20140713

varsak da

belki de kendime hayali bir arkadaş edinme zamanım gelmiştir.

birbirimiz için çok bir mana ifade etmeyerek bir adamla, yüzlerce kere yürüdüğüm o sahil kıyısında yürürken bir akşam vakti, içimden bunu geçirmemek konusunda bir başarı gösteremedim. bu kaçıncı denemeydi bilmem. farklı açılardan söz ederken giderek yaşımın ilerlediğini, her gün yeni bir uyanışla zamanın geçiverdiğini öylece, en içerimde hissedişimle bazen biraz da olsa yokluğunu, ikinci bir başarısızlıkla hüzünlenebildim mesela. böyle de karışık kuruyorum cümleleri. toparlamadan onları, dokunmadan ağzımdan çıkışlarına, her nasıl ben sana dokunmuyorsam ve her nasıl sen bana dokunmuyorsan, işte öyle.

bu kaçıncı film izlediğim, bu kaçıncı şarkı. bu kaçıncı şiir. bu kaçıncı hayat. ki ben henüz, hala ve daha var olmuş değilim. varsam da varlığımı tanımlayabilmiş değiliz. öyle görünüyorsun diye güzel misin şimdi. ah bu ne acı olurdu. ne acı verirdi bir görünüşle bir tanım. halbuki henüz birbirimizin sıcaklığına aşina bile değiliz. halbuki oturup da bir sigara içmemişiz şuracıkta. yol istanbul olmuş. biz istanbul olabilememişiz.

sonra da bilgili kişilerden söz ediyorlar. bir kitap edinimi esnasında bilmiyorum kaç kişiye hayranlık duyuyorum. birilerinin şuan her ne yapıyor olduğuna duyulan ilgilerle, yabancı bir adamla sahil kıyısı yürüyüşleri ve manasızlıkları. ah şimdi zıplasak nerelere varacağız. varsak da düşeriz diye korkumuz. bir çeşit hayat gibi bu da. ayşe'nin değil de ali'ninki. ah onun ne güzel gözleri vardır şimdi kimbilir. nasıl baktığıylaysa hangi deli ilgili? böyle şeyler düşünmeyeli yıllar oldu.

kafanı biraz daha karıştırabilmek adına, bir şarkının içime öylece giriverişini, sinestezik etkilerle mi açıklayacağız. belki de az biraz senin dokunduğun işte o şanslı masadan söz ederiz. şimdi koşmak vardı seninle izlanda'nın en çirkin sokağında. kimsenin kafasını bile çevirmediği. içinden geçmek durumunda kaldığı zamanlarda adımlarını hızlandırdığı ve kalbinin atışlarını hızlandıran! şimdi koşmak vardı seninle, senin kuzeyine ve benim güneyime.

çok sıkıcı bir yaz gününün hiç benimle ilgili olmayan hikayelerinden söz ediyorum. saçlarımı tepeden toplamışım ve yaşımın ilerleyişi gözlerimdeki şaşkınlığı gideremiyor. dağınık ve kasvetli. halbuki yüzümdeki gülümseme hiç eksilmemiş, al birazdan komşuya ineceğim. merhaba diyeceğim onlara. benimle sahil kıyısına gelmek istemez misiniz. bir soru işaretine ihtiyaç duymayacağız ya da bir virgüle. öylesine konuşmalarımız esnasında. hayat çok akışkan ve çok anlamsız olacak. işte öyle anları da var ali'ninkinin. uzun bir perde kıpırdıyor içeri giren rüzgarla. belki de zevk alıyordur. belki de perdenin rüzgarla şehvetidir ruhumun üzerinde böylece asılı duran.

böylece asılı duran ve bir şarkının dağıtabildiği. öznelerinin terk ettiği cümleler. belki de giderek edilgenleşmektir bunun adı. ya da bir seçimdir. giderek çoğunlukçu, giderek çoğulcu. eşitlikli ve eşitliksiz. insanlı ve insanüstü.

bugün 103 yaşındayım ve hayat böyle de tatlı olabiliyor.

