20131126

mesela her şeye duyulabilecek türden bir uzaklık hissinin varlığı

kendimi inandırdığım şeyler adına konuşmak gerekirse, üçüncü bir şarkı ya da hasta bir boğazdan ötürü çok fazla da tat alınamayacak herhangi bir sigaraya fazlasıyla hazırım. bir de yazmaya, diye fısıldayabiliyor içses. içses'in dokunaklı yanı bir şekilde göz ardı edilebilirse, aslında haksız olduğu durumlar pek fazla değiller. şimdi, soğuk bir gecenin beraberinde getirdiği ve insana, herhangi bir yerdeki herhangi sigara içen güzel bir kadının uzunca üflediği beyaz dumanın arasında kalmış hissi yaratan bu sis. tanrım, diyor, çıldırabilirim ve insan zaten çıldırabilmeliydi de.

uzunca bir zamandır derin derin düşünüyor olduğumu fark edeli saatler, günler ve hatta aylar dahi geçmiş olabilir. her sabah -bazı günler öğle saatleri- yatağımdan, "ah, yeni bir gün" farkındalığıyla kafamı kaldırışıma pencereye sürüklenip perdeyi aralamam ve günün nasıl bir gün olacağı hakkında minimal bir tahminle kendimi hayatla kıyaslamam çok fazla makul kılınabilir. üçüncü bir şarkıyla ya da herhangi bir sigara.

bir odanın yalnızlığı içindeki dağıtılmışlık, yani insanın kendi düşüncelerini dağıtışının üstünden çıkardığı şeyleri masaya ya da yatağına bırakışındaki boşvermişliğe paralel oluşu. mesela, diyor şimdi, sevişmek de böyle bir şey. yani insanın kendi tutkusunu kendi düşüncelerini dağıtır gibi dağıttığı eşyaları. yani bütün bir günün sigara dumanını solumuş mor bir kazaktan söz ediyor ya da çok kullanıldığını belli eden kat izli bir pantolon. sevişmek bütün bunlar değil de nedir, diye devam ediyor sonra. biliyorum ve biliyorsunuz ki, hiç susmayarak. yani hiç susmayacak. böyle şeyler de yok değil.

daha çarpıcı da olunabilir. mesela her şeye duyulabilecek türden bir uzaklık hissinin varlığından söz ediliyor. sadece yabancı bir yazarın çok aranarak bulunmuş mavi kapaklı bir öykü kitabı. sadece yüksek seslerle dinlenen müziklerin gözlerin kapanışıyla dönüştüğü çizgiler ve iniş çıkışları. sadece söylenmiş bir iki cümlenin bir insanın önce tenine, sonra içinde bir şeylere dokunabiliyor oluşu. sadece bir çay içimi esnasında duyulan bir tatmin mesela. sadece konuşuyor ve konuşabiliyor ve daha da konuşabilir ve konuşacak olmanın yarattığı bir rahatlık. sadece balkondan eğilen bir kadının ince ve çıplak bilekleri. sadece başka bir şehrin vaadi bir özgürlük. sadece çalışarak sabahlanan geceler ya da sadece sınıf farklılıkları. sadece düşünceler ya da sadece abartılı duygular ve sadece birkaç yastık. sadece boş bir tabak ve sadece filtresiz bir sigara.

nasıl da anlatabiliyor oluyorum bazen. yani. oturup ciddi ciddi bir şeyleri anlatabilmek adına uğraştığım zamanlarım oluyor. acaba şimdi bu türden bir hissiyat beni ne kadar doğal ve ne kadar yapay ve ne kadar kendiliğinden ve ne kadar zorlamış kılabilirdi? yani şimdi oturup da bir insan hakkında bir şeyler bilebiliyor olunabileceğini hissetmek ya da bu düşünceye sahip bir zihinle, dört sandalyeli bir masada oturuyor olsak, hangimiz hangimizi daha çok incitirdik, diye düşünüyor olduğum pek yok. ama şimdi düşünüyor olduğuma göre. yani ben. ben ve kendim. biz oturup bir şeyler düşünme çabasında insanlar olduğumuza göre. fena da sayılmazmışız.

o zaman bu gece, yani bir kasım ayının yirmi altıncı günü olarak bu gün ve bir günün son bölümü olarak da bu gece, bir şeyleri unutulmaz kılalım. mesela hastalıklı bir boğazı tedavi etmek uğruna içilecek bir antibiyotik, mesela açık bir alana çıkılarak solunacak bir sigara, mesela herhangi anlamlı bir insanla göz göze geliş. yani yine mor bir kazaktan söz ediyorum. yani yine temiz hislerden ve insanınsa bütün bir çabası her şeyi anlamlandırmak zorundalığı değil mi. üçüncü bir şarkı da eşlik etsin ruhunuza. sigaradan daha zararlı bir şey seçmemeye özen gösterin. bu geceyi unutulmaz kılabilecek bir şeyden söz ediyordum. okusak ne güzel olur. ya da herhangi birinin titreyen bilekleri. utançtan, hırstan, kabalaşmaktan ya da rahatsızlıktan. tutsak ya o bilekleri. "bir önemi yok" desek mesela. "geçti bak" ve "geçebiliyor da".



Hiç yorum yok: