangi bir yerdeki herhangi sigara içen güzel bir kadının uzunca üflediği beyaz dumanın arasında kalmış hissi yaratan bu sis. tanrım, diyor, çıldırabilirim ve insan zaten çıldırabilmeliydi de.

uzunca bir zamandır derin derin düşünüyor olduğumu fark edeli saatler, günler ve hatta aylar dahi geçmiş olabilir. her sabah -bazı günler öğle saatleri- yatağımdan, "ah, yeni bir gün" farkındalığıyla kafamı kaldırışıma pencereye sürüklenip perdeyi aralamam ve günün nasıl bir gün olacağı hakkında minimal bir tahminle kendimi hayatla kıyaslamam çok fazla makul kılınabilir. üçüncü bir şarkıyla ya da herhangi bir sigara.

bir odanın yalnızlığı içindeki dağıtılmışlık, yani insanın kendi düşüncelerini dağıtışının üstünden çıkardığı şeyleri masaya ya da yatağına bırakışındaki boşvermişliğe paralel oluşu. mesela, diyor şimdi, sevişmek de böyle bir şey. yani insanın kendi tutkusunu kendi düşüncelerini dağıtır gibi dağıttığı eşyaları. yani bütün bir günün sigara dumanını solumuş mor bir kazaktan söz ediyor ya da çok kullanıldığını belli eden kat izli bir pantolon. sevişmek bütün bunlar değil de nedir, diye devam ediyor sonra. biliyorum ve biliyorsunuz ki, hiç susmayarak. yani hiç susmayacak. böyle şeyler de yok değil.

daha çarpıcı da olunabilir. mesela her şeye duyulabilecek türden bir uzaklık hissinin varlığından söz ediliyor. sadece yabancı bir yazarın çok aranarak bulunmuş mavi kapaklı bir öykü kitabı. sadece yüksek seslerle dinlenen müziklerin gözlerin kapanışıyla dönüştüğü çizgiler ve iniş çıkışları. sadece söylenmiş bir iki cümlenin bir insanın önce tenine, sonra içinde bir şeylere dokunabiliyor oluşu. sadece bir çay içimi esnasında duyulan bir tatmin mesela. sadece konuşuyor ve konuşabiliyor ve daha da konuşabilir ve konuşacak olmanın yarattığı bir rahatlık. sadece balkondan eğilen bir kadının ince ve çıplak bilekleri. sadece başka bir şehrin vaadi bir özgürlük. sadece çalışarak sabahlanan geceler ya da sadece sınıf farklılıkları. sadece düşünceler ya da sadece abartılı duygular ve sadece birkaç yastık. sadece boş bir tabak ve sadece filtresiz bir sigara.

nasıl da anlatabiliyor oluyorum bazen. yani. oturup ciddi ciddi bir şeyleri anlatabilmek adına uğraştığım zamanlarım oluyor. acaba şimdi bu türden bir hissiyat beni ne kadar doğal ve ne kadar yapay ve ne kadar kendiliğinden ve ne kadar zorlamış kılabilirdi? yani şimdi oturup da bir insan hakkında bir şeyler bilebiliyor olunabileceğini hissetmek ya da bu düşünceye sahip bir zihinle, dört sandalyeli bir masada oturuyor olsak, hangimiz hangimizi daha çok incitirdik, diye düşünüyor olduğum pek yok. ama şimdi düşünüyor olduğuma göre. yani ben. ben ve kendim. biz oturup bir şeyler düşünme çabasında insanlar olduğumuza göre. fena da sayılmazmışız.

