20140314

uzağa, çok uzağa

eh, biraz canım sıkılmış olabilir. yine de çok da fazla iltifat ettiği söylenemeyecek bir adamdan "bir barda herhangi biriyle sonsuza dek oturmam gerekse, bu sen olurdun" gibi bir cümle duyup halen bir şeyleri doğru yapabildiğime inanç duyabiliyorum. gülümsüyorum mesela insanlara ve çok olumsuz şeyleri görmezden gelmek adına, çok olumlu bir yaklaşım geliştirerek sahnedeki rolümde, güzelce yaşayabiliyorum. kırıcı insanlar da varlar tabii, birikiyorlar öylece. sonu gelmeyen sokaklar çıkmazlaşabiliyorlar. öylece. minicik çocuklar kırılıyor büyük insanların büyük oyunları arasındaki minicik yaşantılarında. güzel gözlerinin içindeki parlayan şeyler sönüyor, uzağa gidiyorlar, çok uzağa. mideler bulanıyor, başlar dönüyor, sesler çatallaşıyor bağırmaların hemen ardından, kimsesizleşiyor gitgide herkes, herkes sırtını dönerken birbirine, yolsuzlaşılıyor, illegalleşiliyor, etik değerlerin üzerinde zıplanabiliyor mesela, sokak kirlerine bulanmış ayakkabılar altında ezilebiliyor insanlık denen, bir sigara izmaritinden çok da bir fark yaratamamalarıyla. içine gömülüyor insan olan gitgide. yanlışın sonu gelmiyor ve sadece ve sadece kötü hissettirebiliyor. ertesi günlerde hatırlanmayan cümleler kurulabiliyor bir öncesinde, insanlar birbirlerini bir zamanlar sevmiş olduklarını unutabiliyor. bir zamanlar önemsemedikleri sıfatlarla biçebiliyorlar birbirlerini. deşiyorlar en orta yerlerinden. "hayır beyaz!" diye bağırıyor biri. "hayır siyah!" diyor bir başkası da. ne kadar ölümcül geliyor her şey herkese bir sokak ortasında, ansızın. yıllar mı sebep oluyor, milim milim kayarken mi sapılıyor bir yoldan başkasına. hiç anlamadan. bambaşkalaşarak. halbuki gülümsüyordu gözlerinin içi. halbuki sen oynuyordun bir gün o çocukla. halbuki işte "kaleye kim geçecek"ti bütün bir kavga sebebi. gülüşülerek geçerdi o da ve düşmeler sonrası kirlenilirdi çocukken anca. şimdiyse "hayır beyaz! beyaz da beyaz!" diyor ve "siyah"a tahammül gösteremiyorsun. şimdiyse yüzün sadece kendine dönük. sadece senin her ne olduğuna. beyazsan beyaz güzel, siyahsan siyah güzel. doğru olan sensin! en doğru, hep doğru, her daim sensin! gözünden yaşlar akıyor ne olduğuna baktıkça, gururla. tüylerin ürperiyor bir aitlik esnasında, doğru olduğuna inandığın şeylerin ardından attığın her adımda, başkalarının düştüğü "yanlış" sana "anlaşılamaz" ve "anlaşılmaması gereken" geliyor ancak. düşüyor, düşüyor, düşüyorsun. attığın her adım seni daha yalnız kılıyor. o dorukta duruyorsun çok üstlerden bakarak senden olmayanlara. "biz ne kadar da doğru adamlarız ve biz ne kadar da doğru işler yapıyoruz" diye fısıldıyorsun her gün, hayır fısıldamıyorsun, kusuyorsun orta yere. hayatları değersizleştiriyorsun gözünde ve insanları insan olarak değil siyah ya da beyaz olarak görmeye başlıyorsun. içindeki insanı öldürüyorsun oğlum, öldürüyorsun başkalarını yok sayarak onlara da yaptığın gibi. koşuyorsan koşmak doğru oluyor, yürüyorsan yürümek, uçuyorsan uçmak, duruyorsan durmak! ölüyorsun be oğlum. bak şimdi daralıyorsa bunca iç, bunca iç bu kadar karışabiliyorsa ağır duyguları hangi yollarla geçiştirebilmek adına, bir kahve arıyorsa herhangi bir başağrısı giderebilmesi umuduyla, susuyorsa sustuğuyla ve sesi çatallaşmışsa çektiği acıdan kustuklarıyla, ölüyorlar be oğlum. şimdi bir bar geliyor aklıma. turuncu ışıklarla dört bir yanı. sarılıyor insanlar orada birbirine. sımsıkı. "her neysen" diyorlar "her neyse işte!" diye bitiriyorlar. "her kimsen" diyorlar. "gel sarılalım". pamela diye de bir hatun var ki. çok aşina değilsek de birbirimize. şey diyor. "kalbimi kırma, bir gün duracak nasıl olsa". ötesi varsa da ben bilmiyorum.

eh, biraz canım yanmış olabilir.