20140314

uzağa, çok uzağa

eh, biraz canım sıkılmış olabilir. yine de çok da fazla iltifat ettiği söylenemeyecek bir adamdan "bir barda herhangi biriyle sonsuza dek oturmam gerekse, bu sen olurdun" gibi bir cümle duyup halen bir şeyleri doğru yapabildiğime inanç duyabiliyorum. gülümsüyorum mesela insanlara ve çok olumsuz şeyleri görmezden gelmek adına, çok olumlu bir yaklaşım geliştirerek sahnedeki rolümde, güzelce yaşayabiliyorum. kırıcı insanlar da varlar tabii, birikiyorlar öylece. sonu gelmeyen sokaklar çıkmazlaşabiliyorlar. öylece. minicik çocuklar kırılıyor büyük insanların büyük oyunları arasındaki minicik yaşantılarında. güzel gözlerinin içindeki parlayan şeyler sönüyor, uzağa gidiyorlar, çok uzağa. mideler bulanıyor, başlar dönüyor, sesler çatallaşıyor bağırmaların hemen ardından, kimsesizleşiyor gitgide herkes, herkes sırtını dönerken birbirine, yolsuzlaşılıyor, illegalleşiliyor, etik değerlerin üzerinde zıplanabiliyor mesela, sokak kirlerine bulanmış ayakkabılar altında ezilebiliyor insanlık denen, bir sigara izmaritinden çok da bir fark yaratamamalarıyla. içine gömülüyor insan olan gitgide. yanlışın sonu gelmiyor ve sadece ve sadece kötü hissettirebiliyor. ertesi günlerde hatırlanmayan cümleler kurulabiliyor bir öncesinde, insanlar birbirlerini bir zamanlar sevmiş olduklarını unutabiliyor. bir zamanlar önemsemedikleri sıfatlarla biçebiliyorlar birbirlerini. deşiyorlar en orta yerlerinden. "hayır beyaz!" diye bağırıyor biri. "hayır siyah!" diyor bir başkası da. ne kadar ölümcül geliyor her şey herkese bir sokak ortasında, ansızın. yıllar mı sebep oluyor, milim milim kayarken mi sapılıyor bir yoldan başkasına. hiç anlamadan. bambaşkalaşarak. halbuki gülümsüyordu gözlerinin içi. halbuki sen oynuyordun bir gün o çocukla. halbuki işte "kaleye kim geçecek"ti bütün bir kavga sebebi. gülüşülerek geçerdi o da ve düşmeler sonrası kirlenilirdi çocukken anca. şimdiyse "hayır beyaz! beyaz da beyaz!" diyor ve "siyah"a tahammül gösteremiyorsun. şimdiyse yüzün sadece kendine dönük. sadece senin her ne olduğuna. beyazsan beyaz güzel, siyahsan siyah güzel. doğru olan sensin! en doğru, hep doğru, her daim sensin! gözünden yaşlar akıyor ne olduğuna baktıkça, gururla. tüylerin ürperiyor bir aitlik esnasında, doğru olduğuna inandığın şeylerin ardından attığın her adımda, başkalarının düştüğü "yanlış" sana "anlaşılamaz" ve "anlaşılmaması gereken" geliyor ancak. düşüyor, düşüyor, düşüyorsun. attığın her adım seni daha yalnız kılıyor. o dorukta duruyorsun çok üstlerden bakarak senden olmayanlara. "biz ne kadar da doğru adamlarız ve biz ne kadar da doğru işler yapıyoruz" diye fısıldıyorsun her gün, hayır fısıldamıyorsun, kusuyorsun orta yere. hayatları değersizleştiriyorsun gözünde ve insanları insan olarak değil siyah ya da beyaz olarak görmeye başlıyorsun. içindeki insanı öldürüyorsun oğlum, öldürüyorsun başkalarını yok sayarak onlara da yaptığın gibi. koşuyorsan koşmak doğru oluyor, yürüyorsan yürümek, uçuyorsan uçmak, duruyorsan durmak! ölüyorsun be oğlum. bak şimdi daralıyorsa bunca iç, bunca iç bu kadar karışabiliyorsa ağır duyguları hangi yollarla geçiştirebilmek adına, bir kahve arıyorsa herhangi bir başağrısı giderebilmesi umuduyla, susuyorsa sustuğuyla ve sesi çatallaşmışsa çektiği acıdan kustuklarıyla, ölüyorlar be oğlum. şimdi bir bar geliyor aklıma. turuncu ışıklarla dört bir yanı. sarılıyor insanlar orada birbirine. sımsıkı. "her neysen" diyorlar "her neyse işte!" diye bitiriyorlar. "her kimsen" diyorlar. "gel sarılalım". pamela diye de bir hatun var ki. çok aşina değilsek de birbirimize. şey diyor. "kalbimi kırma, bir gün duracak nasıl olsa". ötesi varsa da ben bilmiyorum.