o zaman bu gece, yani bir kasım ayının yirmi altıncı günü olarak bu gün ve bir günün son bölümü olarak da bu gece, bir şeyleri unutulmaz kılalım. mesela hastalıklı bir boğazı tedavi etmek uğruna içilecek bir antibiyotik, mesela açık bir alana çıkılarak solunacak bir sigara, mesela herhangi anlamlı bir insanla göz göze geliş. yani yine mor bir kazaktan söz ediyorum. yani yine temiz hislerden ve insanınsa bütün bir çabası her şeyi anlamlandırmak zorundalığı değil mi. üçüncü bir şarkı da eşlik etsin ruhunuza. sigaradan daha zararlı bir şey seçmemeye özen gösterin. bu geceyi unutulmaz kılabilecek bir şeyden söz ediyordum. okusak ne güzel olur. ya da herhangi birinin titreyen bilekleri. utançtan, hırstan, kabalaşmaktan ya da rahatsızlıktan. tutsak ya o bilekleri. "bir önemi yok" desek mesela. "geçti bak" ve "geçebiliyor da".



20131008

beautiful boyz


ne kadar çok şey ifade ettiğinin haddi hesabı olmayan şeylerden de söz etmenin gereği geldiyse. bunu da aralarına ikinci kez düşünmeksizin koyabilirim. şimdiyse nasıl da gülümsüyorum. her şey fazlasıyla evriliyor. anlamı yitirip yitirmediğini umursamadığım cümleler kuruyor oluyorum bir çay içimi esnasında mesela. uzak yerlere dalıp gittiğimdeyse işler başkalaşıyor. fazla konuşmuyorum. halbuki konuşuyor halimdeki neşe sözcüklerimi ezebilir güçteyken. bazen o da siliniyor. bazen ne de çok şey siliniyor. aklıma gelip giden binlercesiyle. yazmak mı diyorduk? yazmak alır götürür bizi.


20130927

on dört

yazmaya artık bir yerden yeniden başlamak gereğiyle uyandığım güne bir on dört eklendi. bu aralıkta az bir gecikmeyle üniversiteye başladım. yeni bir il, yeni bir yer derken günlerim bin beş yüz kişinin adını öğrenmek ve adını unutmakla geçti. tatlı şeyler tabii. yeni yeni şeyler öğreniyorsun.

hayatıma "hukuk" kelimesi öyle bir hız ve yoğunlukla girdi ki, bu on dört günün içerdiği yazma ihtiyacımı erteleyebildim. bu arada ölüozanlarderneğivari bir edebi toplulukta buldum kendimi. böyle şeyler de oluyor, bunlar da bir tür yaşama ihtiyacı, makul sayılabilir.

biraz da şeyolunca. ne denir. hani oturmuşluk. falandır felandır. anlamsız ve anlamlı çok fazla şeyi de içinde barındıran insanlarla denk geliş. ben şimdi ders aralarında oturuyor ve çayın yanına sigara ekliyorum. romanlar okuyup notlar alıyorum. biraz da gelişine.

bunun dışında birileri çıkıp da bana kocaeli'yi anlatsa ne hoş olur. yarın da denk geldiğim otobüslere atlayıp minimal çapta bi keşfe çıkasım var. öyle işte.

dönmek de hoş oldu. merhaba mı demeli, yeniden görüşürüz mü, içlerdeki bir inceliğe, derinden bir şeylere, insanlara.



20130915

tom waits

 acaba ne hissettiğimden bahsetsem ne olur?

bütün bu olanlarda olağandışı bir yan görememek, bişeyleri akışına bırakma duygusu, az biraz önemsemeyişle herhangi biri olarak şu hayatta var oluşumun yirmili yılları. zamanın çok hızla ya da anlaşılamaz şekilde geçiyor oluşundan çok bahsetmeyecek de olursak, günlerden hangisi olduğundan bile tam emin olamayan birinin aforizmaları kadar sıkıcı başka ne olabilir düşüncesi böyle içimi ve bedenimi ele geçiriyor denebilir.

2001 yılının 2002'ye dönüşmesini kabullenemeyişimi hatırlıyorum. 2012'yi 2013'e hala dönüştüremedim beynimde mesela. bir yerlerde, birileriyle, bir zaman dilimini yaşıyor oluyoruz.

o değil de, nasıl uykum var benim. az biraz da platonik bir ilgim