eh, biraz canım yanmış olabilir.

20140212

plastik masa etkisi kırılarak

franny and zooey naifliği var şu aralar hayatımda mesela. hannibal'ın psikolojik baskısı var. kafamı karıştıragelen üç beş durum var ve en nihayetinde günlerimi bölerek planladığım ve yapmayı çok da istiyor olduğumu sanmadığım ve yapmayı çok istiyor olduğuma kendimi ikna ettiğim şeyler. şeyler! ne büyük mevzular. yerin metrelerce derinliğinden çıkagelip atmosferi falan aşıyorlar. şeyler! birileri bizi bir şeylere ikna edecek bir gün. şimdi lisedeki edebiyat hocam bunu okuyor olsa "bir şeyler"in üzerini o hiç tükenmeyen kırmızı kalemiyle çizer ve "bazı şeyler" olarak değiştirirdi. haha. hayat büyük bir naifliği barındırmıyor mu sizce de içinde. salinger ile işler böyle görünmeye başlıyor olabilir. ya da neşeli bir şarkı ve bitirilmiş bir sigara eşliğinde hayat daha da sevimlileşiyor olabilir. BEN mesela EN ÇOK ne ile VAR OLUYORUM diye sorduğumda kendime. nasıl bir cevap alıyorum. gülümseyerek! işte evet gülümseyerek en yerine oturanı! buraya neden geldim ve bunları neden anlatıyorum diye sorduğumda kendime. işte hayır bak oturuyoruz senle ben. beyaz plastik bir masa. plastik şeylerin samimiyetsizliği bile bozamıyor aramızdaki samimiyeti. oturuyor ve birkaç fikir konuşuyoruz. birkaç şiirden bahsediyoruz ve kötü bir çayı yudumlarken dahi olsa, gülümseyebiliyoruz. şimdi ben yazdıkça altı kırmızı çizgilerle doluyor kelimelerimin. edebiyat hocamın ruhu astral seyahatle ilgili olabilir. beni biraz daha sevebilir yanıma gelip. çıkmadan üzerimi örter ve ışığı da kapatır ardından. bir iç çekiş ve olgun bir gülümseme de tabloya eklenesi. HAHA. sahiden dostlar. ben en çok ne ile var oluyorum dedikçe ve dedikçe. aklıma tolstoy geliyor istemsiz bir şekilde. İNSAN NE İLE YAŞAR. insan YAŞAR diyor tolstoy önce. sonra diyor ki. tamam da. NE İLE. o aradaki i'nin y'ye dönüşüp boşluğu tüketmesi de üzüyor beni bazen. NEYLE. ah dünyanın sevimliliği. ah şubat ayı kötü havalar teamülünü keskinliğiyle deliveren güneş. yağdırdığı yağmur ve çıkardığı gökkuşağı. gören de aşığım falan sanacak. AH İNSAN OLMANIN İÇİNDE BARINDIRDIĞI O NEŞE. gidiyorum koşarak şimdi buralardan.